اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: düşmanlık, ibadet etmeme, yasin suresi 60. ayet, yasin suresi, yasin 60, şeytan, allah, ibadet
-
"Ey âdemoğulları! Size ‘Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır' dememiş miydim?"
Ey âdemoğulları! Size ‘Şeytana kulluk etmeyin’ dememiş miydim? Bu âyet-i kerime üç şekilde yorumlanır. Birincisi, bu söz, hilkat ve varediliş sırasındaki sözdür; çünkü Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışında ve varedilişinde vahdaniyetine, kendisine kulluk etmek ve başkalarına kulluktan uzak durmak gerektiğine şahitlik edecek özelliği de onda yaratmıştır. Ancak insanlar bu ahdi bozdular, Allah’tan başkasına kulluk etmeye yöneldiler ve ulûhiyeti O’ndan başkasına yönelttiler.
İkincisi, Cenâb-ı Hak resûllerin ve nebilerin diliyle, verilen emir ve yasaklara uyacaklarına dair onlardan söz almıştı.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak insanlarda, onların elde etmek için çabalayacakları birtakım ihtiyaçlar ve arzular yaratmıştır, bunlar insanı Allaha kulluğa, verdiği nimetler için O’na şükretmeye, ulûhiyeti O’na tahsis etmeye yönlendirir ve başkalarına yönelmekten, O’nun dışındakilere ulûhiyet niteliği atfetmekten alıkoyardı. Fakat onlar bütün bunlara aykırı davrandılar ve Allah’ı terkettiler.
Şöyle bir soru sorulursa: Hiç kimse şeytana kulluk yapmayı istemediği ve ona kulluk yapmadığı, aksine herkes ona kulluk etmekten kaçtığı halde Cenâb-ı Hak bu âyette şeytana kulluktan nasıl söz eder?
Buna şu cevap verilir; Durum böyle ise, onun iki anlamı vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak buradaki “şeytan” sözcüğü ile insanları Allah’a kulluktan saptıran önderlerini ve azgın inkârcıları kastetmiş olabilir. Onlar, Allah’ın rahmetinden uzak oldukları için kendilerine şeytan denilmiştir. Zaten “şetane” (شطن) fiili, uzak oldu demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”
İkincisi, her ne kadar onlar şeytana kulluk etmeyi istemiyor idiyseler de, şeytanın emriyle putlara taptıklarından dolayı Cenâb-ı Hak onları şeytana kulluğa nispet etmiştir; onun emrinden dolayı yahut başlangıçta emir ondan geldiği için onları şeytana kulluk etmekle nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
O sizin için apaçık bir düşmandır. Onun her konuda bize düşman olduğu, hatta yemek, içmek ve giyinmekte bile bizim düşmanımız olduğu gayet açık ve nettir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: "Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı”. O, bizi helake sürüklemek istiyor ve o bizim düşmanımızdır.
Yorumu Yorumla
-
E (أَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "istifham" (soru) hemzesi olduğunu belirtir. Ancak ayetin bu dehşetli mahşer bağlamında soru, bilgi almak için değil; "takrîr" (onaylatma, ikrar ettirme) ve "tevbîh" (kınama, azarlama) amacı taşır. İlahi otoritenin, suçluları (mücrimleri) kendi vicdanlarıyla ve evrensel tarihleriyle yüzleştirdiği o sarsıcı ontolojik sorgulamanın gramatikal tetikleyicisidir.
Lem (لَمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiili cezm eden ve eylemin anlamını mutlak geçmiş zamana (maziye) çeviren olumsuzluk (nefy) edatıdır. Soru hemzesiyle birleştiğinde (E lem / ...medim mi?), muhatabın dünyadayken aldığı o ezeli ahdi inkâr edemeyeceği, varoluşsal olarak bildiği o gerçeği mahşerde mecburen "tasdik ve ikrar" edeceği bir sözdizimsel felsefi kilit oluşturur.
A'hed (أَعْهَدْ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-h-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi korumak, gözetmek, ona riayet etmek, peş peşe gidip yoklamak, sözleşmek, vasiyet etmek ve kesin bir emir vermek" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak "ahit", bozulmaması gereken, üzerine titrenen ve tarafları bağlayan o mutlak, sağlam sözleşmedir.
Râgıb el-İsfahânî, "a-h-d" kökünü ilahi sözleşme felsefesi ekseninde tahlil eder. Allah'ın insanla ahitleşmesi (a'hed) üç yolla gerçekleşir: İnsana yerleştirilen akıl (fıtrat), gönderilen elçiler (vahiy) ve evrendeki ayetler. Bu fiil, insanın yeryüzüne başıboş bırakılmadığını, ta baştan itibaren ilahi bir "vasiyet/sözleşme" (ahit) ile kodlandığını ve bu koda uymakla yükümlü kılındığını ilan eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ahlak sisteminde "Ahit" (sözleşme) kavramının, Allah-insan ilişkisinin (dinin) omurgası olduğunu inceler. İnsan, "A'hed" (Ben ahit almadım mı / kesin emretmedim mi?) fiiliyle, sadece pasif bir varlık veya köle değil; bizzat Yaratıcı ile kozmik bir sözleşmenin (mukavelenin) tarafı olan, sorumluluk taşıyan rasyonel bir muhatap statüsüne yükseltilir. Bu fiil, insana verilen değerin ve aynı zamanda omuzuna yüklenen ahlaki yükün semantik adıdır.
İleyküm (إِلَيْكُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde yönelme ve intihâ-i gaye bildiren "ilâ" harf-i cerri ile "küm" (siz) muhatap çoğul zamirinin birleşimidir. Yapılan o ezeli sözleşmenin (ahdin) hedefsiz ve soyut bir emir olmadığını, doğrudan mahşerdeki o suçlu kalabalığın "şahsına, fıtratına ve aklına" yöneltildiğini gramatikal olarak belgeler.
Yâ (يَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, nidâ (seslenme ve çağırma) edatıdır. Mahşer meydanında, o dehşetli ayrışmanın (İmtâzû) hemen ardından Asıl Fail'in (Yüce Yaratıcının), suçluları doğrudan kendi isimleriyle/soylarıyla muhatap alarak dikkati zirveye taşıdığı, gramatikal bir uyanış ve sarsıntı feryadıdır.
Benî (بَنِي)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-n-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi üst üste koyarak inşa etmek, bina kurmak ve yapı yükseltmek" olduğunu açıklar. İnsanın çocuğuna ve soyuna (ibn/benî) etimolojik olarak bu kökten isim verilmesinin sebebi; babanın kendi neslini tıpkı bir bina gibi çocuğu üzerinden üst üste inşa etmesi, çoğaltması ve tarihi yükseltmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "benî" (oğullar/nesiller) kelimesinin insanın biyolojik kökenine vurgu yaptığını belirtir. Ancak mahşerdeki bu ilahi nida, sadece bir soy ağacı bildirimi değil; "Sizler o ilk şerefli binanın (Âdem'in insanlık ailesinin) tuğlalarısınız, neden o fıtratı ve ahlaki yapıyı (binayı) bozdunuz?" şeklindeki felsefi ve köklü bir yüzleşmedir.
Âdeme (آدَمَ)
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "Âdem" kelimesinin Sami dilleri havzasında çok derin kökleri olan evrensel bir isim olduğunu belirtir. İbranicede "adamah" (toprak/kızıl toprak) kökünden gelir. Kur'an, "Yâ benî Âdem" (Ey Âdem oğulları) tamlamasını kullanarak, müşriklerin dünyadayken övündükleri o yapay kabile (Kureyş vb.) asabiyetlerini ve soyluluk iddialarını mahşerde tamamen iptal eder. Onlara asıl kökenlerinin "toprak" olduğunu ve yeryüzü tarihi boyunca süren o ilk ilahi ahdin (sözleşmenin) muhatapları olduklarını o bölgenin ortak teolojik diliyle hatırlatır.
Dücane Cündioğlu, bu tamlamanın felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın yeryüzü serüvenindeki o ezeli zıtlık (Şeytan-Âdem çatışması) üzerinden okur. "Ey Âdem oğulları" hitabı, insanın ontolojik şerefini hatırlatan bir ironidir. İnsan, meleklerin secde ettiği, bilgiyle donatılmış o seçkin Âdem'in soyundan gelirken; nasıl olur da o Âdem'in en büyük düşmanına, onu cennetten attıran Şeytan'a dünyada kul/köle olabilir? Bu tamlama, insanın kendi şerefine ihanet edişinin (düşüşünün) edebi ve acı bir tablosudur.
En (أَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "masdariyyet" ve "tefsiriyye" edatı (açıklama bağlacı) olduğunu kaydeder. Kendisinden önceki ahdin (ilahi sözleşmenin) içeriğinin ne olduğunu açıklamak ve o emri (kulluğu) geçici bir fiil formundan çıkarıp, kalıcı bir ilke (masdar/kural) haline getirmek için kullanılan sözdizimsel bir köprüdür.
Lâ (لَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiilin başına gelip anlamını olumsuzlayan ve yasaklama bildiren "nehiy" edattır. İnsanla yapılan ilahi ahdin (sözleşmenin) temelinin sadece pozitif bir emir (Allah'a tapın) olmaktan ziyade, öncelikle "kötülükten arınma/tağutu reddetme" (negatif teoloji) üzerine kurulduğunu gramatikal olarak mühürler. Özgürlük, önce kötülüğe "Lâ" (Hayır) demekle başlar.
Ta'büdû (تَعْبُدُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-b-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak, zillete düşmek ve birinin önünde kendini küçültmek" olduğunu açıklar. Üzerinde çokça yürünerek yumuşamış, itaatkâr hale gelmiş yola da etimolojik olarak "tarîk-i mu'abbad" denir. Kulun, bir otorite karşısında kendi otonomisini (kibrini) sıfırlayıp mutlak itaat göstermesine "ibadet" denir. Fiilin muzari, çoğul muhatap kalıbında ve yasaklama edatıyla (lâ ta'büdû / ibadet etmeyin, kul olmayın) gelmesi, eylemin sürekliliğini ve kalıcılığını hedefler.
Râgıb el-İsfahânî, "a-b-d" kökünü özgürlük ve kölelik felsefesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre ibadet, sadece ritüelistik hareketler (namaz, rükû, secde) değildir; bir gücün arzularına, felsefesine ve yönlendirmelerine hayatın her alanında "boyun eğmek, onun kurallarını tartışmasız yasa kabul etmektir". Şeytan'a ibadet etmeyin (lâ ta'büdû) uyarısı, müşriklerin gidip Şeytan'a fiziken secde etmesinden ziyade; onun dünyevi, bencil ve isyankâr felsefesini kendi hayatlarına "din" (kural) edinmelerine yönelik ontolojik bir eleştiridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik ve retorik boyutunu değerlendirir. İnsan yeryüzünde fıtraten mutlaka bir şeye "kulluk" (a-b-d) eder, mutlak bağımsız değildir. Allah'a kulluğu reddeden (kibirlenen) insan, aslında özgürleşmez; tam tersine kendi hevasının veya Şeytan'ın (kötü dürtülerin) kölesi olur. Mahşerdeki bu ilahi kınama, insanın dünyadaki o sahte "özgürlük ve akılcılık" kibrinin, aslında varoluşun en bayağı ve zelil "köleliği/ibadeti" (Şeytan'a tapınma) olduğunu yüzüne vuran felsefi bir hezimettir.
Eş-Şeytâne (الشَّيْطَانَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-t-n" (uzaklaşmak, haktan ve hayırdan son derece uzak olmak, mesafeli olmak) veya "ş-y-t" (yanmak, helak olmak, öfkeden alevlenmek) köklerine dayandırır. İbn Fâris'e göre "şeytan", etimolojik olarak ilahi rahmetten, fıtrattan ve doğrudan "uzaklaşmış", kibri yüzünden "yanmış/kavrulmuş" ve başkasını da yakmak isteyen her türlü isyankâr gücü temsil eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojisini inceler. Arapça köklerle açıklanmaya çalışılsa da, "Şeytan" kelimesi doğrudan Etiyopça (Habeşçe/Ge'ez) "Şaytan" ve Aramice/Süryanice "Sâtânâ" kelimelerinden dinsel terminolojiye geçmiştir. İbranicedeki kökü "sâtan" (karşı çıkan, düşman, ilahi plana engelleyici, suçlayıcı) demektir. Kur'an bu evrensel teolojik figürü alır ve Âdem'in (insanın) karşısındaki ezeli, ontolojik "engelleyici/düşman" olarak sözleşmenin (ahdin) merkezine oturtur.
Toshihiko Izutsu, Şeytan kavramının Kur'an'ın ahlak semantiğindeki (kötülük problemindeki) yerini tahlil eder. Şeytan, Allah'ın ontolojik anti-tezi (rakip tanrı) değildir. O, insanın kendi nefsindeki (kibirden doğan) dürtülerin, ayartmaların ve insanı Tevhid'den uzaklaştıran her türlü dünyevi kapitalist/bencil felsefenin kişileştirilmiş (somutlaştırılmış) adıdır. İnsanın düşmanı, fıtrata savaş açan o semantik fısıltıdır.
İnnehû (إِنَّهُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde tahkik ve pekiştirme edatı olan "İnne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) ile, "hû" (o / Şeytan) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. İsim cümlesinin başına gelerek, verilen o tarihi ve evrensel uyarının (ahdin) felsefi gerekçesini, hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın gramatikal bir katiyetle ve vurguyla (tekit) cümleye bağlar.
Leküm (لَكُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis, aidiyet ve yönelme bildiren "li" (için, -e/a, -in) harf-i cerri ile "küm" (siz) zamirinin birleşimidir. Şeytanın düşmanlığının soyut, genel, tesadüfi veya başka varlıklara yönelik bir isyan olmadığını; doğrudan insanlığın (Âdem oğullarının) "şahsına, varoluşuna ve hilafet makamına" yönelik özel bir kin (tahsis) olduğunu sözdizimsel olarak odaklar.
Adüvvün (عَدُوٌّ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-d-v" (a-d-y) olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "sınırı aşmak, sınırı geçmek, haddi tecavüz etmek, zulmetmek, koşmak ve birbiriyle uyumsuz olup ayrı düşmek" olduğunu açıklar. "Adüvv" (düşman), etimolojik olarak insanın huzur ve emniyet sınırlarına kasten saldıran, onunla ontolojik olarak bir arada duramayan (uyumsuz/zıt olan), tecavüzkâr ve yıkıcı gücü ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "a-d-v" kökünü düşmanlık felsefesi üzerinden inceler. Râgıb'a göre "adâvet/adüvv", sevgi ve dostluğun (velâyet/meveddet) tam zıttıdır. Şeytan sıradan bir rakip veya farklı düşünen bir varlık değildir; o, insanın fıtratındaki güzelliğe ve ilahi konuma tahammül edemeyen, sınırı aşıp (a-d-v) insanın dünyevi ve uhrevi helakini bizzat kendine varoluş amacı (misyon) edinen mutlak ve ebedi düşmandır. O, iyiliğin "tecavüzcüsüdür".
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın gafleti üzerinden okur. İnsanın yeryüzündeki en büyük trajedisi ve ahmaklığı, kendi ontolojik "düşmanına" (adüvv) âşık olması, ona boyun eğmesi ve felsefesini satın almasıdır. Mahşerdeki bu ilahi ikaz, "O sizin sınırlarınızı aşan, sizi yok etmeye yeminli bir düşmandı (adüvv); siz ise düşmanınızın kucağına (ayartmalarına) koşarak sığındınız" şeklindeki sarsıcı bir ahlaki çöküş ve ihanet tespitidir.
Mübîn (مُبِينٌ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-y-n" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, sınırlarının netleşmesi, açığa çıkması, aradaki mesafenin açılması ve belirgin olmak" olduğunu açıklar. İf'âl babında, ism-i fail (etken ortaç) kalıbında gelen "mübîn", etimolojik olarak kendisi açık olan ve niyetini (düşmanlığını) gizlemeye gerek duymayacak kadar gerçeği "beyan eden, apaçık ortaya koyan, şüpheye yer bırakmayan" demektir. Cümlede "adüvv" kelimesinin sıfatı (na't) olarak merfû (ötreli) konumdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü bilgi ve aldanış felsefesi ekseninde değerlendirir. Şeytanın düşmanlığının "apaçık" (mübîn) olması, onun varlığının fiziksel olarak gözle görünmesi demek değildir. Râgıb'a göre bu, Şeytan'ın insana kurduğu tuzakların, verdiği vesveselerin ve bencil felsefesinin akıl (fıtrat) ve vahiy (peygamberler) tarafından rahatlıkla "ayırt edilebilir" (b-y-n) cinsten kötülükler olmasıdır. Allah, peygamberler aracılığıyla bu düşmanlığı o kadar net deşifre etmiştir ki, Şeytan'ın ardına düşen insanın "Ben bilmiyordum, kandırıldım" (gaflet) bahanesi gramatikal ve teolojik olarak "mübîn" kelimesiyle elinden ebediyen alınmıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayet sonundaki (fasıla) ontolojik ağırlığını tahlil eder. İnsan yeryüzünde niyetini hiç gizlemeyen, kibirli ve "apaçık" (mübîn) olan bir düşmanı (Şeytan'ı) bırakıp; yine "apaçık" olan ilahi sözleşmeye (ahde) nankörce ihanet etmiştir. Ayetin bu kelimeyle bitmesi, insanın mahşerdeki yargılamada hiçbir mazeret üretemeyeceğinin, aklının ve idrakinin o "apaçık" (mübîn) hakikat karşısında mühürlenip sadece kendi körlüğünü ve zilletini izlemek zorunda kalacağının edebi tescilidir. Kötülük saklı veya karmaşık değildi, "mübîn"di (apaçıktı); insan ise bile bile aklını iptal edip köleliği (ibadeti) seçti.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla