Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 48. Ayet

    وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      48. "Ve şöyle derler: 'Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek?'"

      49. "Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!"

      50. "İşte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler."


      Şöyle derler: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Bu ilâhı beyan, önceki âyetlerin devamı değildir. Ancak sanki insanlar infakı terkettikleri takdirde azaba uğramakla korkutulmuşlar ve bunun üzerine bu sözü söylemişler gibidir: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Sonra Cenâb-ı Hak, onlar, besbelli ki, korkunç bir sesi bekliyorlar buyurdu. Yani onlar iman etmeleri için o zamanı bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onlar o vakte ulaştıklarında ve onu gözleriyle gördüklerinde iman edecekler, fakat o zaman iman etmelerinin kendilerine faydası olmayacak. Zira şu İlâhî beyanda böyle buyurulmuştur: “Daha önce inanmamış kimseye, Rabb’inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz” En doğrusunu Allah bilir. Birbirîeriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir ses; işte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler. Cenâb-ı Hak burada kıyâmetin, insanların kendi ailelerinden bile gafil oldukları sırada ansızın ve süratle geleceğini haber vermektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir”. Bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphe yok ki kıyâmet kopacaktır; hem de alıcı ile satıcı, bir elbisenin alış-verişini yapıp onu katlayamadan kopacaktır” Ebû Hureyre (r.a.), o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler mealindeki âyet hakkında Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kıyâmet kopacaktır, hem de insanlar pazar yerinde develeri sağarken, elbiseleri koyarken ve ihtiyaçları için alış-veriş yaparken kopacaktır”. Zübeyr b. Avvâm’dan (r.a.) da şöyle rivayet edilmiştir: “İki kişi alış veriş yaparlarken, ansızın bir münâdi kıyamet koptu diye seslenecek”.

      Onlar bir tavsiyede bulunamayacaklar. Yani vasiyet etmeye fırsat bulamayacaklar. Nitekim Hafsa ve Übeyy’in mushaflarında âyet bu şekilde, “vasiyet” (توصية) kelimesi ile okunmuştur. Birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak. Söylediğimiz gibi bu âyetin, insanlar alış-veriş yaparlarken ve birbirleriyle tartışırlarken kıyâmetin ansızın kopacağı anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. Birbirleriyle uğraşırken meâlindeki ifade, kıyâmet ve ölümden sonra dirilme konusunu tartışırlarken, bunların doğru olmadığını iddia ederlerken kıyâmet kopuverecek mânasına da gelebilir, çünkü onlar bunu inkâr ediyorlardı.

      O anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler meâlindeki âyet, şu hususa da işaret etmektedir: Fiile ilişkin güç (istitâat), ancak o fiille birlikte var olur, daha önce değil. Çünkü daha önce var olsaydı, insanların, kıyâmet koptuğunda vasiyet etmeye ve ailelerine dönmeye güçlerinin yetmesi gerekirdi. Buna göre bir fiili yapabilme gücü, fiilden önce değil, o fiille birlikte var olur. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetlerdeki felsefi ve ahlaki tartışmalardan (infak çağrısını alaya almaktan), doğrudan eskatolojik (ahirete dair) bir meydan okumaya geçişi sağlayan ve inkârcıların alaycı tutumlarındaki sürekliliği sözdizimsel olarak birbirine bağlayan bir köprüdür.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, düşüncenin dile dökülmesi, söz söylemek ve ifade etmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yekûlûne / diyorlar, derler) gelmesi, eylemin (meydan okumanın) bir defaya mahsus, rastgele bir soru olmadığını; Mekke sokaklarında sürekli, sistematik ve organize bir şekilde tekrarlanan kalıcı bir retorik (söylem) olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü bilgi ve niyet bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre buradaki "söyleme" eylemi, gerçeği öğrenmek isteyen masum bir talebi değil; içinde inat, alay ve kışkırtma barındıran bir propagandayı temsil eder. İnkârcıların sürekli "derler ki" (yekûlûne) şeklinde fiile dökülen bu tavırları, onların inkârlarını sadece kalplerinde tutmadıklarını, bunu toplumsal bir sözlü eyleme (meydan okumaya) dönüştürdüklerini gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik kurgusundaki işlevine dikkat çeker. "Diyorlar ki" fiilinin muzari kalıbı, müşriklerin Hz. Muhammed'e ve müminlere karşı yürüttükleri o bıkıp usanmaz psikolojik savaşın dilbilimsel resmidir. İnananları usandırmak, şüpheye düşürmek ve peygamberi köşeye sıkıştırmak için aynı soruyu bir tekerleme gibi tekrar tekrar (yekûlûne) sormaları, hitabet sanatında "istihza"nın (alay etmenin) en yaygın formudur.

        Metâ (مَتَى)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde zaman sormak için kullanılan "istifham" (soru) edatı (zaman zarfı) olduğunu ve "ne zaman?" anlamına geldiğini belirtir. Ancak bu bağlamda soru, bilgi edinmek (istifhâm-ı hakiki) için değil; gerçekleşeceğine inanılmayan bir eylemin vaktini sorarak o eylemin kendisini bütünüyle inkâr etmek, küçümsemek ve alaya almak (istifhâm-ı inkâri/istihzâî) amacıyla kullanılan gramatikal bir tetikleyicidir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın polemik dilindeki yerini inceler. Bedevi/müşrik zihniyeti, sadece gözüyle gördüğü, anında gerçekleşen somut olgulara inanır. Ahiret ve ilahi azap gibi "gelecekte" olacak soyut kavramlar onlara mantıksız gelir. Bu yüzden "Metâ" (Ne zaman?) sorusu, onların ampirik (deneyci) ve sabırsız zihinlerinin, "Madem bir azap var, hadi hemen şimdi getir de görelim" şeklindeki o kibirli ontolojik meydan okumasının semantik silahıdır.

        Hâze (هَذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada eril ve tekil varlıklar için kullanılan ism-i işaret (yakın işaret zamiri) olduğunu ve "bu, şu" anlamına geldiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu psikolojik bir mesafe üzerinden değerlendirir. Müşriklerin ahiret veya azap tehdidinden bahsederken "bu" (hâze) demeleri, işaret edilen şeyin hemen burunlarının dibinde olduğu hissini yaratırken; aynı zamanda ona ne kadar değersiz, sıradan ve asılsız bir lafazanlık (şu söylediğiniz şey/bu iddia) muamelesi yaptıklarını gösteren muazzam bir edebi küçümsemedir. Onlar tehdidi ciddiye almadıkları için "bu" diyerek onu itibarsızlaştırmaya çalışırlar.

        El-Va'dü (الْوَعْدُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-a-d" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "gelecekte yapılacak bir iyiliğe veya kötülüğe dair söz vermek, bir eylemin gerçekleşeceğini taahhüt etmek" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak bir zaman dilimine (geleceğe) ertelenmiş mutlak bir bildirimi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "v-a-d" kökünü teolojik tehdit bağlamında tahlil eder. Râgıb'a göre Arapçada "va'd" genellikle iyilik ve müjde için, "va'îd" ise kötülük ve tehdit için kullanılır; ancak Kur'an'da bazen "va'd" kelimesi, inkârcılara yönelik alaycı bir bağlamda veya mutlak kıyamet saatini belirtmek için (korkutucu bir söz olarak) kullanılır. Belirlilik takısıyla (el-va'dü) gelmesi, peygamberin yıllardır dilinden düşürmediği o spesifik eskatolojik (ahirete dair) uyarının veya ilahi azabın kast edildiğini gramatikal olarak belgeler.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "v-a-d" kökünün saf Arapça bir temelden geldiğini, ancak "ilahi kıyamet sözü / eskatolojik taahhüt" anlamındaki kavramsal içinin, geç antik çağ Hıristiyan ve Yahudi kıyamet (apokaliptik) edebiyatıyla ortak bir teolojik zemine oturduğunu belirtir. Müşriklerin alaya aldıkları "bu vaad" (hâze'l-va'dü), aslında tüm Sami dinler havzasının en temel korkusu olan "O Büyük Yargı Günü" nün ta kendisidir.

        İn (إِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şart edatı" (eğer, şayet) olduğunu belirtir. Cümlenin ikinci kısmını başlatarak, önceki soruyu (ne zaman?) doğrudan muhatapların (müminlerin ve peygamberin) ahlaki dürüstlüğüne ve kimliğine bağlayan; iddia sahibini köşeye sıkıştırmak için kurulan gramatikal bir hipotetik (varsayımsal) kurgudur.

        Küntüm (كُنْتُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-n" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin meydana gelmesi, var olması, durum ve oluş" olduğunu açıklar. Nakıs fiilin mazi (geçmiş zaman), çoğul muhatap (siz) kalıbında gelmesi, eylemi salt bir iddia olmaktan çıkarıp, "eğer ontolojik olarak böyle bir durumun/vasfın içindeyseniz, bu hali taşıyorsanız" şeklinde varoluşsal bir şarta dönüştürür.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-d-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "yalanın (kizb) zıttı olarak dürüst olmak, sözün gerçeğe uygun olması, sağlamlık ve sertlik" olduğunu açıklar. Savaşta düşmana karşı sert ve bükülmez mızraklara da etimolojik olarak bu kökten kelimelerle işaret edilir. İsm-i fail (etken ortaç) çoğul kalıbında gelen "sâdikîn" (doğru söyleyenler), sözü ile evrendeki nesnel gerçeklik (hakikat) arasında hiçbir uyumsuzluk bulunmayan kişileri ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-d-k" kökünü bilgi ve iddia felsefesi ekseninde tahlil eder. Sıdk, kişinin hem içinden inandığı hem de dışarıdan gerçek olan bir şeyi söylemesidir. Müşriklerin "Eğer doğru söyleyenlerseniz (sâdikîn)" diyerek şart koşmaları; onların peygamberi ve müminleri açıkça "yalancılıkla" (kâzibûn) suçladıklarının kibar ve kışkırtıcı bir versiyonudur. Sözün alt metni şudur: "Azap gelmiyor, demek ki sizler yalan söylüyorsunuz."

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye ahlakındaki yerini inceler. Arap kabile toplumunda "sıdk" (doğru sözlülük, şeref), bir insanın veya kabilenin en büyük ontolojik onur kaynağıydı; yalancılık (kizb) ise en büyük haysiyetsizlikti. Müşrikler, argümanlarını kurarken doğrudan Hz. Muhammed'in ve müminlerin bu en hassas ahlaki damarına basarlar. "Eğer doğru sözlü (şerefli) kimselerseniz (sâdikîn) şu azabı getirin" diyerek, ilahi takvimi (zamanı) peygamberin kendi ahlaki güvenilirliğiyle sınamaya kalkan şeytani bir bedevi kurnazlığı (polemik) sergilerler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu kelimenin retorik gücünü değerlendirir. Müşriklerin mantığına göre bir tehdit (vaad) hemen şu an, göz önünde gerçekleşmiyorsa, o tehdidi yapanlar "sâdikîn" (doğru söyleyenler) olamaz. Bu ampirik (görmediğine inanmayan) körlük, evrenin ve ilahi adaletin kendilerine ait ince bir saati (ecel/hîn) olduğunu idrak edemez. Ayet, inkârcıların kendi ahmaklıklarını "doğruluk" (sıdk) talebi ambalajına sararak nasıl kustuklarını gösteren kusursuz bir edebi tablodur. İnsanın, Tanrı'yı acele ettirmeye çalışması kibrin son noktasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X