Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 55. Ayet

    اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne ashâbe-lcenneti-lyevme fî şuġulin fâkihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün cennetlikler safa sürmekle meşguldürler."

      En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada cennet ehlinin meşguliyetinden haber vermektedir. Onlar nimetler içinde keyif sürmekle meşguldürler, böyle bir meşguliyet içinde olan da başka şeylerin farkında olmaz. Yaratılanların hepsi böyledir; onlar bir şeyle meşgul oldukları zaman başka şeyi görmezler. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise, herhangi bir şeyin kendisini meşgul edip oyalamasından çok yücedir. Sonra dünyada meşguliyet, bazan sahibine zarar verir ve onu üzer; Cenâb-ı Hak cennet ehlinin meşguliyetinin kendilerine hiç zarar vermeyeceğini ve üzmeyeceğini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Onlar safa sürmekle meşguldürler. Denildi ki: Onlar cennetin nimetleriyle safa sürmektedirler. Onlar o halden hoşnutturlar da denilmiştir.

      İbn Kuteybe buna şu mânayı verdi: Orada her çeşit meyvelerden yiyorlar. “Fükâhe” kelimesi, şakalaşmak anlamına da gelir, buna göre âyet, onların orada şakalaştıklarını ifade eder. Ebû Avsece şöyle dedi: “Fâkihûn” kelimesi, şakalaşmak anlamına gelen “fükâhe” kökünden gelir, buna göre de âyet, onlar orada sevinçten birbirleriyle şakalaşırlar anlamına gelir. “Müfâkehe”, şakalaşmak demektir.

      Bazıları şöyle dedi: Onların meşguliyetleri, bâkirelerle haşir neşir olmalarıdır. Şöyle de söylendi: Onlar çeşitli nimetler ve söylendiği gibi her nevi güzelliklerle meşguldürler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve tahkik (kesinlik) bildiren bir edat olduğunu belirtir. Bir önceki ayetlerde anlatılan ceza ve mahşer dehşetinden sonra, sahne aniden cennet ehline döndüğünde bu edatın kullanılması; müminlerin akıbetinin hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak kadar garantili ve mutlak olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın retorik bağlamdaki işlevine dikkat çeker. Müşriklerin dünyadayken alay ettikleri ve "gerçekleşmez" sandıkları o uhrevi ödül sisteminin (cennetin), tam o mahşer gününde bütün ihtişamıyla ve mutlak bir sarsılmazlıkla (İnne / Şüphesiz ki) karşılarına dikilmesi; inananlar için bir müjde, inkârcılar için ise telafisi imkânsız bir psikolojik çöküş (tahkik) girişidir.

        Ashâbe (أَصْحَابَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-h-b" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeye veya bir kimseye yakın olmak, ona bitişmek, eşlik etmek, ayrılmamak ve yoldaş olmak" olduğunu açıklar. "Sâhib" kelimesinin çoğulu olan "ashâb", etimolojik olarak birbiriyle bütünleşmiş, birbirini koruyan ve bulundukları konuma (cennete) sımsıkı bağlanıp oradan asla ayrılmayacak olan "sahipleri/yoldaşları" ifade eder. Cümlede "İnne" edatının ismi olarak üstünlü (mansub) kullanılmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-h-b" kökünü mülkiyet ve aidiyet felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre cennetlikler için basitçe "müminler" veya "girenler" denilmeyip "cennet ashabı" (cennetin yoldaşları/sahipleri) tamlamasının kullanılması muazzam bir ontolojik müjdedir. Bu kelime, onların cennette geçici birer misafir (kiracı) olmadıklarını; aksine orayla ontolojik bir bağ kurduklarını, oranın kalıcı "sahipleri ve ayrılmaz parçaları" (ashabı) olduklarını felsefi olarak tesciller.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın sosyolojik tasavvurundaki (eskatolojik) dönüşümünü inceler. Dünyadayken insanlar kabilelerinin, mallarının veya soylarının "ashabı" (sahipleri) olmakla övünüyorlardı. Mahşer gününde (bugün) dünyevi tüm bağlar kopar; insanlık "cennet ashabı" ve "cehennem ashabı" olmak üzere yepyeni ve ebedi iki ontolojik gruba ayrılır. İnsanın yeni kimliği (yoldaşlığı), ahiretteki konumuna (s-h-b) göre belirlenir.

        El-Cenneti (الْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "c-n-n" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, dış gözlerden saklamak ve görünmez kılmak" olduğunu açıklar. Yeryüzündeki sık ağaçlı bahçelere etimolojik olarak "cennet" denmesinin sebebi; iç içe geçmiş ağaç dallarının ve yaprakların, altındaki toprağı ve gökyüzünü yoğun bir örtü gibi gizlemesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-n-n" kökünü estetik ve yaşamsal bağlamda değerlendirir. Belirlilik takısıyla (el-cenneti) gelmesi, dünyadaki sıradan herhangi bir bahçeyi değil; müminlere vaat edilen, içinde kusursuz nimetlerin saklandığı o "spesifik ve mutlak ahiret yurdunu" ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, "cennet" kelimesinin Arapça kök (c-n-n) sistemine uymakla birlikte; "kutsal, eskatolojik ödül bahçesi" kavramının Ortadoğu dinsel terminolojisinde çok eski bir yeri olduğunu belirtir. Aramice ve Süryanicedeki "Ganta" ile Habeşçedeki (Ge'ez) "Gannat" kelimelerinin, Kur'an'ın bu "cennet" tasviriyle ortak bir Sami ödül (kurtuluş) algısını paylaştığını kanıtlarıyla sunar. Kur'an, bu evrensel teolojik kavramı alıp müminlerin nihai yurdu olarak kodlar.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın edebi formundaki işlevini Geç Antik Çağ lirik geleneği üzerinden inceler. Mekke surelerindeki o sık ağaçlı, sulak ve gölgelik "Cennet" tasviri, sadece lokal bir çöl serinliği arzusu değil; aynı zamanda dönemin Hıristiyan ve Yahudi edebiyatındaki "kaybedilen Aden Bahçesi'ne (Eden) yeniden dönüş" imgeleriyle büyük bir edebi paralellik taşır. Cennet, insanın yeryüzündeki trajik sürgününün bitişini müjdeleyen litürjik (dini-şiirsel) bir yuvaya dönüş şifresidir.

        El-Yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "y-v-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık süre veya mutlak bir zaman dilimi" olduğunu açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki belirlilik takısı (el-takısı/lam-ı tarif) ile zaman zarfı olarak kullanıldığını, eylemin (nimetler içinde olmanın) doğrudan mahşer yargılamasının ardından başlayan o ebedi ve mutlak "güne" (ahiret zamanına) tahsis edildiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu zaman algısı üzerinden okur. "Bugün" (el-Yevm) kelimesi, dünyevi takvimin bittiği ve ilahi zamanın başladığı ontolojik eşiktir. Cennet ashabı için "bugün", dünün hüznünü ve yarının endişesini barındırmayan, zamanın sonsuz bir mutluluk anında (ebediyette) donduğu o mutlak "an"dır. Bu kelime, zamanın yutucu fâniliğinden, cennetin ölümsüz şimdikiliğine geçişin felsefi ilanıdır.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "zarfiyet" (içinde olma ve kapsanma) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Cennetliklerin yaşayacağı o neşenin ve meşguliyetin dışarıdan izlenen bir şey değil; bizzat onların bütün benliklerini saran, onları her yönden kuşatan (tam içinde bulundukları) ontolojik bir atmosfer olduğunu gramatikal olarak çerçeveler.

        Şuğulin (شُغُلٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-ğ-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin insanı tamamen meşgul etmesi, zihnini ve bedenini kaplaması, onu başka bir şeye yönelmekten veya başka bir şey düşünmekten alıkoyması" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak "şuğul", boşluğun (ferağ) tam zıttıdır; insanın bütün dikkatini ve eylemini tek bir odak noktasına kilitlemesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-ğ-l" kökünü dünya ve ahiret zıtlığı (tıbak) ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre dünyadaki "şuğul/meşguliyet", genellikle yorgunluk, stres, maişet derdi ve bedensel bir tükenmişlik (zahmet) getirir. Ancak ayetteki (cennetteki) "şuğulin" (meşguliyet) ifadesi, tamamen lezzet, huzur ve nimetle öylesine sarmalanmaktır ki; kişinin aklında dünyevi hiçbir dert, korku veya geçmişin acı hatırası kalmaz. Cennetlikler, mutluluktan başka hiçbir şeyi düşüremeyecek kadar "meşguldürler".

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal ve psikolojik boyutunu çok daha derin bir teolojik düzlemde okur. Mahşer günü cehenneme gidenler arasında cennetliklerin dünyadaki akrabaları, arkadaşları veya sevdikleri de olabilir. İnsanın doğası gereği onların acısına üzülmesi beklenir. Ancak Kur'an, cennet ashabının "şuğul" (tam bir meşguliyet) içinde olduğunu söyleyerek muazzam bir ilahi lütfu haber verir: Allah, cennet ehlini öyle eşsiz nimetlerle, öyle ilahi bir neşeyle ve manevi bir hazla "meşgul eder ki"; onların zihinlerinden cehennemdeki yakınlarının acısı tamamen silinir. Onlar, hüzün duymaktan (cehennemi düşünmekten) ilahi bir müdahaleyle "alıkonulmuşlardır" (ş-ğ-l). Bu kelime, cennette zerre kadar hüzne yer olmadığının psikolojik mühürüdür.

        Fâkihûn (فَاكِهُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "f-k-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "neşelenmek, gülmek, ferahlamak, tatlı sohbetler etmek, mizah yapmak ve meyve yiyerek haz almak" olduğunu açıklar. Arapçada lezzetli meyvelere "fâkihe", şakalaşmaya ve neşeli sohbete ise "fükâhe" denmesi bu ortak etimolojik köktendir. İsm-i fail (etken ortaç) çoğul kalıbında gelen "fâkihûn", içinde bulundukları durumdan son derece haz alan, neşe saçan ve pürüzsüz bir mutluluk yaşayan kişileri ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "f-k-h" kökünü maddi ve manevi lezzetlerin bütünleşmesi bağlamında inceler. Râgıb'a göre "fâkihûn" kelimesi, cennet ashabının sadece fiziksel olarak lezzetli gıdalar (meyveler/fâkihe) tükettiğini göstermez; aynı zamanda onların psikolojik olarak o nimetlerin tadını çıkarırken yüzlerine vuran o muazzam ferahlığı, güler yüzlülüğü ve aralarındaki o tatlı, kedersiz (fükâhe) sosyalleşmeyi de içine alır. Bu kelime, hem damağın hem de ruhun aynı anda lezzet almasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi beyanındaki (belağat) estetik ve psikolojik işlevini tahlil eder. Dünyadayken hakaretlere uğrayan, inançları uğruna acı çeken, endişe ve hüzün (hazen) içinde yaşayan müminler; ahirette (bugün) o geçmişin tüm karanlık izlerinden sıyrılmışlardır. "Fâkihûn" (neşeyle zevk sürenler) kelimesinin ayetin sonunda, tam bir sükûnet fırtınası gibi (fasıla olarak) yer alması; Kur'an'ın yeryüzü acılarına biçtiği ilahi telafinin büyüklüğünü gösterir. İnanan insanın dünyadaki gözyaşı, cennette yerini ebedi ve kesintisiz bir "f-k-h" (neşe ve haz) eylemine bırakmıştır. Varlık, hüznü yenmiş ve fıtri neşesine kavuşmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X