مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
48. "Ve şöyle derler: 'Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek?'"
49. "Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!"
50. "İşte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler."
Şöyle derler: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Bu ilâhı beyan, önceki âyetlerin devamı değildir. Ancak sanki insanlar infakı terkettikleri takdirde azaba uğramakla korkutulmuşlar ve bunun üzerine bu sözü söylemişler gibidir: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Sonra Cenâb-ı Hak, onlar, besbelli ki, korkunç bir sesi bekliyorlar buyurdu. Yani onlar iman etmeleri için o zamanı bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onlar o vakte ulaştıklarında ve onu gözleriyle gördüklerinde iman edecekler, fakat o zaman iman etmelerinin kendilerine faydası olmayacak. Zira şu İlâhî beyanda böyle buyurulmuştur: “Daha önce inanmamış kimseye, Rabb’inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz” En doğrusunu Allah bilir. Birbirîeriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir ses; işte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler. Cenâb-ı Hak burada kıyâmetin, insanların kendi ailelerinden bile gafil oldukları sırada ansızın ve süratle geleceğini haber vermektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir”. Bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphe yok ki kıyâmet kopacaktır; hem de alıcı ile satıcı, bir elbisenin alış-verişini yapıp onu katlayamadan kopacaktır” Ebû Hureyre (r.a.), o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler mealindeki âyet hakkında Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kıyâmet kopacaktır, hem de insanlar pazar yerinde develeri sağarken, elbiseleri koyarken ve ihtiyaçları için alış-veriş yaparken kopacaktır”. Zübeyr b. Avvâm’dan (r.a.) da şöyle rivayet edilmiştir: “İki kişi alış veriş yaparlarken, ansızın bir münâdi kıyamet koptu diye seslenecek”.
Onlar bir tavsiyede bulunamayacaklar. Yani vasiyet etmeye fırsat bulamayacaklar. Nitekim Hafsa ve Übeyy’in mushaflarında âyet bu şekilde, “vasiyet” (توصية) kelimesi ile okunmuştur. Birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak. Söylediğimiz gibi bu âyetin, insanlar alış-veriş yaparlarken ve birbirleriyle tartışırlarken kıyâmetin ansızın kopacağı anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. Birbirleriyle uğraşırken meâlindeki ifade, kıyâmet ve ölümden sonra dirilme konusunu tartışırlarken, bunların doğru olmadığını iddia ederlerken kıyâmet kopuverecek mânasına da gelebilir, çünkü onlar bunu inkâr ediyorlardı.
O anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler meâlindeki âyet, şu hususa da işaret etmektedir: Fiile ilişkin güç (istitâat), ancak o fiille birlikte var olur, daha önce değil. Çünkü daha önce var olsaydı, insanların, kıyâmet koptuğunda vasiyet etmeye ve ailelerine dönmeye güçlerinin yetmesi gerekirdi. Buna göre bir fiili yapabilme gücü, fiilden önce değil, o fiille birlikte var olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "mâ" edatının bu cümlede "nefy" (olumsuzluk) işlevi gören bir harf olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelecek olan istisna edatı (illâ) ile birlikte oluşturduğu kalıp (mâ... illâ), cümlenin anlamına mutlak bir "hasr" (tahsis ve sınırlandırma) katarak, inkârcıların eylemini (bekleyişlerini) başka hiçbir ihtimale yer bırakmaksızın tek bir sonuca (çığlığa) eşitler.
Yenzurûne (يَنْظُرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-z-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "gözle bakmak, fiziksel olarak bir şeyi müşahede etmek" olduğunu, ancak mecazen "bir şeyin gelmesini beklemek, mühlet tanımak, intizar etmek ve ummak" anlamlarına da geldiğini açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yenzurûne / bekliyorlar, bakıyorlar) gelmesi, eylemin sürekliliğini ve müşriklerin zihinsel durumunu etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "n-z-r" kökünü bilgi felsefesi ve zaman ekseninde tahlil eder. Râgıb'a göre bu kelime, sadece gözlerin bir noktaya odaklanması değil, aklın ve beklentinin de o yöne kilitlenmesidir (tevakkuf). Müşrikler önceki ayette "Bu vaat ne zaman?" diye sorarak alaycı bir bekleyiş (intizar) içine girmişlerdir. Kur'an, onların bu alaycı bekleyişlerini "Onlar aslında sadece şunu bekliyorlar" (mâ yenzurûne) şeklinde ontolojik bir trajediye dönüştürür.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) polemiklerindeki yerini inceler. Bedevi/müşrik zihniyeti, kıyameti (kendi sonunu) rasyonel bir gerçeklik olarak beklemez. Onların "bekleyişi", aslında inanmadıkları bir şeyin yalanlanmasını beklemek üzerine kurulu kışkırtıcı bir tavırdır. Toshihiko Izutsu'ya göre "yenzurûne" eylemi, insanın kendi helakine doğru hızla giderken, o helaki ciddiye almayıp arsızca saatin dolmasını "izlemesinin/beklemesinin" semantik tasviridir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamdaki gücünü değerlendirir. Müşrikler "Azap ne zaman gelecek?" diyerek meydan okurken, ilahi cevap onlara uzun uzadıya kıyamet takvimi vermez. Olayı onların "bekleyişi" (n-z-r) üzerinden vurur: "Siz alay ederek beklediğinizi sanıyorsunuz, ama aslında farkında olmadan kendi ölüm fermanınızı (çığlığı) bekliyorsunuz." Bu, hitabet sanatında muhatabın kibrini alıp onun kendi başına çalan muazzam bir edebi (ironik) sarsıntıdır.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde istisna (hariç tutma) edatı olduğunu kaydeder. Cümlenin başındaki olumsuzluk edatı (mâ) ile birleşerek oluşturduğu hasr (tahsis) sanatı, inkârcıların kibirli bekleyişlerinin sonunda karşılarına çıkacak olan ihtimalleri (merhamet, mühlet, tartışma) kesinkes eleyerek; geriye sadece "tek bir felaket sesini" bırakan gramatikal bir mühürdür.
Sayhaten (صَيْحَةً)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-y-h" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "sesin şiddetle yükselmesi, yırtılması, feryat, gök gürlemesi ve kulakları sağır eden, yankılanan sarsıcı gürültü" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "sayha", sıradan bir sesten veya nidadan (savt) farklı olarak, etimolojik kökeninde varlığın anatomik veya fiziksel bütünlüğünü titreşimle parçalayan, havayı ve kulak zarlarını yırtan yıkıcı/helak edici bir frekansı sembolize eder.
Râgıb el-İsfahânî, "s-y-h" kökünü azap felsefesi ekseninde değerlendirir. Kelimenin sonundaki yuvarlak tâ (tâ-i marbuta) harfi, eylemin bir defaya mahsus ve son derece şiddetli bir şekilde gerçekleştiğini (masdar-ı bina-i merra) gösterir. "Sayha", sadece bir doğa olayı veya akustik bir gürültü değil, insan bedeni ve sinir sistemi üzerinde ölümcül bir şok yaratan, bilinci anında sıfırlayan ontolojik bir çığlıktır. Evrenin sonunu (veya bir kavmin sonunu) getiren ilahi bir komuttur.
Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın edebi formundaki yerini Geç Antik Çağ kıyamet (apokaliptik) edebiyatı üzerinden inceler. Kur'an'daki "sayha" (şiddetli çığlık) motifi, Hıristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancındaki) "Büyük Yargı Günü'nü başlatan kozmik boru/sûr sesi" (Tuba/Şofar) imgeleriyle büyük bir teolojik paralellik taşır. Kur'an, muhatapların beklediği o sonu, Ortadoğu hafızasının en ürpertici ve en köklü "kozmik ses/çığlık" kavramıyla (sayha) ifade ederek uyarısını evrenselleştirir.
Vâhıdeten (وَاحِدَةً)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-h-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "ikincisi olmayan, bölünemeyen, tek, eşsiz ve yalnız olmak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "vâhid" sıfatı, niceliksel bir azlıktan ziyade, yanına başka bir unsurun veya ikinci bir eylemin eklenmesine hiçbir ihtiyaç bırakmayan, tamlığı ve kesinliği etimolojik olarak karşılar.
Râgıb el-İsfahânî, "v-h-d" kökünü eylemin şiddeti ve ilahi iradenin kusursuzluğu bağlamında inceler. Sayha'yı (çığlığı) niteleyen "vâhıdeten" (tek bir) sıfatı, azabın yetersiz kalıp tekrarlanmaya, ikinci veya üçüncü bir darbeye ihtiyaç duymadığını gösterir. İnkârcıların yıllarca süren kibrini, onca felsefi inadını ve kurdukları medeniyeti yok etmek için sadece "bir tek" (vâhıde) çığlık yeterlidir. Bu, ilahi kudretin vuruşundaki mutlak bitiriciliğin anlambilimsel ilanıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi varoluşsal felsefe (ontoloji) üzerinden yorumlar. Kur'an'da yaratılış da "Ol" emriyle tektir, yok oluş da tektir. "Tek bir çığlık" (sayhaten vâhıdeten) tamlaması, insanın dünyevi varlığının ve kibrinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. O kadar çok tartışan, mal biriktiren ve peygamberle alay eden (ne zaman gelecek diyen) insanın devasa egosu, Yaratıcı açısından sadece "tek bir sese" yenilecek kadar kırılgandır. Bu kelime, güç zehirlenmesi yaşayan insana, kendi hiçliğini resmeden felsefi bir tokattır.
Te'huzuhum (تَأْخُذُهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-h-z" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, esir etmek, kendi kontrolüne almak ve kıskıvrak yakalamak" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve müennes (dişil) kalıbında (te'huzu / yakalar) gelmesi, eylemin failinin (öznesinin) müennes olan "çığlık" (sayha) olduğunu etimolojik olarak ifade eder. Sonundaki "hum" (onları) zamiri ise müşrikleri hedefler.
Râgıb el-İsfahânî, "e-h-z" kökünü ilahi ceza ve hız bağlamında tahlil eder. Ona göre "ahz" (yakalamak) eylemi, genellikle kişinin kaçmaya çalıştığı, beklemediği veya savunmasız olduğu bir anda aniden gerçekleşen bir derdest etme (enseleme) durumudur. Çığlığın onları "yakalaması" (te'huzuhum), ölümün veya azabın bir hastalık gibi yavaş yavaş değil; avını pençeleri arasına alan yırtıcı bir güç gibi anında ve kaçışa mahal vermeyecek şekilde muhatapları çepeçevre sardığını gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki dramatik (sinematografik) etkisini değerlendirir. Onlar "Azap ne zaman gelecek?" diye laf kalabalığı yaparken, o azap (sayha) uzaktan yavaşça gelip onlara mühlet vermez; ayetteki "yakalar" (te'huzuhum) fiili, felaketin doğrudan muhatabın yakasına yapıştığı o şok anını tasvir eder. Bu, kelimenin muhatabı kendi alaycı sorusuyla (metâ / ne zaman) boğduğu, zamanı aniden sıfırladığı edebi bir ani baskındır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu edatın "vav-ı haliyye" (durum ve hal bildiren bağlaç) olduğunu belirtir. Anlamı "...iken, ...oldukları halde, tam o sırada" şeklindedir. Çığlığın müşrikleri yakalaması eylemi ile, o sırada onların yeryüzünde meşgul oldukları fiziksel/sosyal durumu birbirine eşzamanlı olarak bağlayan kusursuz bir sözdizimsel zaman kilididir.
Hum (هُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker gaib (çoğul üçüncü şahıs eril) zamiri olduğunu kaydeder. Hal cümlesinin öznesi (mübteda) olarak kullanılıp, dikkati gökyüzünden gelen o korkunç çığlıktan alıp, anında o sırada yeryüzünde, pazar yerlerinde, meclislerde duran o kalabalık insan güruhunun (onların) tam üzerine çevirir.
Yehıssımûn (يَخِصِّمُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-s-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin kenarı, ucu, bir tartışmada karşı tarafı bastırmak, delille veya kavgayla yenmek, düşmanlık etmek ve çekişmek" olduğunu açıklar. Arapçada kılıcın keskin ucuna ve çuvalın bağlanan ağzına da "hısm" denir; zira tartışma ve kavga (husumet) da işin ucunu, son noktasını kılıç gibi keskinleştiren ve bağlayan bir çekişme halidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sarf (morfoloji) kuralı gereği geçirdiği değişime (idgam) dikkat çeker. Bu fiilin aslı "yahtesımûn" (iftiâl babı) iken, iftiâl babının "tâ" harfi, kök harfi olan "sâd" harfine dönüştürülüp şeddeli okunarak (idgam yapılarak) "yehıssımûn" haline gelmiştir. Bu gramatikal şeddeleme ve kaynaştırma işlemi, kelimenin fonetiğine (sesine) kavganın, karmaşanın ve tartışmanın o iç içe geçmiş aceleci hararetini, akustik bir şiddet olarak yükler.
Râgıb el-İsfahânî, "h-s-m" kökünü dünya meşgalesi bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre "husumet/ihtisam", kişilerin pazarda mal alıp satarken, miras paylaşırken, mahkemede dava güderken veya günlük çıkar kavgaları yaparken birbirlerini lafla itip kakmaları, seslerini yükseltmeleridir. Çığlık onları yakaladığında ibadet etmiyor, tefekkür etmiyor veya gökyüzüne bakmıyorlardır; tam tersine, dünyanın o en bayağı, en gürültülü "çekişmesinin/kavgasının" (yehıssımûn) tam ortasındadırlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik gafleti (habersizliği) üzerinden okur. "Onlar birbiriyle çekişip dururken (yehıssımûn) çığlık onları yakalar" tasviri, insanın yeryüzündeki trajedisinin en muazzam edebi özetidir. İnsan, hiç ölmeyecekmiş gibi üç günlük dünya malı için pazarda kavga eder, hırslanır, sesini yükseltir ve davasını kazanmaya (h-s-m) çalışır; işte tam o dünyevi zaferin, o kör edici hırsın ve kargaşanın zirvesindeyken, aniden kopan ilahi bir "çığlık" (sayha) o boş tartışmayı sonsuza dek susturur. Bu kelime, insanın zamanla olan o ahmakça yarışının, ölümün aniliği (absürtlüğü) karşısında nasıl sıfırlandığını gösteren varoluşsal bir ironidir. İnsan, kendi dünyevi kavgasının (husumetinin) gürültüsünden, evrenin kendisine doğru yaklaşan o büyük kıyamet çığlığını (sayhayı) duyamayacak kadar sağırlaşmıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla