Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 56. Ayet

    هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hum ve ezvâcuhum fî zilâlin ‘alâ-l-erâ-iki mutteki-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kendileri ve eşleri gölgelik yerlerde, tahtlanna kurulacaklar,"

      Kendileri ve eşleri gölgelik yerlerde olacaklar. Bu âyette Cenâb-ı Hak haber veriyor ki, her ne kadar cennet ehli, gözleri başka şeyi göremeyecek derecede keyilli bir meşguliyet içinde olsalar ve kendilerinden hiçbir şey engellenmese de, eşleriyle birlikte olduklarında, başkalarının gözü onları farketmez ki bunları üzsün. Bu husus şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir; “Orada otağlarına kapanmış huriler vardır”. Burada Cenâb-ı Hak, onlar eşleriyle birlikte iken başkalarının kendilerini göremeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Zulel” kelimesi, "zulle”nin (ظلة) çoğuludur.

      Tahtlarına kurulacaklar. Tahta kurulmak, ancak rahatlık için olur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada onların rahatlığın ve mutluluğun zirvesinde olduklarını haber vermektedir. Aksi halde tahta oturmanın fazla bir mânası ve değeri olmaz. Dolayısıyla Allah onların son derece rahat ve nimetler içinde olduklarını söylemektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Oradan hiç ayrılmak istemezler” îbn Kuteybe şöyle dedi: “Erâik” (الأرائك) kelimesi, süslenmiş koltuklar anlamına gelir. Bunun tekili, “erîke” (أريكة) gelir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Erâik”, yastıklardır. Hasan-ı Basrî de şöyle dedi: “Erîke” süslenmiş köşe demektir, Yemenliler tarafından kullanılan bir kelimedir, onlar süslenmiş köşeye erîke derler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hum (هُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker gaib (çoğul üçüncü şahıs eril) zamiri olduğunu belirtir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak burada kullanılması, bir önceki ayette bahsedilen "cennet ashabının" bizzat kendilerini işaret eder. Dikkatleri anında cennetin genel tasvirinden alıp, o nimetleri tecrübe eden somut bireylerin (onların) tam üzerine çeviren gramatikal bir odaklayıcıdır.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "onlar" (cennet ashabı) ile "eşleri" arasındaki o kopmaz sosyal ve ontolojik bağı, hiçbir mekânsal veya zamansal ayrılık olmaksızın birbirine eşzamanlı olarak bağladığını belirtir.

        Ezvâcuhum (أَزْوَاجُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "z-v-c" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "birbiriyle eşleşen, birbirinin dengi olan, tek başına değil daima yanındakiyle birlikte anlam kazanan çift" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "zevc" (çoğulu ezvâc), birbirini tamamlayan iki parçadan her birinin etimolojik adıdır. Sonundaki "hum" (onların) zamiriyle "onların eşleri" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "z-v-c" kökünü ruhsal ve ontolojik uyum bağlamında tahlil eder. Dünyadaki eşlik durumu (zevc) bazen sadece biyolojik, hukuki veya zorunlu bir birliktelik olabilirken; cennetteki "ezvâc" kavramı, ruhların, ahlakın ve estetiğin pürüzsüz bir şekilde birbiriyle eşleştiği, aralarında zerre kadar nefretin veya uyumsuzluğun kalmadığı mutlak bir manevi/fiziksel bütünleşmeyi (kefaret-i kalp) ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın sosyolojik ahiret tasavvurundaki (eskatolojik) yerini inceler. İnsanın varoluşsal yalnızlığı, mahşer günündeki o korkunç tek başınalığı (nefsun) atlatıldıktan sonra; cennette "ezvâc" (eşler) kelimesiyle yeniden sosyalleşmeye, paylaşmaya ve sevgiye dönüşür. Cennet, mutlak bir inziva veya yalnızlık mekânı değil, eşlerle (ezvâc) paylaşılan ebedi bir komün (birliktelik) alanıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi beyanındaki psikolojik işlevini tahlil eder. Dünyadayken inançları uğruna belki de ailelerinden, eşlerinden veya sevdiklerinden ayrı düşen, yalnızlaşan müminlerin; ahirette "eşleriyle birlikte" (hum ve ezvâcuhum) tasvir edilmesi, Kur'an'ın insanın o en fıtri "birlikte olma, sevilme ve tamamlanma" arzusuna verdiği en zarif edebi ve teolojik mükafattır.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "zarfiyet" (içinde olma) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Cennetliklerin ve eşlerinin o eşsiz nimetleri dışarıdan, uzaktan veya geçici bir şekilde seyretmediklerini; aksine o estetik atmosferin "tam merkezinde, bizzat içinde" bulunduklarını ve o nimetler tarafından kuşatıldıklarını sözdizimsel olarak çerçeveler.

        Zılâlin (ظِلَالٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "z-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "güneşin veya sıcağın örtülmesi, bir şeyin üzerine düşen gölge, ferahlık, serinlik ve koruma" olduğunu açıklar. "Zıl" kelimesinin çoğulu olan "zılâl" (gölgeler), etimolojik olarak ışığın ve aydınlığın (nurun) zıttı veya karanlık bir yokluk (zulmet) değil; bilakis rahatsız edici bir ısının engellenip, altına sığınılan lütufkâr ve serin bir örtüyü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "z-l-l" kökünü ilahi koruma ve emniyet felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre cennetteki "gölgeler" (zılâl), dünyadaki gibi güneşe veya ışık açısına bağlı olarak uzayıp kısalan, hareket eden mekanik gölgeler değildir. Bu, yakıcı cehennem ateşinin (nâr) veya kıyamet terinin tam zıttı olarak, Allah'ın müminleri sarıp sarmaladığı mutlak "huzur, sükûnet ve emniyet" metaforudur. İlahi himayenin ontolojik adıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, "gölge" kavramının (z-l-l) Sami dilleri ailesindeki derin kültürel ve litürjik ortaklığına dikkat çeker. Süryanicedeki "telala" ve İbranicedeki "tsel" (gölge/korunma) kelimeleriyle aynı kökten gelen bu sözcük; güneşin kavurduğu çetin Ortadoğu coğrafyasında yaşayan bir insan (özellikle bedevi) için "gölgenin" yeryüzündeki en yüksek estetik, hayati ve lüks nimet olmasını yansıtır. Kur'an, bu evrensel coğrafi hasreti alarak onu nihai eskatolojik (ahirete dair) bir ödül (zılâl) haline getirir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu varoluşsal bir zıtlık (tıbak) üzerinden okur. Dünyanın o yorucu, yakıcı ve bitmek bilmeyen hengâmesinden kurtulan insan için cennet, göz alıcı ve yorucu bir ışık cümbüşü değil; ruhun ve bedenin sonsuza dek dinlenebileceği o serin, loş ve ebedi "gölge"dir (zılâl). İnsan ruhu, fırtınalardan ve ateşten kaçarak ilahi şefkatin o sükûnet dolu gölgesine sığınmıştır.

        Alâ (عَلَى)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada "isti'lâ" (üzerinde olma, yükseklik ve üstünlük) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir. Cennetliklerin mekânsal olarak sıradan bir zeminde (aşağıda) değil, son derece saygın, yüksek ve onurlu bir konumun "tam üzerinde" bulunduklarını ifade eden gramatikal bir statü (yücelik) işaretleyicisidir.

        El-Erâiki (الْأَرَائِكِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-r-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir yerde sabit kalmak, yerleşmek, ikamet etmek ve kök salmak" olduğunu açıklar. "Erîke" kelimesinin çoğulu olan "erâik", etimolojik olarak sıradan bir ahşap oturak değil; etrafı tüllerle, perdelerle (hacel) çevrilmiş, içi en güzel kumaşlarla döşenmiş, içine yerleşilen ve sahibine ihtişam veren "süslü gelin koltuğu, taht veya sedir" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "e-r-k" kökünü estetik ve statü bağlamında tahlil eder. Kur'an'da oturmak için "kürsî" veya "serîr" (divan) kelimeleri de varken, burada "erâik" kelimesinin seçilmesi tesadüf değildir. Erîke, sadece bedenin dinlendiği bir eşya değil, kişinin şerefini, o mekândaki krallığını ve kusursuz ağırlanışını simgeleyen bir saltanat makamıdır. Müminler, bu tahtlara oturtularak ilahi bir protokolle onurlandırılırlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik ve tefsir tarihindeki iade-i itibar işlevini değerlendirir. Dünyadayken kâfirlerin zulmü altında hasırlar üzerinde oturan, yoksulluk çeken, eziyet gören ve ezilen o zayıf (müstazaf) müminler; ahirette şahane tüllerle çevrili "süslü tahtlar" (el-erâik) üzerine kurularak, dünyevi elitlerin sahip olamadığı o mutlak krallıkla (izzetle) ödüllendirilirler. Bu kelime, dünyadaki adaletsiz sınıf farkının ahirette müminler lehine nasıl ebedi bir saltanata dönüştüğünün edebi kanıtıdır.

        Muttekiûn (مُتَّكِئُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "v-k-e" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeye dayanmak, yaslanmak, sırtını vermek ve kendi ağırlığını başka bir nesneye bırakmak" olduğunu açıklar. İftiâl babında, ism-i fail (etken ortaç) cemi müzekker (çoğul eril) kalıbında gelen "muttekiûn" (yaslananlar), bedensel ve zihinsel tüm yüklerden kurtulup, tam bir sükûnet, güven ve rahatlık içinde geriye doğru uzanmayı etimolojik olarak ifade eder. Cümlede isim cümlesinin yüklemi (haber) olarak merfû (vav harfiyle) konumdadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-k-e" kökünü psikolojik emniyet felsefesi üzerinden inceler. Râgıb'a göre "ittikâ" (yaslanmak), insanın hayattaki yorgunluğunun, tetikte bekleme halinin, korkularının ve savunma reflekslerinin tamamen bittiğini gösteren fiziksel bir duruştur. Endişesi olan, bir tehlike bekleyen veya acele eden insan "yaslanamaz"; ancak mutlak bir emniyet (amn) ve huzur içindeki insan sırtını rahatça tahtına verebilir. "Yaslananlar" kelimesi, cennette hiçbir korkunun (havf) ve hüznün (hazen) kalmadığının anatomik (duruşsal) tescilidir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye sosyolojisindeki yerini tahlil eder. Bedevi ve antik Arap toplumunda "yaslanarak oturmak", ağır işler yapan kölelere veya sıradan insanlara değil; sadece hiçbir fiziksel efor sarf etmek zorunda olmayan soylulara, zenginlere, efendilere ve hürlere (eşraf) mahsus bir statü, lüks ve rahatlık göstergesidir. Kur'an, bu eylemi (muttekiûn) cennet ashabına atfederek, onların ahirette ulaştıkları o mutlak özgürlüğü, zahmetsizliği ve ilahi soyluluğu semantik olarak belgeler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bir önceki ayetteki "şuğul" (meşguliyet) kavramıyla kurduğu o eşsiz edebi ahenge dikkat çeker. "Onlar nimetler içinde meşguldürler" (fî şuğulin) denildikten hemen sonra, bu ayette "tahtlara yaslanmışlardır" (muttekiûn) denmesi muazzam bir retorik zıtlık (oksikmoron/tıbak) kurgular. Cennetliklerin meşguliyeti (şuğul) dünyadaki gibi yorucu bir koşturmaca, bir alın teri veya fiziksel bir eylem değil; tam tersine, süslü koltuklara "yaslanıp" eşleriyle sohbet ettikleri, acının, eylemin ve yorgunluğun tamamen sıfırlandığı ebedi bir eylemsizlik, sükûnet ve haz halidir. Dünyanın "yorucu meşguliyeti", cennetin "yaslanan (mutteki) neşesine" dönüşmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X