Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 43. Ayet

    وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in neşe/ nuġrikhum felâ sarîḣa lehum velâ hum yunkażûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      41-42. "Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız ve binecekleri benzer araçlar yaratmamız da kendileri için açık bir kanıttır."

      43. "Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz ve artık kurtarılamazlar."


      Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır. Buradaki "fülk" (الفلك) kelimesinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, içinde Hz. Nuh ve etbâının taşındığı gemidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime ile yük taşınan ve binilen bütün gemiler kastedilmiştir. "Fülk" kelimesinin hem tekil ve hem de çoğul anlamda kullanıldığı söylenmiştir. Eğer bundan maksat, yukarıda işaret edilen Nuh'un gemisi ise, o zaman binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki cümle, binmek için yapılan gemilerden başka bir şeyi işaret eder. Şayet sözü edilen gemilerden başka bir şey kastedilmiş ise, o zaman binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki cümle ile ancak çöllerde ve sahralarda binilen binit hayvanları kastedilmiştir. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: "Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur". Sonra binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki beyanla gemiler kastedilmiş ise, o zaman bu âyet Mûtezile'nin iddiasını iptal etmektedir: Kullara ait fiilleri Allah yaratmış değildir, çünkü Cenâb- Hak gemileri kendisinin yarattığını haber vermektedir. Gemiler ancak ağaçlar yontulup kurulduktan sonra gemi adını alırlar, ondan önce ise sadece odundur. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır anlamına gelen âyetleri nesillerini taşımamız ifadesi iki mânaya gelir. Birincisi, yüklü gemide taşınanların zürriyetinden olan, yani Hz. Nuh ile birlikte Allah'ın gemide taşıdığı insanların soyundan olan sizleri biz taşıyoruz.

      İkincisi, senin kavminin zürriyetini, gemide babalarının sulbünde ve annelerinin rahminde biz taşıdık. Cenâb-ı Hak burada bu insanları onlara nispet etmektedir, çünkü bunların aslı ve kökeni onlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: "O sizi topraktan yaratmıştır". Ancak burada Cenâb-ı Hak bizi Ademe nispet etmektedir, çünkü aslımız odur ve o da topraktan yaratılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Ancak bu âyetin ilk yorumundan anlaşılan fayda, ikinci yorumdan anlaşılandan farklıdır. Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır cümlesinden maksat, şayet onların nesli olan sizler ise, o zaman bunun anlamı şöyle olur: Siz, atalarınızdan kurtardığımız kimselerin, yani peygamberlerine iman eden onları inkâr etmeyip tasdik eden insanların soyundansınız; böyleyken siz onlara nasıl uymazsınız? Çünkü Arapların adeti, kendi atalarını delil olarak ileri sürmekti: "Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz". Şayet âyet-i kerîmeden maksat ikinci yorum ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin atalarınız içinde peygamberleri tasdik eden ve onlara iman edenler vardı, onları inkâr edenler de vardı; böyleyken peygamberleri tasdik edenleri bırakıp yalanlayanlara neden uyuyorsunuz?

      Sonra âyette geçen gemilerin ne mânaya geldiğini daha önce muhtelif yerlerde belirttik: Ya denizlerde ve karalarda olan her türlü nimeti onların istifadesine verdiğini hatırlatmakta, hatta uzak mekânlardaki ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etmek için oraya ulaşmalarını sağlayan gemileri ve binit hayvanlarını onlar için yarattığını söylemektedir. Yahut bunları sizin istifadenize vermeye, sizi oralara ulaştırmaya kadir olanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını ve hiçbir şeyin O’na gizli olmadığını söyleyerek kudretini ve hükümranlığını haber vermektedir. Veyahut vahdâniyetini ve rubûbiyetini haber vermektedir; çünkü bunlar şayet çok tanrının fiili olsaydı, aralarında uyum olmaz, birinin yaptığına öbürü engel olur ve siz de ihtiyaçlarınıza ulaşamazdınız. Veyahut da onların putlara tapmakla ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardım ına koşamaz. Cenâb-ı Hak burada haber veriyor ki; biz onları suda boğmak istesek, sizin taptığınız putlar onların imdadına ve onları boğulmaktan kurtarmaya gelemezler, aksine bütün bunlara kadir olan Allah’tır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?

      Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardım m a koşamaz. Bu âyet-i kerîme, Mûtezile’nin aslah (en uygun) olanı yapmanın vacip oluşuna dair iddialarını reddetmektedir. Çünkü burada onları boğmanın veya sağ bırakmanın din açısından kendileri için daha mı uygun olduğu açıklanmamaktadır. Şayet boğulmaları din açısından daha uygun olduğu halde Cenâb-ı Hak onları boğmamışsa, o zaman onlar için dinde aslah (en uygun) olmayan bir işi yapmış demektir. Eğer onların sağ bırakılmaları kendileri için daha uygun olduğu halde sağ bırakılmadı ise, o zaman bu iş onlar için rahmet olmamıştır, çünkü Allah’ın aslah (en uygun) olanını yapması gerekirdi, başkasını değil. Ancak Cenâb-ı Hak, onları sağ bırakmanın kendisinin bir rahmeti olduğunu söylemektedir. Bu da göstermektedir ki, onlar hakkında dinde aslah (en uygun) olanı korumak Allah için gerekli değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, önceki ayetlerdeki "gemilerle denizde güvenle taşınma ve yaratılan diğer binekler" şeklindeki ilahi lütuf tablosundan; o lütfun saniyeler içinde ölümcül bir felakete dönüşebileceği ihtimaline geçişi sağlayan, psikolojik ve sözdizimsel bir kırılma köprüsüdür.

        İn (إِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde cümlenin başına gelerek "eğer, şayet" anlamı katan ve eylemi varsayımsal (hipotetik) bir duruma bağlayan şart edatı olduğunu kaydeder. Cümleye kattığı bu "şart" anlamı, evrendeki hiçbir fiziksel yasanın (suyun kaldırma kuvveti veya geminin sağlamlığı) Allah'ın iradesinden bağımsız olmadığını, her şeyin "eğer O dilerse" (şartına) pamuk ipliğiyle bağlı olduğunu gramatikal olarak sabitler.

        Neşe' (نَشَأْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istemek, irade etmek, kastetmek ve dilemek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman), birinci çoğul şahıs ve cezimli (şart edatından dolayı) kalıbında (neşe' / dilersek) gelmesi; eylemin tamamen failin (Allah'ın) mutlak, bağımsız ve karşı konulamaz hür iradesinden kaynaklandığını etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü "meşiyyet" (ilahi dileme) ekseninde tahlil eder. Meşiyyet, sadece bir arzu değil, aynı zamanda o arzuyu varlık sahasına çıkaracak olan kudreti de içeren mutlak bir karardır. İnsanoğlu gemiye binip denize açıldığında kendi teknolojisine, yelkenine ve rüzgâra güvenir; ancak Kur'an "Eğer biz dilersek" (in neşe') kurgusuyla, denizin ortasındaki yegâne ontolojik garantinin o ahşap araç değil, sadece ve sadece Allah'ın "dilemesi" (meşiyyeti) olduğunu felsefi olarak ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamdaki gücünü değerlendirir. "Dilersek" eyleminin bu şekilde kullanılması, insanın doğa karşısındaki ve teknoloji içindeki sahte kibrini sarsan bir meydan okumadır. İnsanlar o devasa bineklerde kendilerini güvende (ilahî otoriteden bağımsız) hissederken, aniden gelen "eğer dilersek" şartı, muhatabın yüzüne ilahi otoritenin her an ve her yerde geçerli olduğu gerçeğini edebi bir tokat gibi çarpar.

        Nüğrikhum (نُغْرِقْهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "ğ-r-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "suyun içine dalmak, batmak, nefessiz kalmak ve bir şeyin içinde tamamen kaybolup örtülmek" olduğunu açıklar. İf'âl babında, muzari ve birinci çoğul şahıs (biz) kalıbında (nüğrik / biz boğarız) gelen bu fiil, eylemin (batmanın) geminin veya suyun doğal bir kazasından ziyade, doğrudan ilahi bir müdahaleyle ve cezayla gerçekleştirildiğini etimolojik olarak karşılar. Sonundaki "hum" (onları) zamiri hedefin doğrudan o kibirlenen insanlar olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğ-r-k" kökünü ilahi azap bağlamında inceler. İğrâk (boğmak), suyun insanı her yönden kuşatıp onu yaşamsal unsurundan (havadan) kopararak yutmasıdır. Bu, sadece biyolojik bir ölüm şekli değil, Nuh kavminden Firavun'a kadar Kur'an'ın en temel ve ontolojik "helak" (yok etme) yöntemlerinden biridir. Su, ilahi emirle anında rahmetten (taşıyıcıdan) felakete (yutucuya) dönüşür.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın doğa tasavvurundaki ikili (düalist) yapısını nasıl yansıttığını tahlil eder. Bir önceki ayette "Biz onları gemide taşıdık" (hamelnâ) fiiliyle denizin ontolojik olarak bir lütuf (rahmet) aracı olduğu vurgulanmışken; hemen ardından aynı deniz için "Biz onları boğarız" (nüğrikhum) fiilinin kullanılması, İslami teolojide doğanın kendi başına bağımsız bir iyi veya kötü olmadığını, sadece Tanrı'nın emrine itaat eden tarafsız bir silah (ayet) olduğunu gösterir. Taşıyan da Tanrı'dır, boğan da.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" ve "sebebiyye" (neden-sonuç bildiren edat) olduğunu belirtir. İlahi iradenin boğma kararı vermesi ile, insanların denizin ortasında hissedecekleri o mutlak çaresizlik ve kimsesizlik arasındaki zamanı sıfırlayarak, sonucun kaçınılmazlığını gramatikal olarak cümleye bağlar.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin devamında cinsini nefyeden (olumsuzlayan) bir edat olarak kullanılır. Arapçada bu yapı, kendisinden sonra gelen ismin varlığını "hiçbir şekilde, zerre kadar, asla" anlamı verecek şekilde kökünden ve mutlak olarak reddeden en güçlü olumsuzluk kurgusudur.

        Sarîha (صَرِيخَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-r-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "şiddetle bağırmak, feryat etmek, tehlike anında sesi en yüksek perdeden çıkararak yardım çağırmak" olduğunu açıklar. Ancak Arapçada "sarîh" kelimesi, birbirine zıt iki anlamı (eydâd) barındırır: Hem feryat edip yardım isteyen kişiye, hem de o feryadı duyup yardıma koşan "kurtarıcıya" sarîh denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-r-h" kökünü acziyet ve kurtuluş felsefesi ekseninde tahlil eder. Ayetteki "Lâ sarîha" tamlaması; denizin ortasında, o korkunç dalgaların arasında boğulurken ne kadar feryat edilirse edilsin, o çığlığa karşılık verecek, sese koşup gelecek ve müdahale edecek zerre kadar bir "yardımcının/kurtarıcının" (muğîs) ontolojik olarak bulunmadığını ifade eder. Cinsini nefyeden lâ ile birlikte kullanılması, paranın, asabiyetin, putların veya herhangi bir beşeri gücün o feryat anında tamamen iflas ettiğini gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu insanın ontolojik yalnızlığı üzerinden okur. "Sarîh", insanın ölümle yüzleştiği an kibrinden sıyrılıp attığı o en ilkel, en çıplak varoluşsal "çığlıktır". Allah "Onlar için hiçbir feryada yetişen (sarîh) yoktur" dediğinde, aslında insanın evrendeki mutlak yalnızlığını resmeder. İnsan, teknoloji (gemi) üreterek doğayı yendiğini sanır; ancak dalgalar onu yuttuğunda, o sağır edici hiçliğin ortasında sesini (feryadını) Allah'tan başka duyacak ve ona uzanacak hiçbir evrensel el yoktur.

        Lehum (لَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis ve aidiyet bildiren "li" harf-i cerri ile "hum" (onlar) zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Cümle kurgusunda yardımcının (sarîh) yokluğunu, genel bir yokluktan ziyade doğrudan "onların (boğulan o inkârcıların) şahsına, onların feryadına" yönelik özel bir mahrumiyet olarak sözdizimsel açıdan sabitler ve hedefler.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "dışarıdan bir yardımcının sese gelmemesi" durumunu, "içinde bulundukları o helakten bizzat çıkarılamama" durumuna bağlayarak çaresizliğin fiziksel ve ontolojik boyutunu iki yönlü (çifte mühürle) pekiştirdiğini belirtir.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiilin başına gelerek onu olumsuzlayan (nefy) edattır. Çaresizliğin anlık değil, o andan itibaren mutlak ve sürekli bir eylemsizliğe (kurtulamamaya) dönüştüğünü gramatikal olarak tesis eder.

        Hum (هُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) gaib çoğul zamiridir. İsim cümlesinin öznesi (mübteda) olarak burada fiilden önce zikredilmesi, dikkati anında denizin ortasında çırpınan o aciz insan kütlesinin (onların) tam üzerine çevirir ve trajediyi kişiselleştirir.

        Yünkâzûn (يُنْقَذُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "n-k-z" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir kimseyi helak olmaktan, uçurumdan düşmekten, ateşten veya bir felaketin tam içinden çekip çıkarmak, kurtarmak" olduğunu açıklar. Fiilin if'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman), çoğul ve "meçhul" (edilgen) kalıbında (yünkâzûn / kurtarılmazlar) gelmesi; eylemin etimolojik olarak kendi çabalarıyla değil, dışarıdan uzanacak üstün bir el tarafından (aktif bir kurtarma operasyonuyla) çekip alınmayı ifade ettiğini, ancak meçhul olumsuzlukla bunun asla gerçekleşmeyeceğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-k-z" kökünü şefaat ve dolaylı yardımdan ayırarak inceler. İnkâz, aracı kullanmadan, tehlikenin tam içindeki adamı doğrudan tutup çıkarmaktır. Ayetin sonunda "ve onlar kurtarılmazlar" denmesi; ilahi irade (meşiyyet) bir kez boğulmaya/helake karar verdiğinde, evrendeki hiçbir gücün Allah'ın elinden o kişiyi "çekip alamayacağını" (inkâz edemeyeceğini) teolojik olarak ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssanın bütünlüğü içindeki retorik şaheserliğine dikkat çeker. Kureyş müşrikleri dünyevi servetlerine ve bineklerine güveniyorlardı. Kur'an, onları en korktukları ve en aciz kaldıkları senaryoyla (denizin ortasında batmakla) yüzleştirir. "Kurtarılmazlar" (yünkâzûn) fiiliyle biten ayet, insanın Tanrı karşısındaki sıfır noktasını (hiçliğini) resmeder. Gemi bir ayettir (mucizedir), ancak onu ayakta tutan Allah'tır; O desteğini çektiğinde, insanın o ahşap tabutta (gemide) feryat etmekten ve kurtarılamamaktan başka hiçbir ontolojik vasfı kalmaz.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X