Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 47. Ayet

    وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ kîle lehum enfikû mimmâ razekakumu(A)llâhu kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû enut’imu men lev yeşâu(A)llâhu et’amehu in entum illâ fî dalâlin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlara, ‘Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın' dendiğinde, inkârcılar müminlere derler ki: ‘Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz! Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz1'"

      Onlara, 'Allah’ın sîze verdiği rızıktan başkaları için de harcayın' dendiğinde mealindeki âyette geçen harcayın anlamına gelen "enfikû" (أنفقوا) sözünün, hısım akrabaya gerçek anlamda infak edin, onları gözetin mânasına gelmesi muhtemeldir. Infakı, yani zekât vermeyi kabul edin anlamına da gelebilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Allaha ortak koşanların vay haline! Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar" yani zekât vermeyi kabul etmezler. En doğrusunu Allah bilir.

      İnkarcılar müminlere derler ki: Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz! Mutezile, Allah’ın kuluna dinde aslah (en uygun) olanı yapması gerektiğine dair iddiasını buna dayanarak ileri sürmüş ve şöyle demiştir: Eğer infak ve rızık onlar için dinde aslah (en uygun) olan olsaydı, Allah bizi rızıklandırdığı gibi mutlaka onları da rızıklandırırdı. Mûtezile’ye şöyle denir: Cenâb-ı Hakk’ın âyette belirttiği şekilde onlara infakı emretmesinde, ya infakın ve rızkm onlar için dinde aslah (en uygun) olandır, fakat sonra onlara rızık ve bolluk vermemiştir anlamı vardır, ya da bolluk vermemek ve infakı terketmek onlar için aslah olandır mânasına gelir. Bu iki ihtimalin ilkinde onlar için dinde en uygun olanı terketmiş, İkincisinde onlara aslah olmayanı yapmalarını emretmiş olur. Nasıl oluyor da burada, insanlar için dinde aslah olanı gözetmek Allah’a vacip değildir deniyor/denmiyor? O’na düşen ancak hikmetin gerektirdiğini yapmak ve hikmete uygun olanı korumaktır. Halbuki onlar, hikmetin gerektirdiği şeyi düşünmüyorlar.

      Zenginlik ve Fakirlik Sınavı

      İmtihan konusunda hikmetli davranış şunu varlıkla, ötekini darlıkla sınamaktır. Sonra varlık verdiği kişinin malının fazlasında, şu fakire ve darda olan kişiye ait bir hak koymuştur. Yüce Allah bu hakkı beyan etmiş ve lütfettiği zenginliğin şükrünü ödemesi için vermesi gereken miktarı ve onun sınırını da açıklamıştır. Buna karşılık ötekine darlık vermiş ve varlıklı olanın malında Allah’ın tayin ettiği hak kendisine verilmediği takdirde ondan da sabırlı olmasını istemiştir. Aksi halde zenginlik verdiği kişi, o nimetin ve zenginliğin gerektirdiği infakı yapmamış, darlık verdiği kişi de kendisine gerekeni yapmamış olur. Ancak Cenâb-ı Hak bu fakir kimseyi zorluk ve darlıkla, zengini de zenginlik ve çoklukla imtihan etmektedir; bu zengin kişi, şükretmekle ve verilen malda kendisine yüklenen sorumluluğu yerine getirmekle emrolunmuş, fakir kişi de muhtaç olduğu hakkı kendisine verilmese de sabretmekle emrolunmuştur. Bu konuda Resûlullah’ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah dileseydi sizin hepinizi zengin kılar, aranızda fakir bırakmazdı. Yine dileseydi hepinizi fakir kılar ve içinizde zengin kimse olmazdı. Ancak Cenâb-ı Hak, zenginin nasıl şefkat gösterdiğini, fakirin de nasıl sabrettiğini görmek için sizi birbirinizle imtihan etmektedir”.

      Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü kâfirler, müminlere söylediler. Onlar söyledikleri o sözle yetinmediler, aynı zamanda onları sapıklığa ve cehalete nispet ettiler. Bazıları da şöyle dedi: Bu, müşriklerin dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz sözlerine karşılık Cenâb-ı Hakk’ın cevabıdır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetteki "ayetlerden yüz çevirme" şeklindeki genel epistemolojik (bilgisel) inkâr tavrından, doğrudan sosyal ve ekonomik hayata dair somut bir ahlaki imtihana (infak meselesine) geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.

        İzâ (إِذَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusunda bu edatın "şart" anlamı taşıyan bir zaman zarfı (zaman edatı) olduğunu kaydeder. Anlamı "olduğu zaman, -dığında" şeklindedir. İnfak (yardım) çağrısının yapıldığı o spesifik sosyal anı çerçeveler ve müşriklerin bu çağrıya verecekleri o meşhur, kurnazca felsefi cevabın zeminini hazırlar.

        Kîle (قِيلَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, harflerin birleşimiyle oluşan ifade ve zihindeki düşüncenin dile dökülmesi" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve meçhul (edilgen) kalıpta (kîle / denildi) gelmesi, çağrıyı yapan failin (müminlerin veya vicdanın) şahsından ziyade, söylenen sözün (yardım emrinin) bizzat kendi ahlaki ağırlığını merkeze alır.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü emir ve teklif bağlamında tahlil eder. Kur'an'da "denildi" (kîle) şeklindeki meçhul kullanımlar fıtri bir genellik yaratır. Fakirleri doyurma çağrısı, sadece spesifik bir grubun değil, evrensel ahlakın (din veya fıtratın) inkârcılara yönelttiği reddedilemez bir sosyal adaleti ifade eder.

        Lehum (لَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet ve tahsis bildiren "li" (için, -e/a) harf-i cerri ile "hum" (onlar) gaib çoğul zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. İnfak (harcama) uyarısının doğrudan o zengin, kibirli ve ayetlerden yüz çeviren müşrik elitlerin "şahsına, cüzdanına ve vicdanına" yöneltildiğini gramatikal olarak sabitler.

        Enfikû (أَنْفِقُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-f-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin elden çıkıp gitmesi, tükenmesi, tünel, dehliz ve gizli geçit" olduğunu açıklar. İf'âl babında ve emir kipinde (çoğul) gelen "enfikû" (harcayın/infak edin) fiili, etimolojik olarak malın bir kısmını elden çıkarmak, onu ihtiyaç sahiplerine aktarmak (bir dehlizden/kanaldan geçirip dağıtmak) demektir. (Münafık kelimesi de tünelin iki ucu gibi iki yüzlü olmaktan dolayı bu kökten gelir).

        Râgıb el-İsfahânî, "n-f-k" kökünü mal ve ekonomi felsefesi ekseninde değerlendirir. Râgıb'a göre "infak", malın lüzumsuz yere saçıp savrulması (israf) değil; ahlaki bir gaye uğruna, toplumsal bir eksiği kapatmak için bilinçli ve yapıcı bir şekilde harcanmasıdır. İnfak emri, mülkiyetin kişisel bir istifleme aracı değil, sosyal bir dolaşım (sirkülasyon) aracı olduğunu ilan eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki bedevi cömertliğinden Kur'an semantiğine geçişini inceler. İslam öncesi dönemde mal harcamak, kabilevi bir gösteriş, övünç (şeref) ve üstünlük kurma aracıydı. Kur'an, "infak" kelimesini devralarak onu gösterişten arındırır ve salt Allah rızası için yapılan, varoluşsal bir sosyal sorumluluğa dönüştürür. Toshihiko Izutsu'ya göre "enfikû" (infak edin) emri, kibrin ekonomisini yıkıp tevhidin dayanışma ekonomisini kuran en temel ahlaki devrimdir.

        Mimmâ (مِمَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "min" (den/dan) harf-i cerri ile "mâ" (ism-i mevsul) edatının kaynaşmasından oluştuğunu belirtir. Buradaki "min" edatı "teb'îziyye" (bir bütünün parçası, bir kısmı) işlevi görür. Harcama emrinin (infakın), sahip olunan servetin tamamını sıfırlamak (kişiyi muhtaç bırakmak) değil; sadece o rızkın "bir kısmını/fazlasını" paylaşmak olduğunu gramatikal olarak sınırlandırır ve makul bir ölçüye oturtur.

        Razekakümü (رَزَقَكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-z-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "birine düzenli olarak verilen pay, nasip, maddi veya manevi gıda ve yaşamı sürdürmek için tahsis edilen imkân" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında (razeka / rızıklandırdı) ve "küm" (sizi) muhatap zamiriyle gelmesi; infakı istenen malın aslında o kişilerin kendi mutlak üretimi olmadığını, dışarıdan onlara "pay edilmiş" (rızık olarak verilmiş) bir emanet olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-z-k" kökünü mülkiyet felsefesi bağlamında tahlil eder. İnkârcıların en büyük kibri, sahip oldukları malı kendi zekâlarının veya güçlerinin ürünü (mülkü) sanmalarıdır. Ayetin "Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (mimmâ razekaküm)" şeklinde bir tamlama kurması, malın asıl sahibinin (Rezzâk'ın) Allah olduğunu hatırlatır. İnfak, Allah'ın malını Allah'ın kullarına vermekten ibarettir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, "r-z-k" kökünün saf Arapça bir temelden gelmesine rağmen; kelimenin "ilahi lütuf, tahsisat, askeri veya ruhanî pay" anlamındaki dini terminolojik kullanımının Pehlevice (Orta Farsça) "rôzîk" (günlük yiyecek/pay) ve Süryanice kökenli kelimelerle tarihi bir etkileşim barındırdığını ifade eder. Kur'an, bölgenin bu ortak ekonomik terimini (rızık) alarak teolojik bir aidiyete (Allah'ın paylaştırmasına) dönüştürür.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde Lafza-i Celâl (yüce isim) olup, cümlede "razeka" (rızık verdi) fiilinin öznesi (faili) konumunda ötreli (merfû) olarak kullanıldığını belirtir. Rızkın failini mutlak ve tek bir isme sabitleyerek, dünyevi servetin arkasındaki yegâne dağıtıcı gücü gramatikal ve teolojik olarak ilan eder.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-v-l" olarak tespit eder. "Ağızdan çıkan söz, söylem" anlamındaki kökten mazi (geçmiş zaman) fiilidir. Emir kipine (infak edin uyarısına) karşı, inkârcıların verdiği o tarihsel ve değişmez "karşı argümanı" başlatan sözdizimsel fiildir.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada çoğul eril varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu ve "o kimseler ki" anlamına geldiğini belirtir. Cevap veren (konuşan) kitlenin sıradan insanlar değil, kendisinden sonra gelecek olan spesifik bir ahlaki/teolojik özellikle (inkârla) tanımlanan belirgin bir zümre olduğunu gösterir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-f-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlıkta bırakmak" olduğunu açıklar. Çiftçinin tohumu toprağa gömüp örtmesine de bu kökten dolayı "küfr" denir. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul kalıbında (keferû / inkâr ettiler, üstünü örttüler) gelmesi, hakikati (Tevhid'i) ve kendilerine verilen nimetlerin asıl sahibini bilerek "gizleyenleri, örtenleri" etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-f-r" kökünü bilgi ve nankörlük (küfrân-ı nimet) felsefesi ekseninde inceler. Râgıb'a göre bu ayette "kâfirler" denmesi, sadece Allah'ın varlığını inkâr edenler anlamında değil; Allah'ın verdiği rızkı (malı) kendilerine saklayarak o nimetin toplumsal faydasının "üzerini örten", sosyal adalete karşı "nankörlük" eden şımarık zenginler anlamındadır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki zıtlık (şükür-küfür) bağlamındaki yerini tahlil eder. Kur'an'da "kâfir" (örten), "şâkir"in (nimetin asıl sahibini bilip ona teşekkür edenin) tam zıttıdır. İnfak (paylaşmak) bir şükür eylemidir. Müşriklerin infak çağrısına karşı çıkması, onların varoluşsal "küfrünün" (nankörlüğünün ve örtücülüğünün) ekonomik bir dışavurumudur.

        Lillezîne (لِلَّذِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, yönelme ve tahsis bildiren "li" harf-i cerri ile "ellezîne" (o kimseler ki) ism-i mevsulünün birleşiminden oluştuğunu kaydeder. İnkârcıların ürettikleri o kurnazca felsefi cevabı, doğrudan hedef kitleye (müminlere) yönelterek bir tartışma ve alay (polemik) ortamını sözdizimsel olarak kurgular.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "e-m-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "korkunun zıttı olarak güven duymak, kalbin mutmain olması, emniyette hissetmek ve birine güvenip onu doğrulamak" olduğunu açıklar. Fiilin mazi ve çoğul kalıbında (âmenû / iman ettiler) gelmesi; kendilerini Allah'ın rızık vericiliğine (Rezzâk ismine) emanet eden, korkudan (fakirlik korkusundan) kurtulup varoluşsal bir güvenliğe geçmiş kimseleri etimolojik olarak karşılar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki sosyolojik ve retorik karşıtlığına (tıbak) dikkat çeker. "Kâfirlerin müminlere söylemesi" (kâle'llezîne keferû lillezîne âmenû) kurgusu, Mekke dönemindeki o derin sınıf çatışmasını yansıtır. Serveti ve gücü elinde tutan acımasız kâfir elitler; fakirleri doyurma çağrısı yapan o zayıf, güvenen (iman eden) kesime karşı, kendi cimriliklerini meşrulaştırmak için felsefi bir alaycılıkla karşılık verirler.

        E (أَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada istifham (soru) hemzesi olduğunu belirtir. İnkârcıların cümlesinin başında yer alan bu hemze, bilgi almak amacı taşımaz; Arap hitabetinde "istifham-ı inkâri" (kınayıcı, reddedici ve alaycı soru) olarak bilinen, karşı tarafın talebini (infakı) mantıksız bulup onu felsefi olarak çürütmeyi hedefleyen bir retorik silahtır.

        Nut'imu (نُطْعِمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "t-a-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "yemek yemek, beslenmek, bir şeyin tadına bakmak ve doymak" olduğunu açıklar. İf'âl babında, muzari ve birinci çoğul şahıs kalıbında (nut'imu / biz mi yedireceğiz, biz mi doyuracağız) gelmesi, eylemin failini kasten öne çıkararak kâfirlerin o büyüklenmeci (müstağni) "biz" tavrını etimolojik olarak resmeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "t-a-m" kökünü sosyal sorumluluk ekseninde inceler. Ayetin başında "infak edin" (enfikû) denmişken, kâfirlerin cevabında "yedirelim mi/doyuralım mı" (nut'imu) kelimesini seçmeleri kurnazca bir indirgemedir. İnfak, geniş bir kavramken; onlar konuyu sadece en basit bedensel ihtiyaca (karın doyurmaya) indirgeyerek, talebi basitleştirmeye ve kendilerini büyük görmeye çalışırlar.

        Men (مَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (kim, o kimse ki) olduğunu kaydeder. Doyurulması istenen o aç ve yoksul kitleyi tanımlamak için kullanılan, kendisinden sonraki "Allah'ın dileseydi doyuracağı" cümlesini o açlara sıfat/durum yapan gramatikal bir bağlaçtır.

        Lev (لَوْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "şart edatı" olup, genellikle geçmiş veya şimdiki zamanda gerçekleşmemiş/gerçekleşmesi istenmemiş hipotetik (varsayımsal) bir durum için (harf-i imtinâ li-imtinâ) kullanıldığını belirtir. Kâfirlerin ürettiği "Eğer dileseydi" şeklindeki o çarpık teodise (kötülük/fakirlik problemi) argümanının gramatikal temelidir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi arzu etmek, istemek, irade etmek ve yönelmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari kalıbında (yeşâu / dilerse) gelmesi, eylemi Allah'ın sonsuz iradesine (meşiyyetine) havale eden etimolojik bir ifadedir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Lafza-i Celâl olup "yeşâu" (diler) fiilinin öznesi (faili) olarak ötreli (merfû) kullanılmıştır.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin müşriklerin argümanındaki teolojik ironisine dikkat çeker. Normalde melekleri Allah'ın kızları sayan, putlara tapan (şirk koşan) müşrikler, sıra "fakirleri doyurmaya" geldiğinde aniden radikal birer "monoteist (tek tanrıcı)" ve katı birer "determinist (kaderci)" kesilirler. "Allah'ın dileseydi doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız?" argümanı, kendi cimriliklerini meşrulaştırmak için "Allah" lafzını ve O'nun mutlak gücünü kurnazca bir bahane olarak kullanmalarının sarsıcı bir teolojik ikiyüzlülüğüdür.

        Et'amehû (أَطْعَمَهُ)

        İbn Fâris, "t-a-m" kökünden if'âl babında mazi (geçmiş zaman) fiil ve "hu" (onu) zamirinin birleşimidir. Anlamı "onu doyururdu" şeklindedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (özellikle Zındıkların veya Mekke elitlerinin) çarpık savunma mekanizmasını (teodise/kadercilik) tahlil eder. Müşrik zihin şöyle bir felsefi kurnazlık yapar: "Bu fakirleri aç bırakan (et'amehü fiilini onlardan esirgeyen) bizzat Allah'tır. Eğer biz onlara yardım edersek, Allah'ın iradesine (aç bırakma kaderine) karşı gelmiş oluruz." Bu, dini ve ontolojik kavramları (Allah'ın meşiyyetini) kendi ahlaksızlıklarına ve kapitalist cimriliklerine kalkan yapanların tarihteki en şeytani retorik örneğidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın sorumluluktan kaçışı üzerinden okur. İnsan her zaman "kendi yapması gereken" (ahlaki/insani) bir eylemi, mutlak otoriteye (Tanrı'ya) havale ederek sorumluluktan (özgürlükten) kaçma eğilimindedir. "Allah doyursaydı" (et'amehü) bahanesi, insanın kendi özgür iradesiyle kurması gereken "adalet ve infak" sistemini reddedip, yeryüzündeki kötülüğün faturasını ahlaksızca Tanrı'ya kesmesidir.

        İn (إِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "in" edatının burada şart değil, "nefy" (olumsuzluk) edatı olarak işlev gördüğünü belirtir. Kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak) edatıyla birlikte oluşturduğu kalıp (in... illâ), cümleye mutlak bir "hasr" (tahsis ve sınırlandırma) anlamı katarak, kâfirlerin müminlere yönelttiği ithamı ("Siz hiçbir şey değilsiniz, ancak şusunuz") gramatikal bir katiyetle çerçeveler.

        Entüm (أَنْتُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) çoğul ikinci şahıs (siz) zamiri olduğunu kaydeder. Kâfirlerin infak çağrısı yapan müminleri ("sizler") doğrudan hedef alarak aşağılama ve marjinalize etme gayretinin sözdizimsel nesnesidir.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatıdır. "İn" olumsuzluk edatıyla birleşerek, müminlerin durumunu diğer tüm rasyonel, ahlaki veya mantıksal ihtimallerden soyutlayıp sadece tek bir sıfata (sapıklığa) hapseden dilbilimsel bir kilittir.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zarfiyet (içinde olma) bildiren harf-i cerdir. Müminlerin sapıklıkla sadece temas etmediklerini, bizzat o sapıklığın "tam içine" gömüldüklerini, onun tarafından kuşatıldıklarını iddia eden (mekânsal/durumsal) bir zarftır.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "d-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "doğru yoldan çıkmak, sapmak, yönünü kaybetmek, çölde izini yitirmek ve yok olmak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "dalâl", etimolojik olarak hakikatin ve rasyonel istikametin kaybedilmesi, zihinsel ve eylemsel bir yön kaybıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "d-l-l" kökünü akıl felsefesi ekseninde "hüdâ"nın (doğru kılavuzluğun) tam zıttı olarak inceler. Kâfirlerin kendi cimriliklerini haklı görüp, fakirleri doyurmayı savunan müminleri "dalâlet" (sapıklık/akılsızlık) ile suçlamaları muazzam bir ahlaki tersyüz oluşturur. Kapitalist ve kibirli bir akıl için, kişinin kendi alın teriyle veya asabiyetiyle kazandığı malı karşılıksızca başkasına vermesi (infak) "rasyonel bir sapkınlık" (dalâl) olarak görülür.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye döneminden İslami semantiğe aktarımındaki bu spesifik kullanımını tahlil eder. Müşrik zihniyete göre akıllılık, serveti elde tutmak ve kabile gücünü artırmaktır. Onlar için İslami infak sistemi, kurulu düzeni (kast sistemini) ve zenginliğin mantığını bozan bir anormallik, bir "yön kaybı" (dalâl) idi. Onlar müminlere "siz sapıksınız" derken, ahlaki bir değerlendirme değil, kapitalist/pragmatist bir yargılama yapıyorlardı.

        Mübîn (مُبِينٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-y-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, sınırlarının netleşmesi, açığa çıkması ve belirgin olması" olduğunu açıklar. İf'âl babında ism-i fail (etken ortaç) kalıbında gelen "mübîn", etimolojik olarak kendisi açık olan ve gerçeği örtbas edilemez bir şekilde "beyan eden, şüpheye yer bırakmayacak kadar net olan" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü cehaletin ve ithamın boyutu üzerinden değerlendirir. "Dalâl-i mübîn" (Apaçık bir sapıklık) tamlaması, kâfirlerin müminlere duyduğu öfkenin ve kendi felsefelerinden (kaderciliklerinden) duydukları sahte özgüvenin büyüklüğünü gösterir. Onlara göre müminlerin infak çağrısı gizli saklı veya tartışılabilecek bir hata değil; herkesin görebileceği kadar mantıksız, "apaçık" (mübîn) bir deliliktir. Kur'an, kâfirlerin bu kelimeyi (mübîn) kendi aleyhlerine nasıl körce kullandıklarını tarihin kayıt defterine edebi bir ironiyle (istihza ile) kazımıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X