Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 51. Ayet

    وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Venufiḣa fî-ssûri fe-iżâ hum mine-l-ecdâśi ilâ rabbihim yensilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Sûra üflenmiştir. Artık onlar kabirlerinden kalkıp Rab’lerine doğru koşmaktadırlar."

      Sûra Üflenmesi ve Kıyamet

      Sûra üflenmiştir. Sûrla ilgili görüşleri ve o konudaki ihtilafları daha önce çeşitli yerlerde belirtmiştik. Bazıları şöyle dedi: O, boynuz gibi bir nesnedir, onunla üflenecektir. Bu konuda Abdullah b. Amr’ın (r.a.) rivayet ettiğine göre, Resûlullah'a (s.a.) sûrun ne olduğu sorulmuş, o da, “Boynuzdur, onunla üflenecektir” buyurmuş . Bu rivayet sabitse, başka yorumlarla uğraşmamıza gerek yoktur. Bazıları da şöyle dedi: O söz hakikat değil, temsilî bir İfadedir, ancak kıyametin ansızın ve süratle kopacağından dolayı bu ifadeyi kullanmaktadır. Çünkü hiçbir şey üflemekten daha çabuk ve daha kolay değildir, dolayısıyla bu ifade kıyametin birdenbire ve kolayca kopacağı anlamındadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda da belirtildiği gibi: “Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır” Sûra üllenmiştir, artık onlar kabirlerinden kalkıp Rab’lerinc doğru koşmaktadırlar İlâhî kelâmı da böyledir.

      Müfessirler şöyle dediler: Sûra üç defa üfürülecektir, her üfürüş arasında da şu kadar yıllık bİr zaman geçer. Onlar diyorlar kİ: İlk üfürüşte yeryüzünde Allah’ın yarattığı her şey ölür, tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “(O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah’ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek”. Sonra ikinci defa üflenecek, bu sefer ölenler dirilecekler ve kabirlerinden çıkacaklar Sûra üflenmiştir, artık onlar kabirlerinden kalkıp RabTerine doğru koşmaktadırlar mealindeki âyet de bunu İfade etmektedir. Sonra sûra üçüncü defa üflenir, bu sefer herkes Rabb’inin huzurunda toplanacak. Bu hususu da şu İlâhî beyanda belirtilmiştir: “Olup biten yalnızca bİr ses! Ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar. Bunlarm en doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “nesl” (النسل) kelimesi, insanların hızla mezarlarından çıkmaları, yani süratle götürülmeleri anlamına gelir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Nesl” kelimesi, yaya yürümek demektir. Âyette kullanılan bu kelime, insanlar yürüyorlar, ama hızla gidiyorlar mânasma gelir. Bu görüşlerin ikisi de aynı anlama gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetlerde anlatılan ve ansızın kopan o "kıyamet çığlığından" (birinci Sûr/ölüm anından) sonra, cümlenin kurgusunu aniden eskatolojik (ahirete dair) ikinci evreye, yani "diriliş ve toplanma" sahnesine geçiren sözdizimsel bir zaman ve mekân köprüsüdür.

        Nüfiha (نُفِخَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-f-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan hava çıkarmak, üflemek, rüzgârın esmesi, bir şeyi şişirmek ve nefes vermek" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve meçhul (edilgen) kalıbında (nüfiha / üflendi) gelmesi, eylemin (sesin/nefesin verilişinin) mutlak surette gerçekleştiğini ve failinin (üfleyen meleğin veya ilahi iradenin) herkesçe malum olan ihtişamını etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-f-h" kökünü ruh ve diriliş felsefesi ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre "nefh", sadece akustik bir ses veya rüzgâr değildir; Kur'an'da Hz. Âdem'e can verilmesi de "ruhtan üflemek" (nefahtu) eylemiyle anlatılır. Sûr'a "üflenmesi" (nüfiha), bedeni toprağa karışmış olan milyarlarca varlığın içine o kaybettikleri ilahi yaşam enerjisinin (ruhun) yeniden zerk edilmesi, evrensel bir canlandırma operasyonudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin meçhul formunun (nüfiha) retorik işlevine dikkat çeker. "Üflendi" denilerek failin (İsrafil'in) isminin cümleden düşürülmesi, dikkati doğrudan eylemin kendisine ve o eylemin ortaya çıkaracağı muazzam kaosa odaklar. Ses o kadar mutlak ve sarsıcıdır ki, aletin kimin elinde olduğunun bir önemi kalmamıştır; asıl fail (Yaratıcı) evrenin şalterini yeniden kaldırmıştır.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "zarfiyet" (içinde olma) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Üfleme eyleminin yüzeysel bir rüzgâr olmadığını, doğrudan o devasa aletin (Sûr'un) "tam içine" yöneltilerek onu doldurduğunu ve titreşimi en yüksek perdeden başlattığını gösteren mekânsal bir belirteçtir.

        Es-Sûri (الصُّورِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-v-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "şekil, biçim, bir nesnenin dış görünüşü, hayvan boynuzu ve boru" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak "sûr", sesi yükseltmek, yankılandırmak veya bir orduyu/topluluğu harekete geçirmek için içine üflenen, genellikle içi boşaltılmış kavisli boynuzdan veya madenden yapılan o bilinen alettir.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-v-r" kökünü iki farklı yoruma tabi tutar. Birincisi; bildiğimiz "karn" (boynuz/boru) anlamıdır ki, kıyamet anındaki o akustik diriliş sinyalini ifade eder. İkincisi ise; bu kelimenin "suret" (şekil/beden) kelimesinin çoğulu (suver/sûr) olduğudur. Bu felsefi yoruma göre "Sûr'a üflenmesi", aslında doğrudan "ruhların yeniden o kalıplara/bedenlere (suretlere) üflenmesi ve can verilmesi" anlamına gelir. Her iki yorum da dirilişin ontolojik inşasını açıklar.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "sûr" kelimesinin Arapça kök sisteminde bulunmasına rağmen, kıyamet kurgusundaki (boru/trompet) anlamının geç antik çağ Sami edebiyatından beslendiğini ifade eder. İbranicedeki "shophar" (koç boynuzundan yapılan ritüel borusu) ve Süryanicedeki "şîfûrâ" kelimeleriyle aynı kökten gelen bu sözcük; Kur'an'ın, Hıristiyan ve Yahudi apokaliptik (kıyamet) metinlerindeki o "yargı günü borusu" imgesini alıp evrensel ve sarsıcı bir diriliş ayetine (es-Sûr) dönüştürmesinin dilbilimsel kanıtıdır.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ edebi formundaki yerini inceler. Sûr'a (Trompet'e/Boru'ya) üflenmesi motifi, Kur'an'ın o dönemin litürjik (dini törensel) ve eskatolojik hafızasıyla kurduğu muazzam bir iletişimdir. O çağın insanı için göksel bir boru sesi, mutlak bir toplanmanın, kralların veya Yüce Yargıcın gelişinin en büyük ve tartışılmaz alarmıdır.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" (hemen ardından, saniyesinde takip eden) edat olduğunu belirtir. Sûr'a üflenmesi eylemi ile insanların kabirlerden fırlaması arasında hiçbir zaman boşluğu, tereddüt veya mühlet olmadığını; ilahi alarmın anında ve kusursuz bir tepkiyle (dirilişle) sonuçlandığını gramatikal olarak cümleye bağlar.

        İzâ (إِذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusunda bu edatın "izâ-i fücâiyye" (sürpriz, şaşkınlık ve anilik bildiren zarf) olarak kullanıldığını kaydeder. Anlamı "bir de ne görsünler, o anda, aniden, birdenbire" şeklindedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın kıssanın sinematografik (edebi) kurgusundaki dramatik rolünü tahlil eder. Milyarlarca insanın, çürümüş kemiklerin ve toza dönüşmüş bedenlerin, o sesin ardından yeryüzünde aniden ve devasa bir kitle halinde belirmesinin yarattığı o kozmik şoku "fe izâ" (bir de bakarsın ki aniden!) edatıyla yansıtmak, kıyamet sahnesinin dehşetini kelimenin fonetiğine yükleyen bir sözdizimsel patlamadır.

        Hum (هُم)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker gaib (çoğul üçüncü şahıs eril) zamiri olduğunu belirtir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak burada "İzâ" sürpriz edatından hemen sonra gelmesi, odak noktasını anında gökyüzünden (Sûr'un sesinden) yeryüzünü bir anda dolduran o sayısız mahşer kalabalığına (onlara) odaklar.

        Mine (مِنَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde ibtidâ-i gaye ve ayrılma (den/dan, bir yerden çıkış) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Diriliş yürüyüşünün başlangıç noktasını ve yeryüzünün altından (karanlığından) kopuşu gramatikal olarak sabitler.

        El-Ecdâsi (الْأَجْدَاثِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-d-s" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "toprağı kazmak, yeri eşelemek, ayak sesi ve çalkantı" olduğunu açıklar. Tekili "cedes" olan ve çoğul formunda (el-ecdâs) gelen bu kelime, etimolojik olarak ölülerin gömüldüğü o kazılmış çukurları, kabirleri ve mezarları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-d-s" kökünü ölüm ve varoluş bağlamında tahlil eder. Kur'an, mezar için genellikle "kabr" (çoğulu kubûr) kelimesini de kullanır. Ancak burada "ecdâs" kelimesinin seçilmesi, o toprağın sadece durağan bir saklama kabı değil, zamanı geldiğinde içindekileri dışarıya şiddetle "kusacak", hareketlenecek ve çalkalanacak (c-d-s kökünün içerdiği ayak sesi/hareket anlamı) bir fırlatma rampası olmasındandır. "Ecdâs", artık bir yatakhane değil, uyanışın ve yeryüzüne çıkışın ontolojik eşiğidir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye şiirindeki ebedi yok oluş felsefesiyle, Kur'an semantiği arasındaki zıtlığı inceler. Bedevi zihniyetinde mezar (cedes/kabr), zamanın (dehrin) insanı yuttuğu, çürüttüğü ve hikâyenin sonsuza dek bittiği mutlak bir karanlıktı. Kur'an, "kabirlerden (ecdâs) çıkış" tasviriyle bu felsefeyi kökünden yıkar. Toshihiko Izutsu'ya göre ecdâs, ebedi bir son değil; sadece Sûr'un sesini bekleyen geçici bir "bekleme odasına" (kuluçkaya) dönüşmüştür.

        İlâ (إِلَىٰ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada "intihâ-i gaye" (bir eylemin ulaşacağı son sınır ve yöneliş noktası) bildiren yönelme harfi (e/a) olduğunu belirtir. Kabirlerden fırlayan o devasa kalabalığın rastgele bir dağılma, panik veya kaos içinde değil; son derece belirli, mecburi ve kaçınılmaz bir "son/ana hedefe" doğru çekildiklerini sözdizimsel olarak sınırlandırır.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-b-b" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, üzerine titremek, bir efendi olarak sahip olmak ve onu yavaş yavaş olgunluğa (kemale) erdirmek" olduğunu açıklar. Sonundaki "him" (onların) zamiriyle "onların Rabbi" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-b-b" kökünü hesap ve aidiyet felsefesi ekseninde değerlendirir. Yönelişin (ilâ) "Allah'a" değil de özellikle "Rabblerine" (Rabbihim) şeklinde bir isim tamlamasıyla gelmesi muazzam bir ontolojik yüzleşmedir. Dünyadayken O'nu inkâr eden, nimetlerine nankörlük yapan ve azabıyla alay eden o kitleler; dirildiklerinde yabancı bir güce değil, kendilerini var eden, besleyen ve şimdi de hesaba çekecek olan "kendi asıl sahiplerine/efendilerine" (Rabblerine) doğru yürümek zorundadır. Bu tamlama, kaçışın imkânsızlığını felsefi olarak kilitler.

        Yensilûn (يَنسِلُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "n-s-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir yerden hızlıca çıkmak, koşmak, fırlamak, kılın veya tüyün bedenden dökülmesi ve kurdun hızlıca, süzülerek yürümesi" olduğunu açıklar. İnsanın kendisinden hızla ayrılıp türeyen çocuğuna/soyuna "nesil" denmesi de bu köktendir. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yensilûn / hızla koşarlar, akın ederler) gelmesi, eylemin etimolojik olarak hiçbir engele takılmadan, durdurulamaz bir akışkanlıkla ve muazzam bir hızla gerçekleştiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-s-l" kökünü diriliş anının (mahşerin) fiziksel dinamiği üzerinden inceler. İnsanların kabirlerinden kalkıp "yensilûn" eylemiyle Rabblerine yönelmeleri, sıradan bir yürüyüş (meşy) değildir. Bu, tepelerden veya yokuşlardan aşağıya doğru sel sularının hızla ve şiddetle akması, önünde durulamaz bir kitle halinde Yüce Mahkeme'ye doğru "fırlayıp süzülmeleridir". İlahi çağrı (Sûr), onların bedenleri üzerinde yerçekimini aşan muazzam bir ontolojik çekim kuvveti oluşturmuştur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal felsefe ve dünyevi inat bağlamında değerlendirir. Dünyadayken hakikate, infaka ve secdeye çağrıldıklarında ağırlaşan, direnen, kibirlenen ve inatla "yüz çeviren" (mu'ridîn) o ağır bedenler; Sûr'a üflenip kabir yarıldığında, iradelerini tamamen kaybetmiş bir şekilde, adeta bir girdaba veya mıknatısa kapılmışçasına Rabblerine doğru karşı konulmaz bir hızla "akarlar" (yensilûn). Bu son kelime, kibrin ve otonominin bittiği; insanın Tanrı karşısındaki mutlak eylemsizliğinin ve mecburi itaatkârlığının en görkemli edebi tablosudur. İnsanlar, dünyada kaçtıkları Rabblerine, ahirette koşarak (yensilûn) gitmeye mahkûmdurlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X