وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
"Onlara ‘Önünüzdekinden ve ardınızdakinden sakının ki rahmet göresiniz' dendiğinde (aldırış etmezler)."
Bu âyette geçen önünüzdeki ve ardınızdaki meâlindeki kelimelerin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Önünüzdeki anlamına gelen tabirle, Allah’ın âyetlerini kabulde inat etmeleri ve peygamberlerini yalancılıkla itham etmeleri yüzünden sizden öncekilere gelen Allah’ın cezalan ve azabı kastedilmekte ve Allah şunu söylemektedir: Bundan sakının ve sizden öncekilerin başına gelen azabın sizin de başınıza gelmesinden korkun! Bu olaylar onlardan önce meydana geldiği için Cenâb-ı Hak ona önünüzdeki demektedir. Ardınızdaki anlamındaki tabir de, kıyâmetin dehşetinden ve azabından sakının mânasına gelmektedir; kıyâmet henüz gelmediği, daha sonra onların arkasından geleceği için Allah ona “ardınızdaki” demekte, o cezalara uğramaktan sakının buyurmaktadır. Bazıları da şöyle dedi: Önünüzdeki tabirinden maksat, âhiret cezalarıdır, bu cezalar onların önlerindedir, daha sonra gelecektir. Ardınızdaki tabiri de, onlardan önce geçen ümmetlere gelen cezalar anlamına gelir, bu cezalar da geride kalmıştır. Cenâb-ı Hak bunlar için, onların sizin başınıza gelmesinden de sakının buyurmaktadır. Bu ibarenin bundan başka bir mânaya gelmesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Dünyada işlediğiniz günahlardan ve yaptığınız isyanlardan sakının! Sizden sonra gelenler için yeni âdetler koymaktan da sakının, dikkatli olun! Allah, “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir” buyurmaktadır. Buradaki takdim ettiği fiiller meâlindeki “mâ kaddemet” (ما قدمت) ifadesi, dünyada yaptığı işler mânasına, tehir ettiği şey anlamındaki “mâ ehharat” (ما أخرت) ifadesi de kendisinden sonra başkalarına bıraktığı âdetler mânasına gelir.
Sakının ki rahmet göresiniz. Yani bunları yaptığınızda, Allah’ın lütfuyla rahmete hak kazanırsınız. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetlerde sergilenen muazzam doğa ve evren delillerinden (güneş, ay, gemiler) sonra, aklın bu delillere karşı vermesi gereken ahlaki ve teolojik tepkiye (takvaya ve uyarıya) geçişi sağlayan sözdizimsel bir köprüdür.
İzâ (إِذَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusunda bu edatın "şart" anlamı taşıyan bir zaman zarfı (zaman edatı) olduğunu kaydeder. Anlamı "olduğu zaman, -dığında" şeklindedir. Kendisinden sonra gelen eylemi (denilme işini) belirli bir zamansal veya hipotetik bağlama oturtarak, muhatabın (müşriklerin) bu uyarı karşısında verecekleri tepkinin (ki ayetin devamında zımnen "yüz çevirdiler" anlamı vardır) felsefi zeminini hazırlar.
Kîle (قِيلَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "ağızdan çıkan ses, harflerin birleşimiyle oluşan ifade ve zihindeki düşüncenin dile dökülmesi" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve meçhul (edilgen) kalıpta (kîle / denildi) gelmesi, eylemi gerçekleştiren öznenin (uyarıcının) kimliğini geri plana iterek, söylenen sözün ve uyarının bizatihi kendi ağırlığını etimolojik olarak merkeze alır.
Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü bilgi ve ilahi hüküm bağlamında tahlil eder. Kur'an'da "denildi" (kîle) şeklindeki meçhul kullanımlar, fıtri bir ihtişam ve genellik yaratır. Uyaranın Hz. Muhammed, geçmiş bir elçi veya bizzat insanın kendi vicdanı (fıtratı) olması fark etmez; failin gizlenmesi, söylenen sözün evrensel, tartışılamaz bir ontolojik gerçeklik ve mutlak bir ahlaki çağrı olduğunu gösterir.
Lehumu (لَهُمُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet ve tahsis bildiren "li" (için, -e/a) harf-i cerri ile "hum" (onlar) gaib çoğul zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Cümlede mef'ul (nesne) konumunda eylemden önce veya hemen sonra gelerek, yöneltilen bu hayati uyarının hedefsiz bir nida olmadığını; doğrudan "onların (inatla inkâr edenlerin) şahsına, aklına ve vicdanına" yöneltildiğini gramatikal olarak sabitler.
İttekû (اتَّقُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "v-k-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi dışarıdan gelen bir tehlikeye, zarara veya acıya karşı korumak, araya bir engel/kalkan koymak ve sakınmak" olduğunu açıklar. İftiâl babında ve emir kipinde (çoğul) gelen "ittekû" (sakının/korunun) fiili, pasif bir korkuyu değil; kişinin kendi iradesiyle ahlaki ve ontolojik bir "zırh" kuşanmasını, tehlikeye karşı aktif bir savunma (bilinç) geliştirmesini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "v-k-y" kökünü teolojik "takva" kavramı ekseninde değerlendirir. Takva, sadece Allah'tan veya azaptan "korkmak" (havf) değildir; insanın kendi nefsini, günahların ve ilahi sınırları aşmanın getireceği varoluşsal yıkımdan korumak için, ilahi kuralları kendine "siper" (vikaye) edinmesidir. Bu emir, insanın evrendeki konumunu koruması için fıtri bir alarmdır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki bedevi psikolojisinden Kur'an semantiğine geçişini inceler. İslam öncesi dönemde "ittikâ", bedevinin çölde vahşi hayvanlardan, düşman kılıcından veya soğuktan korunmak için maddi bir siper alması (kalkan kullanması) iken; Kur'an bu kelimeyi devralmış ve "kavramsal bir ahlak zırhına" (takvaya) dönüştürmüştür. Toshihiko Izutsu'ya göre "İttekû" (Sakının) emri, insanın yeryüzündeki ontolojik güvensizliğini bitirecek olan yegâne ahlaki sorumluluk bilincidir.
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ism-i mevsul" (o şey ki, -dığı şey) olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelecek olan zaman/mekân zarflarını fiile (korunma eylemine) bağlayan, tehlikenin boyutunu (önü ve arkayı) soyut ve kapsayıcı bir şemsiye altında toplayan sözdizimsel bir bağlaçtır.
Beyne (بَيْنَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-y-n" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "iki şeyin arası, ayrılık, uzaklaşma, açıklık ve mesafe" olduğunu açıklar. İki nesne veya kavram arasındaki o ayırt edici "boşluğu/aralığı" etimolojik olarak tanımlayan bir mekân ve zaman zarfıdır.
Eydîküm (أَيْدِيكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "y-d-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "el organı, uzuv" olduğunu; ancak mecazen "güç, ön taraf, huzur, mülkiyet" anlamlarında kullanıldığını açıklar. "Eydî" çoğul (eller) yapısındadır ve sonundaki "küm" (sizin) zamiriyle "sizin elleriniz" anlamına gelir. "Mâ beyne eydîküm" (ellerinizin arası/önünüzdeki) tamlaması, etimolojik olarak insanın görüş alanında, kontrolünde veya hemen karşısında duran fiziksel ya da zamansal gerçekliği ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki retorik ve idiyomatik (deyimsel) kullanımını tahlil eder. Arapçada "ellerinizin arası" ifadesi, kelime anlamıyla elleri kastetmez; "Gözünüzün tam önünde duran, şu an bizzat tecrübe ettiğiniz, yaşadığınız dünya hayatı veya hemen önünüzdeki peşin tehlikeler/günahlar" anlamına gelen muazzam bir edebi tasvirdir. Muhatap, şu an içinde bulunduğu (önündeki) şirkin ve ahlaki yozlaşmanın dünyevi sonuçlarından sakınmaya (takvaya) çağrılır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, tehlikenin ve uyarı alanının sadece "ön/şimdiki zaman" ile sınırlı kalmadığını; "arka/gelecek zaman" boyutunu da cümlenin kurgusuna dâhil ederek insanın tüm ontolojik varoluşunu (zaman ve mekân algısını) çepeçevre sardığını belirtir.
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin ikinci kısmında yeniden kullanılan bu ism-i mevsulün, "arkada" olanın da tıpkı "önde" olan gibi dikkate alınması gereken başlı başına devasa bir gerçeklik/kategori olduğunu gramatikal olarak sabitler.
Halfeküm (خَلْفَكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-l-f" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "önün (emâm/kudkâm) zıttı olarak arka taraf, peş, birinin yerine geçme ve geride kalma" olduğunu açıklar. "Half", etimolojik olarak insanın sırtını döndüğü, göremediği veya kendisinden sonra/geride bıraktığı her türlü zamanı ve mekânı kapsar. Sonundaki "küm" (sizin) zamiriyle muhatabın arkasını/geleceğini hedefler.
Râgıb el-İsfahânî, "h-l-f" kökünü eskatolojik (ahirete dair) ve zaman felsefesi ekseninde "ön" (beyne eydîküm) kavramıyla zıtlık (tıbak sanatı) içinde değerlendirir. Ona göre "önünüzdeki", bu dünyada işlediğiniz açık günahlar ve karşılaştığınız dünyevi musibetlerdir; "arkanızdaki" (halfeküm) ise henüz görmediğiniz, sizin arkanızdan ansızın gelecek olan ölüm, ahiret azabı veya sizden sonra nesillerinizin yaşayacağı yıkımdır. Ayet, insanın bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen tüm zaman-mekân boyutlarından gelecek ilahi adalete karşı "siper almasını" emreder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik sıkışmışlığı üzerinden okur. İnsan, "önü" (dünya) ile "arkası" (ahiret) arasında bir sarkacın içinde yaşar. Önünde yutucu dünyevi arzular, arkasında ise kendisini kovalayan ölüm ve hesap (half) vardır. "Önünüzdekilerden ve arkanızdakilerden sakının" çağrısı; insanın evrende hiçbir güvenli (kör) noktası olmadığını, varoluşun her yönünün (zaman ve mekânın) ancak ilahi bir şuurla (takvayla) aşılabilecek bir tuzak/sınav alanı olduğunu ilan eden devasa bir felsefi kuşatmadır.
Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "lealle" edatının "tereccî" (umma, bekleme, ümit etme) ve "ta'lil" (gerekçe, gaye, -sın diye) bildiren bir harf olduğunu, "küm" (siz) zamiriyle birleştiğini belirtir. İnsanlar arası iletişimde şüphe (belki) bildirse de, Allah'a nispet edildiğinde veya ilahi emirlerde kullanıldığında mutlak bir "sebep-sonuç ve kesinlik" ("umulur ki" yerine "ki böylece, şu gayeyle") bildirerek, takva eyleminin yegâne hedefini gramatikal olarak cümleye bağlar.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın psikolojik işlevine dikkat çeker. "Lealle", kulun garanti bir kurtuluş kibrine kapılmasını önleyen, onu daima "korku ve ümit (havf ve reca)" arasında tutan ince bir teolojik edattır. Korunursanız (takva yaparsanız) rahmet "kesindir", ancak kul bunu daima bir ilahi lütuf beklentisi (tereccî) inceliğiyle istemelidir.
Turhamûn (تُرْحَمُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-h-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "yumuşaklık, şefkat, acıma, koruma ve esirgeme" olduğunu açıklar. Muzari (geniş/şimdiki zaman), çoğul ve meçhul (edilgen) kalıbında (turhamûn / merhamet olunursunuz) gelmesi, kurtuluşun ve bağışlanmanın insanın kendi amelinin (takvasının) satın aldığı matematiksel bir sonuç değil; dışarıdan, yüce bir makam tarafından kişiye sarıp sarmalanan "bedelsiz bir lütuf" (merhamet edilme hali) olduğunu etimolojik olarak karşılar.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki (takva ve rahmet ilişkisindeki) yerini tahlil eder. Kur'an'a göre, ön ve arka boyutlarından (zaman/mekândan) gelebilecek yıkıma karşı insanın kendi kendine üretebileceği hiçbir teknolojik veya dünyevi kurtuluş reçetesi yoktur. Yegâne sığınak "rahmettir". Ancak bu rahmet, mekanik veya kör bir sevgi değildir; ahlaki bir ön şarta, yani insanın "ittekû" (sorumluluk/takva bilinci) göstermesine bağlanmıştır. Takva (eylem) ve Rahmet (kurtuluş) İslami teolojinin kopmaz iki felsefi kutbudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin (ve bu kelimenin) kıssanın retorik kurgusundaki edebi eksikliğine (îcâz sanatına) dikkat çeker. Kur'an "Onlara; önünüzdekinden ve arkanızdakinden sakının ki size merhamet edilsin, denildiğinde..." (İzâ kîle lehum...) diye cümleye başlar; ancak "ne cevap verdiler?" sorusunun yanıtı ayette yoktur. Muhatabın (müşriklerin) bu merhamet çağrısına inatla sırt çevirdikleri o kadar bariz ve acınasıdır ki, Kur'an cümlenin "cevap/sonuç" kısmını (yüz çevirdiler kısmını) metinden bilerek düşürerek, onların o nasipsizliğini (rahmetten kaçışlarını) sessizlikle kınar ve yargılar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla