Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 40. Ayet

    لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَـهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ-şşemsu yenbeġî lehâ en tudrike-lkamera velâ-lleylu sâbiku-nnehâr(i)(c) ve kullun fî felekin yesbehûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider."

      Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur, ne de gece gündüzü geçebilir. Burada güneşin gündüzden, ayın da geceden kinaye olarak belirtilmiş olması mümkündür. Görmez misin ki, âyetin devamında gece gündüzü geçemez buyurmaktadır. Onlardan birinin ötekine çatmasının söz konusu olmadığını ve bunun ötekini geçemeyeceğini haber vermektedir. Burada ay ve güneş, gece ve gündüzden kinaye edilmemiş de olabilir, bu durumda onların gerçek hali kastedilmiştir; bunun ışığı ötekine, ötekinin ışığı da buna yetişip mağlup edemez. Ancak bu belli bir vakitte, öbürü de başka bir zamanda ışığını verir, ikisi de aynı vakitte birleşmezler. Yahut onlar Allah'ın hükümranlığında kaldıkları müddetçe ne onun buna, ne de bunun ona galip gelemeyeceğini haber vermektedir. Bu durumda âyet, Cenâb- Hakk'ın kudretine, ilmine ve tedbirine işaret etmektedir.

      Cenâb-ı Hakk'ın kudretine işaret etmesi ise şöyledir: Allahın güneş, ay, gece ve gündüzden birinin diğerini mağlup edip yok etmemesi için onları takdir buyurup koruduğunu belirtmesi, her ikisini de Allah'ın koruduğuna, her ikisinin de Allah'ın takdiri ile ve ancak O'nun zati kudretiyle hareket ettiğine işaret eder. Her ikisinin da yaratıldığı günden itibaren bu âlemin son bulacağı ana kadar tek bir yörüngede ve aynı kanun çerçevesinde Allah'ın takdiri ile akıp gitmelerinin, Cenab-ı Hakk'ın zati ilmine ve ezeli tedbirine dayandığını, bunların başkasından edinilmediğini ve mükteseb olmadığını göstermektedir.

      Bu gerçek, karanlığı yaratan aydınlığı yaratandan ayrıdır diyen Senevîler'in iddialarını çürütmektedir. Çünkü bunları yaratan, onların dediği gibi iki ayrı tanrı olsaydı, bunlardan biri diğerine galip geldiği ve hükümranlığını ona kabul ettirdiğinde, artık öbürünün ortaya çıkmasına engel olurdu; böyle olmadığına göre, bunları çok tanrının değil tek bir ilâhın yarattığına işaret eder.

      Her biri bir yörüngede yüzüp gider. Yani güneş ve aydan her biri. Bazıları şöyle dedi:, yani onların deveranı ve akıp gitmesi, belirttiğimiz gibidir; ne bu ona, ne o buna engel olur. Bu yoruma göre felekten maksat, güneş ve ayın üzerinde deveran ettiği yörüngedir. Bazıları şöyle söyledi: Göğün altında havada asılı ve bükülmüş bir deniz vardır, güneş ve ay orada doğar ve orada batarlar. Eğer bu görüş doğru ise, o zaman bir yörüngede yüzüp gider meâlindeki âyet, gerçek anlamda yüzmek mânasına gelir. Az önce söylediğimiz gibi bu konuda bir rivayet de vardır. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe, buna yüzerler, mânası verdiler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde muzari fiillerin veya isim cümlelerinin başına gelerek "nefy" (olumsuzluk) bildiren bir edat olduğunu belirtir. Ayetin doğrudan bu olumsuzluk edatıyla başlaması, evrenin işleyişinde meydana gelebileceği varsayılan bir kozmik kaos (çarpışma/yörüngeden çıkma) ihtimalini cümlenin en başında mutlak bir şekilde gramatikal olarak sıfırlar.

        Eş-Şemsu (الشَّمْسُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-m-s" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "gökyüzünde asılı duran, aydınlatan, parlayan ve yeryüzünü ısıtan büyük gök cismi" olduğunu açıklar. İnatçı, serkeş atlara da etimolojik olarak bu kökten dolayı "şemûs" denir; çünkü güneşin yakıcı ve sürekli tepede duran karşı konulmaz yapısı, bir dikbaşlılık (boyun eğmezlik) metaforu üretir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-m-s" kökünü yeryüzünün aydınlanma kaynağı bağlamında değerlendirir. Belirlilik takısıyla (el) kullanılması, uzaydaki rastgele bir yıldızı değil, yeryüzü sisteminin etrafında döndüğü o bilinen spesifik (güneş) merkezini ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde, "şems" kelimesinin Arapça kök sistemine ait olmakla birlikte, Sami dilleri ailesindeki (Akkadca Şamaş, İbranice Şemeş, Süryanice Şemşâ) ortak kullanımına dikkat çeker. Antik çağlarda genellikle kudretli bir "Tanrı" veya "Tanrıça" (Şamaş kültü) olarak tapınılan bu varlık, Kur'an dilinde ontolojik bağımsızlığı elinden alınarak kendi yörüngesinde acizce dönen bir mahlûkata (ayete) dönüştürülmüştür.

        Yenbeğî (يَنْبَغِي)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-ğ-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi aramak, talep etmek, istemek, haddi aşmak ve uygun olmak" olduğunu açıklar. İnfial babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında gelen bu fiil (yenbeğî / yaraşır, uygun düşer, olabilir), etimolojik olarak bir varlığın kendi ontolojik sınırları içinde kalmasını, kapasitesinin ötesine geçmemesini veya doğasına uygun eylemde bulunmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-ğ-y" kökünü ilahi nizam ekseninde tahlil eder. Kur'an'da "mâ yenbeğî" (uygun düşmez, yaraşmaz) kalıbı, genellikle bir şeyin fiziksel imkânsızlığından ziyade "sünnetullaha (ilahi yasaya) ontolojik olarak aykırı olmasını" belirtir. Güneşin aya yetişmesinin "mâ yenbeğî" (baştaki lâ edatıyla birlikte: yaraşmaz/mümkün olmaz) fiiliyle tanımlanması, güneşin kendi iradesi veya gücüyle evrensel sınırları ihlal etmesinin teolojik bir imkânsızlık olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamdaki işlevine dikkat çeker. "Güneşe yaraşmaz/Güneş için söz konusu olamaz" (Lâ... yenbeğî) kurgusu, müşriklerin ilahlık atfettikleri gök cisimlerinin aslında hiçbir otonomiye (kendi başına karar alma yetkisine) sahip olmadıklarını; aksine, onlara çizilen katı ve "uygun görülen" (yenbeğî) kozmik bir senaryonun dışına çıkamayacak kadar edilgen olduklarını vurgulayan muazzam bir edebi küçümsemedir.

        Lehâ (لَهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet, tahsis ve aidiyet bildiren "li" harf-i cerri ile, müennes (dişil) gaib "hâ" zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Zamir, güneşe (şems) işaret eder. Kuralın (yetişememe kuralının) rastgele bir uzay kuralı değil, doğrudan "güneşin bizzat kendi doğasına, onun üzerine" kodlanmış (tahsis edilmiş) bir acziyet/sınır olduğunu sözdizimsel olarak belirginleştirir.

        En (أَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "en" edatının muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (son harekesini üstün yapan) ve ona masdar (isim-fiil) anlamı kazandıran (en-i masdariyye) bir harf olduğunu belirtir. Yetişme eylemini (tüdrike) bir isim tamlaması formuna sokarak, onu cümlenin doğrudan nesnesi (mefulü) haline getirir ("onun yetişmesi" şeklinde).

        Tüdrike (تُدْرِكَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "d-r-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin en dip, en son noktasına varmak, ona bütünüyle yetişmek, peşine düşüp yakalamak ve kavramak" olduğunu açıklar. İf'âl babındaki bu fiil (idrâk), sadece arkasından gelmeyi değil, aradaki mesafeyi tamamen kapatarak öndekini etimolojik olarak avlamayı/yakalamayı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "d-r-k" kökünü hem fiziksel yetişme hem de zihinsel kavrama bağlamında inceler. Güneşin ayı "idrak etmesinin" (tüdrike) olumsuzlanması; bu iki devasa kütlenin uzayda aynı anda, aynı düzlemde birbirlerine çarpacak, birbirlerini yutacak veya kozmik bir kaosa sebep olacak şekilde aralarındaki mesafeyi (farkı) "kapatamayacakları" anlamına gelir. Her ikisinin de idrak (birbirine yetişme) sınırları ilahi matematikle çizilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın evren tasavvurundaki kozmik denge (mizan) bağlamında yerini tahlil eder. İslami ontolojide hiçbir varlık (gök cismi) bir diğerinin varoluş alanını istila edemez (tüdrike). Gök cisimleri arasındaki bu "yakalayamama/çarpışamama" yasası, evrenin kör tesadüflerle değil, birbirlerinin haklarına ve sınırlarına tecavüz etmeyen hassas bir "Tevhid" geometrisiyle var edildiğinin semantik kanıtıdır.

        El-Kamera (الْقَمَرَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-m-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "gece karanlığında gökyüzünü aydınlatan beyazlık ve belirgin, saf parlaklık" olduğunu açıklar. Güneşin (Şems) zıttı ve tamamlayıcısı olarak gece aydınlığının etimolojik ismidir. Cümlede meful (nesne) konumunda (el-kamera) nasb harekesiyle kullanılarak, eylemin (yetişememenin) hedefini gramatikal olarak belirler.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, güneş ile ay arasındaki kozmik ayrılığı bildiren birinci kuralı; gece ile gündüz arasındaki zaman ayrılığını bildiren ikinci kurala kusursuzca bağlayarak, "mekân" ile "zaman"ın ilahi kontrol altında eşitlendiğini sözdizimsel olarak inşa ettiğini belirtir.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu ikinci kısmında yeniden kullanılan olumsuzluk (nefy) edatıdır. Birinci kısımdaki uzaysal çarpışma ihtimalini ortadan kaldırdığı gibi, burada da zamansal bir kaosu (gündüz ve gecenin birbirine karışmasını) kesin surette reddeden gramatikal bir mühürdür.

        El-Leylu (اللَّيْلُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "l-y-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "gündüzün (nehârın) zıttı, ışığın çekilmesi ve yeryüzünü karanlığın bir örtü gibi sarması" olduğunu açıklar. Sükûnetin ve dinlenmenin etimolojik adıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "l-y-l" kökünü kozmolojik bir sınır ve zaman dilimi olarak değerlendirir. Gece, tıpkı ay ve güneş gibi varlık sahnesine çıkan, hareket eden ve ilahi bir sıraya tabi olan ontolojik bir kavramdır.

        Sâbiku (سَابِقُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-b-k" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir yarışta veya yürüyüşte öne geçmek, ileride olmak, başkasını geride bırakmak" olduğunu açıklar. İsm-i fail (etken ortaç) kalıbında gelen "sâbık", etimolojik olarak kendi sırasını bozup hızlanarak, önündeki engeli veya rakibi aşıp onun önüne geçen/yaran faili ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-b-k" kökünü zaman ve hiyerarşi felsefesi üzerinden inceler. Gecenin, gündüzü "geçememesi/önüne geçememesi" (sâbiku); evrendeki zaman akışının (gece-gündüz döngüsünün) mutlak bir ardışıklıkla (tertip ve nizamla) çalıştığını gösterir. Gece, kendi vaktinden önce acele edip gündüzün saatlerini işgal edemez veya onu yarışta yenip evreni sürekli bir karanlığa boğamaz. Her bir zaman dilimi, kendi yarış kulvarında sırasını beklemeye mahkûmdur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu kozmik disiplin bağlamında değerlendirir. Evrende her varlık birbiriyle bir "sabıka" (yarış/öne geçme çabası) içindedir; ancak Kur'an bu ayette zamanın asıl iki büyük gücünün (gece ve gündüzün) arasına mutlak bir bariyer koyar. Gecenin gündüzü geçememesi, insanın algıladığı zamanın (tarihin) rastgele sıçramalarla değil, kusursuz bir ilahi ritimle aktığının ontolojik belgesidir. Evrende kaos (sabk) yoktur; sadece ilahi bir koreografi vardır.

        En-Nehâri (النَّهَارِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "n-h-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin genişlemesi, yayılması, suyun yatağını yararak coşkuyla akması" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "nehâr" (gündüz), ışığın (güneşin) karanlığı yırtarak coşkun bir nehir gibi yeryüzüne akıp genişlediği o aydınlık zamanın etimolojik adıdır. Cümlede muzafun ileyh (tamlayan) konumunda esreli (mecrur) kullanılarak, yarışta geçilmek istenen ama ilahi yasayla korunan o "aydınlık varlığı" gramatikal olarak tanımlar.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf veya istînâf (başlangıç) harfi olan vav edatının, cümlenin güneş-ay ve gece-gündüz rekabetini (zıtlığını) anlatan ilk bölümünü, bütün bu gök cisimlerinin ortak fiziksel eylemini (yörüngedeki akışlarını) özetleyen nihai bir kozmolojik yasaya (sünnetullaha) bağladığını belirtir.

        Küllün (كُلٌّ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-l-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istisnasız kuşatmak, etrafını sarmak, hiçbir eksik bırakmadan tamamını içine almak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-l-l" kökünü ihata (kapsam) bağlamında inceler. Kelimenin nekira ve tenvinli formda "küllün" (hepsi/her biri) olarak kullanılması, daha önce zikredilen Güneş, Ay, (hatta zımnen yıldızlar ve gezegenler) gibi tüm büyük kütleli gök cisimlerini tek bir şemsiye altına alan, hiçbir devasa kütleyi bu yasanın dışında bırakmayan mutlak ve kapsayıcı bir ifadedir.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada "zarfiyet" (içinde olma) bildiren harf-i cer olduğunu kaydeder. Gök cisimlerinin rastgele bir boşlukta değil; aksine, duvarları örülmüş, sınırları çizilmiş, çok belirli ve spesifik bir "kapalı/tanımlı alanın tam içinde" (zarfın dâhilinde) hareket ettiklerini sözdizimsel olarak çerçeveler.

        Felekin (فَلَكٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "f-l-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "yuvarlak olmak, dönen şey, tekerlek, kızların göğüslerinin yuvarlaklaşması ve yün eğirilen iğşah" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "felek", etimolojik olarak düz veya köşeli bir hattı değil; kendi etrafında veya bir merkezin etrafında kavis çizerek dönen o devasa yuvarlak/dairesel yolu (yörüngeyi) ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "f-l-k" kökünü astronomik bir gerçeklik üzerinden tahlil eder. Kur'an, gök cisimlerinin hareket ettiği alanı sadece boşluk (feza) olarak tanımlamaz; onlara bir "felek" (dairevi yörünge) atfeder. Kelimenin nekira (belirsiz) formda gelmesi (fî felekin), o devasa gök cisimlerinin hepsinin aynı yolda çarpışarak yürümediğini, aksine "her birine ait o spesifik, ayrı ve yuvarlak yörüngede" bulunduklarını gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "felek" kelimesinin etimolojik yolculuğunu inceler. Kökü her ne kadar Arapça olsa da, kelimenin antik astronomideki "göksel küre/yörünge" karşılığının, Akkadca'daki "pilakku" (yün iği/dönen mil), Aramice'deki "palka" ve Süryanice'deki "falka" (yuvarlaklık/yörünge) kelimelerinden beslendiğini belirtir. Kur'an, o çağın bilimsel ve dinsel hafızasındaki bu "dönen küre/yörünge" terimini (felek) kullanarak, mesajını kadim kozmolojinin en üst perdesinden aktarır.

        Yesbehûn (يَسْبَحُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-b-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "suda veya havada serbestçe, akarak, kulaç atarak veya süzülerek yüzmek, akıp gitmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (yesbehûn / yüzüyorlar) gelmesi, eylemin (yörüngedeki akışın) engelsiz, pürüzsüz, sarsıntısız ve tıpkı derin sularda yüzen bir cisim gibi estetik, sürekli bir uzay süzülüşü olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-b-h" kökünü fiilin doğası gereği bir metafor (istiare) olarak inceler. Gök cisimlerinin uzay boşluğundaki hareketinin, katı bir zeminde "yürümek" veya "yuvarlanmak" değil de akışkan bir zeminde "yüzmek" (tesbîh/sibâha) kelimesiyle tanımlanması, Kur'an'ın uzay (feza) anlayışının eşsiz bir optik tasviridir. Bu fiil, evrendeki kütleçekim kuvvetinin ve uzay-zaman dokusunun gök cisimlerini adeta bir sıvı gibi nasıl taşıdığının anlambilimsel kodudur.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın edebi ritmindeki (fasıla) akustik ve görsel işlevini analiz eder. Gök cisimlerinin dairesel bir yörüngede "yüzdüklerinin" (yesbehûn) söylenmesi, sadece astronomik bir tespit değil, muazzam bir lirik ve estetik kozmolojidir. Ayetin sonundaki bu ağır ve uzayan kelime (vav ve nun harfleri), zihinlerde gökyüzünün sessizliğinde ağır ağır ve ihtişamla dönen gezegenlerin o pürüzsüz akışını canlandıran şiirsel bir akustik yaratır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin aynı kökten gelen "tesbih" (Allah'ı yüceltme/anma) kavramıyla olan varoluşsal ontolojik bağına dikkat çeker. "S-b-h" kökü hem suda yüzmek hem de Allah'ı noksanlıklardan tenzih etmek (sübhân) anlamına gelir. Yıldızların ve gezegenlerin kendi yörüngelerinde (felek) kusursuzca "yüzmeleri" (yesbehûn); aslında onların sadece fiziksel bir hareket yapmadıklarını, bu mükemmel işleyişleriyle, bu kozmik danslarıyla Yaratıcılarını "tesbih ettiklerini" gösteren muazzam felsefi ve teolojik bir kelime tercihidir. Doğa, yörüngesinde yüzerek (hareket ederek) Tanrı'yı tesbih eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X