Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 52. Ayet

    قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû yâ veylenâ men be’aśenâ min merkadinâ(k-s) hâżâ mâ ve’ade-rrahmânu vesadeka-lmurselûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Derler ki: ‘Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Rahmân’ın vâdettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!'"

      Kabir Azabı

      Derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Bazı insanlar bu âyete dayanarak kabir azabını inkâr eder ve derler ki; Kabir, rahatlık uykusunun yaşandığı mekândır, uyuyan insan rahat haldedir; şayet onlara azap edilmiş olsaydı yahut azap içinde olsalardı ne uyuyabilirler, ne de rahat olurlardı! Bu durum, kabir azabının bulunmadığını gösterir. Bazıları da şöyle demiştir: Kabir azabı vardır, ancak insanlar âhiret azabını ve dehşetini gördüklerinde, kabir azabı onlara âhiret azabının yanında uyku hali gibi gelir. Bazıları ise şöyle söylemiştir: Onlar diriltilmeden önce uyurlar, sonra dirilirler. Uyku sırasında çıkan nefsin ölüm halindeki nefs olması ve o acıyı duyması mümkündür. Tıpkı uyuyan kişiden çıkan nefsin, başına gelen azabın acısını ve şayet lezzet varsa lezzetin tadını duyması gibi; o uykuda korkunç ve ürkütücü şeyler görür, bu bilinen bir husustur. Buna göre o inkarcılar da söylediğimiz gibi azap edilirler, dirildiklerinde şöyle derler: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? “Merkad” (مرقد) içinde uyku uyunan yerdir. Yahut onlar kabirde azap içindedirler, fakat âhiretin azabını gördükleri ve onun dehşetini farkettikleri zaman, kabirde gördükleri azap çok hafif gelir, âhiret azabının yanında onu basit sayarlar. Hâsılı âhiret azabı yanında kabir azabı uyku gibi gelir. İşte o zaman derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Bunun en doğrusunu Allah bilir.

      Rahmân’ın vâdettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! Bazıları şöyle dedi: Bu söz, onlar, vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı dediklerinde, melekler tarafından onlara söylenmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Onlar o sözü söylediklerinde, kendilerine cevap olarak yukarıdaki sözü müminler söylediler. Bu sözü o kâfirlerin söylemiş olmaları da mümkündür, ölümden sonra dirilmeyi gözleriyle gördüklerinde yeniden dirilmeyi ikrar ederler ve derler ki: Peygamberlerin bize vâdettikleri şey işte bu! Onlar bu konuda doğru söylemişler, fakat biz onları yalanlamıştık. Ancak o zaman peygamberleri tasdik etmelerinin kendilerine bir faydası olmaz. Bu onların, Allah’ın dehşetli azabını gördüklerinde iman etmeleri gibidir. Bu durum şu İlâhî beyanda belirtilen husustur: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık’ derler”. İşte onların durumu da böyledir, fakat o zaman inanmalarının kendilerine faydası olmaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, düşüncenin dile dökülmesi, söz söylemek ve ifade etmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul kalıbında (kâlû / dediler) gelmesi, dirilişin (Sûr'a üflenmesinin) hemen ardından gerçekleşen o muazzam şokun, milyarlarca insanın dudaklarından dökülen ortak, dehşet verici bir feryada (söze) dönüştüğünü etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü idrak ve itiraf bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki "söyleme" eylemi, dünyadayken yapılan kibirli itirazların ("Azap ne zaman gelecek?" diyen alaycı sözlerin) tam zıttıdır. Kabirlerinden fırlayan inkârcıların "Kâlû" (Dediler) diyerek söze başlamaları, kendi felsefi yanılgılarıyla yüzleştikleri o ilk ontolojik travmanın, çaresiz bir itiraf olarak kelimelere (kavle) dökülmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik kurgusundaki işlevini değerlendirir. Önceki ayetlerde dünyadayken "Azap ne zaman?" diye inatla soran ve inananlarla alay eden kitle; şimdi Sûr'un sesiyle topraktan kalktıklarında, o alaycı dillerini tamamen yutmuş bir halde, acziyet ve panik içinde "Dediler ki..." (Kâlû) fiiliyle kendi trajedilerini seslendirirler. Bu fiil, kibrin bitip mutlak dehşetin (ve itirafın) başladığı sözdizimsel eşiktir.

        Yâ (يَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "nidâ" (seslenme, çağırma ve feryat) edatı olduğunu belirtir. Genellikle uzaktaki birine veya bir topluluğa seslenmek için kullanılsa da; burada muhatabın (kâfirlerin) kendi içlerine, kendi helaklerine ve pişmanlıklarına doğru attıkları, derin bir psikolojik çöküşü ve paniği gramatikal olarak başlatan şiddetli bir ünlemdir (feryattır).

        Veylenâ (وَيْلَنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-y-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "şiddetli azap, hüzün, helak, felaket ve bir kimsenin başına gelen büyük musibet" olduğunu açıklar. Arapçada çaresizlik anında söylenen "vay halimize" şeklindeki nidanın etimolojik kaynağıdır. Sonundaki "nâ" (bizim) zamiriyle (veylenâ / vah bizim halimize, helak olduk), felaketin başkasına değil doğrudan bizzat konuşanların kendi varlıklarına (özlerine) isabet ettiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-y-l" kökünü eskatolojik (ahirete dair) çaresizlik bağlamında inceler. "Veyl", insanın dünyevi veya uhrevi hiçbir telafi imkânının kalmadığını, artık geri dönüşü olmayan mutlak bir yıkımın içine düştüğünü idrak ettiği anda dudaklarından dökülen ontolojik bir feryattır. İnkârcılar kabirden kalkar kalkmaz "Yâ veylenâ" (Vah bizim halimize!) diyerek, henüz hesaba dahi çekilmeden kendi sonlarını (helaklerini) önceden felsefi olarak tescil etmiş olurlar.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki (inkâr-pişmanlık diyalektiğindeki) yerini tahlil eder. Dünyadayken kendilerine hiçbir şey olmayacağından emin olan, ayetlerden "yüz çeviren" (mu'ridîn) ve ölümü basit bir çürüme sanan kibirli akıl; dirilişin o sarsıcı gerçeğiyle yüzleştiğinde bütün kurgusu çöker. Toshihiko Izutsu'ya göre "Veylenâ", sahte dünya illüzyonunun parçalanıp, ilahi hakikatin bütün çıplaklığıyla aklı ezdiği o korkunç uyanış anının semantik çığlığıdır.

        Men (مَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, akıl sahibi varlıklar için kullanılan istifham (soru) edatıdır ve "kim?" anlamına gelir. Panik halindeki kitlelerin, başlarına gelen bu muazzam diriliş olayının failini (kudret sahibini) ararken kullandıkları, şaşkınlık ve korku dolu gramatikal bir arayıştır. Dünyadayken Allah'ı reddeden akıl, şimdi "Bunu kim yaptı?" diyerek o kudreti çaresizce soruşturmaktadır.

        Beasenâ (بَعَثَنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-a-s" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "hareketsiz olanı harekete geçirmek, uykuda olanı uyandırmak, duran bir şeyi dürtüp kaldırmak ve göndermek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında (bease / kaldırdı, diriltti) ve "nâ" (bizi) zamiriyle gelmesi; eylemin (topraktan fırlatılmanın) insanın kendi biyolojik iradesiyle değil, dışarıdan gelen mutlak ve sarsıcı bir ilahi "müdahaleyle/kaldırmayla" gerçekleştiğini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-a-s" kökünü ahiret inancı (diriliş) bağlamında tahlil eder. Ba's, sadece ölünün canlanması değildir; toprağın, çürümüş kemiklerin ve zerrelere ayrılmış elementlerin, eski beden (suret) formunda ilahi bir kararla yeniden toparlanıp "kaldırılmasıdır". Râgıb'a göre müşrikler dünyadayken "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" (Men yuhyi'l-ızâme) diyerek alay ederlerken, şimdi "Bizi kim kaldırdı?" (Men beasenâ) diyerek o alay ettikleri gerçeğin tam göbeğinde (faili arayarak) kendi tezlerini çürütmektedirler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal felsefe ekseninde değerlendirir. "Ba's" eylemi, insanın ebedi yok oluş (hiçlik) beklentisini parçalayan ontolojik bir depremdir. İnkârcı, ölümle birlikte her şeyin sıfırlanacağını, sorumluluğun biteceğini umuyordu. Ancak "Men beasenâ" (Bizi kim diriltti/kaldırdı?) sorusu, hiçliğin bir sığınak olmadığını, insanın kendi iradesi dışında "hesap vermek üzere" mecburen yeniden varlık sahnesine itildiğini gösteren felsefi bir hezimettir. İnsan, uykusundan zorla uyandırılan bir suçlu gibidir.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde ibtidâ-i gaye (başlangıç noktası ve çıkış) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Diriliş eyleminin ve o sarsıcı uyanışın mekânsal/durumsal olarak tam olarak nereden (hangi noktadan) başladığını sözdizimsel olarak sınırlandırır.

        Merkadinâ (مَرْقَدِنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-k-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "hareketin kesilmesi, sükûnet, uyumak, yatıp uzanmak ve sessizlik" olduğunu açıklar. İsm-i mekân kalıbında gelen "merkad", etimolojik olarak uykuya dalınan, istirahat edilen ve hareketsiz kalınan "yatılan yer, yatak" demektir. Sonundaki "nâ" (bizim) zamiriyle "bizim uyuduğumuz/yattığımız yer" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-k-d" kökünü ölüm ve uyku metaforu bağlamında inceler. Kur'an, dirilişin dehşetini vurgulamak için, kabri/ölümü acı verici bir azap çukuru olarak değil, "merkad" (uyku yeri/yatak) kelimesiyle tasvir eder. Çünkü Sûr'un sesiyle başlayacak olan o nihai kıyamet ve mahşer dehşeti o kadar korkunç ve sarsıcıdır ki; kabirdeki o uzun ölü (berzah) dönemi, uyanışın (ba's) dehşeti yanında sadece kısa, sessiz ve dinlendirici bir "uyku" (rükûd) gibi kalmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın gerçeklik algısı üzerinden okur. "Bizi uyuduğumuz yerden (merkadinâ) kim kaldırdı?" sorusu, ölümün aslında bir hiçlik (yok oluş) değil, sadece uzun bir "uyku" (pasif bekleme hali) olduğunu gösterir. Dünya hayatı bir rüya, ölüm bir uyku (merkad), ahiret (ba's) ise asıl uyanıştır. İnsan, kendi mezarına "yatak/uyku yeri" diyerek, varoluşun en somut gerçeğiyle (ahiretle) yüzleştiğinde geçmişteki o koca ölüm serüvenini sadece bir anlık uyku gibi algılayan muazzam bir ontolojik şok yaşamaktadır.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada eril ve tekil varlıklar için kullanılan ism-i işaret (yakın işaret zamiri) olduğunu ve "bu, şu" anlamına geldiğini kaydeder. Panik halindeki o inkârcı kalabalığın "Bizi kim kaldırdı?" sorusuna, (ister melekler tarafından ister müminler tarafından isterse de kendi idrakleri tarafından verilen) "İşte bu..." cevabını başlatan gramatikal ve felsefi bir işaretleyicidir. İşaret edilen şey, o an bizzat yaşanan muazzam diriliş gerçeğidir.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusunda "ism-i mevsul" (o şey ki, -dığı şey) olarak işlev gördüğünü belirtir. İşaret edilen o dehşet verici diriliş sahnesini (hâzâ), kendisinden sonra gelen eyleme (ilahi vaade) bağlayarak, yaşanan olayın tesadüfi olmadığını, aksine önceden haber verilmiş bir taahhüdün aynen gerçekleşmesi olduğunu sözdizimsel olarak mühürler.

        Veade (وَعَدَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-a-d" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "gelecekte gerçekleşecek bir duruma, iyiliğe veya kötülüğe dair söz vermek, bir eylemin vuku bulacağını önceden taahhüt etmek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında (veade / vaat etti, söz verdi) gelmesi, dünyadayken verilen o eskatolojik (ahirete dair) sözün zamanının dolduğunu ve artık etimolojik olarak eyleme (gerçeğe) dönüştüğünü gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-a-d" kökünü bilgi ve ilahi sözleşme ekseninde değerlendirir. Müşrikler dünyadayken peygamberle alay ederek "Bu vaat ne zaman?" (Metâ hâze'l-va'dü) diyorlardı. Şimdi ise aynı kelime kendi başlarına çökmüştür: "İşte bu, Rahman'ın vaat ettiği şeydir" (Hâzâ mâ veade). Alay ettikleri o "söz" (va'd), şimdi onların kaçamayacakları ontolojik bir hakikat olarak karşılarına dikilmiştir.

        Er-Rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-h-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "yumuşaklık, şefkat, acıma ve koruma" olduğunu; anne karnına "rahim" denmesinin sebebinin de cenini koruyan o şefkatli doku olduğunu açıklar. "Fa'lân" mübalağa vezninde gelen "er-Rahmân", etimolojik olarak rahmeti, merhameti ve lütfu sonsuz, kuşatıcı ve taşkın olan Yüce Yaratıcının ismidir. Cümlede "veade" fiilinin öznesi (faili) olarak ötreli (merfû) kullanılmıştır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, kökü "r-h-m" olan kelimelerin Arapçada var olmasına rağmen; Tanrı'nın özel ismi olarak "er-Rahmân" kullanımının (özellikle belirlilik takısıyla), Güney Arabistan (Yemen/Epigrafik Güney Arapçası) yazıtlarındaki "Rahmanan" (Merhametli Tanrı) ve Yahudi/Hıristiyan Aramice/Süryanice geleneklerindeki "Rahmânâ" ismiyle doğrudan ve derin bir teolojik ortaklığa sahip olduğunu belirtir. Kur'an, bölgenin bu en köklü monoteistik ismini (Rahmân) kullanarak, diriliş vaadinin evrensel bir ilahi yasa olduğunu tasdik eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın polemik ve dehşet bağlamındaki zıtlık (ironi) işlevini muazzam bir şekilde tahlil eder. Müşrikler dehşet içindeyken, diriliş sahnesinde "el-Cebbâr" (Zorba), "el-Müntakim" (İntikam alan) veya "el-Kahhâr" (Kahredici) isimlerinin kullanılması beklenirdi. Ancak Kur'an, tam o cehennemin ve dehşetin kapısında "İşte bu, Rahmân'ın (Sonsuz Merhamet Sahibinin) vaat ettiğidir" der. Toshihiko Izutsu'ya göre bu kullanım; Allah'ın en temel, en asıl vasfının "merhamet" olduğunu, ancak inkârcıların kendi elleriyle (kibirleriyle) o sonsuz rahmeti bile kendi aleyhlerine bir azaba dönüştürdüklerini gösteren teolojik bir şaheserdir. Merhametin bile azaba dönüştüğü an, kâfirin iflasıdır.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "Rahmân'ın vaadi" (teolojik hakikat) ile "elçilerin o vaadi bildirmesi" (tarihsel şahitlik) arasındaki kopmaz bağı sözdizimsel olarak kurduğunu ve iki cümleyi aynı mutlak doğruluk zemininde eşitlediğini belirtir.

        Sadeka (صَدَقَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-d-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "yalanın (kizb) zıttı olarak, sözün dışarıdaki gerçeklikle/nesneyle tam bir uyum içinde olması, sağlamlık ve eğrilik barındırmaması" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında (sadeka / doğru söyledi) gelmesi, dünyadayken tartışılan, alay edilen ve yalanlanan o sözlerin (peygamber sözünün) ahirette somut bir gerçekliğe dönüşerek etimolojik ve eylemsel olarak "doğrulandığını, tasdik edildiğini" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-d-k" kökünü bilgi felsefesi ve iddia ekseninde değerlendirir. Dünyadayken müşrikler peygamberlere "Eğer doğru söyleyenlerseniz (sâdikîn) şu azabı getirin" diyerek kafa tutuyorlardı. Şimdi ise dirilişi gözleriyle gördüklerinde, kendi dilleriyle veya mahşerin o mutlak hakikatiyle "Meğer o elçiler doğru söylemiş" (Sadeka) diyerek kendi yalanlarını (kizb) ve yenilgilerini itiraf etmektedirler. Sıdk, vaktini bekleyen hakikatin zaferidir.

        El-Murselûn (الْمُرْسَلُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-s-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi yumuşaklıkla, kolayca, art arda ve bir amaca yönelik olarak serbest bırakmak, yönlendirmek ve göndermek" olduğunu açıklar. Rüzgârın tatlı tatlı esmesine veya devenin sakin adımlarla yürümesine etimolojik olarak bu kökten kelimelerle işaret edilir. İf'âl babında, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) çoğul kalıbında gelen "el-murselûn" (gönderilmiş olanlar/elçiler), kendi başlarına değil, mutlak bir İrade (Rahmân) tarafından insanlığı uyarmak üzere peş peşe (tarih boyunca) gönderilen peygamberleri ifade eder. Cümlede "sadeka" fiilinin öznesi (faili) olarak vav harfiyle merfû (ötreli) konumdadır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin teolojik ve tarihsel bağlamdaki iade-i itibar (hakkın teslimi) işlevini değerlendirir. Dünyadayken deli (mecnun), şair, kâhin veya yalancı denilerek taşlanan, aşağılanan ve ayetlerinden "yüz çevrilen" (mu'ridîn) o elçiler zinciri (el-murselûn); mahşer meydanında (Sûr'a üflendiğinde) sadece şahsi bir beraat kazanmazlar, aynı zamanda temsil ettikleri o ilahi mesajın ontolojik doğruluğunu tüm evrene ispat ederler. "Gönderilenler doğru söyledi" cümlesi; kibrin çöktüğü, aklın iflas ettiği o diriliş gününde, peygamberlerin yeryüzü tarihindeki yegâne dürüst, haklı ve sarsılmaz "sâdıklar" kafilesi olduğunun ilahi tescilidir. Mahşer, elçilerin haklı çıktığı o büyük mahkemedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X