Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 38. Ayet

    وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-şşemsu tecrî limustekarrin lehâ(c) żâlike takdîru-l’azîzi-l’alîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir."

      Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider. Bazı kırâatlerde âyet şöyle okunmuştur : لا مستقر لها (lâ müstekarre lehâ) güneş devamlı akıp gider, onun için durmak yoktur. Buna göre âyet, güneş hiç durmaksızın devamlı akıp gider mânasına gelir. Ayeti لمستقر لها (li-müstekarrin lehâ) diye okuyana göre ise, güneş kendi hedefine ve gayesine doğru akıp gider anlamına gelir. Bu hedefin ne olduğu konusu ise tartışmalıdır. Bazılarına göre onun hedefi, bu âlemin gitmesi, son bulması ve başka bir âlemle yer değiştirmesidir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda buyurulduğu gibi: "Güneş dürülüp karardığında...", "Güneş ve ay bir hesaba bağlı (olarak hareket ederler)". İşte bu ayetler, onların hedefini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Ayette güneşin menzilleri bulunduğu belirtildiğine göre, istikrardan maksat, güneşin her gün belli bir menzile inmesidir; her gün o menzile iner, sonra başka bir yerden doğar. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Ay için de menziller belirledik". Bazıları da şöyle demiştir: Onun hedefi, rivayetlerde belirtildiği üzere, battığında yedinci kat göğe yükseltilmesi, arşın altında Cenâb-ı Hakk'a secde etmesi, sonra tekrar doğması için kendisine izin verilmesidir . Resûlullah'tan (s.a.) şöyle bir rivayet nakledilmiştir: Cenâb-ı Hak güneşe doğması ve yükselmesi için izin verdiğinde, Cibril ona arşın ışığından yapılmış bir elbise getirir, yazın günlerin uzunluğu, kışın da kısalığı ölçüsünde, bahar ve güz mevsimlerinde de ortalama sürede o elbiseyi giyer, tıpkı sizden birinin elbisesini giydiği gibi. Ay hakkında da aynı şey söylenmiştir; o da Allah'a secde etmek için tutulur, yalnız Cebrail'in ona arşın nurundan bir elbise -bazı rivayetlerde arşın ışığından bir avuç ve onun nurundan bir avuç denir- getirdiği belirtilir, o elbiseyi veya o ışıktan ve nurdan yapılmış elbiseyi giyer, tıpkı sizden birinin elbisesini giymesi gibi. Bu hususa şu ilâhî beyanda işaret edilmiştir: "Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan, O'dur". Rivayette belirtildiği gibi Allah bu âyette güneş için aydınlık, ışık anlamında "ziya" (ضياء), ay için de nur lafızlarını kullanmaktadır. Nihayet bazıları da şöyle söyledi: Onun müstekarrından maksat, Cenâb-ı Hakk'ın göğün dışında yaratmış olduğu bir denizde akıp gitmesidir; bu bükülmüş sıcak bir denizdir; güneş ve ay ile doğan ve batan yıldızlar o denizde akıp giderler. Tecrî li-müstekarrin leha (تجري لمستقر لها) cümlesinin bir mekânda (yörüngede) akıp gider, orada yoluna devam eder mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Azîz, yani hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacak ve hiç kimsenin kendisini mağlup edemeyecek kadar güçlü olan; Alîm, yani hiçbir şeyin kendisine gizli kalamayacak düzeyde her şeyi bilen Allah... Bazıları şöyle dedi: Azîz, yani başkasında zilletin izlerini ortaya koyan demektir, o kadar ki kendisinde zillet ve ihtiyacın izi olmayan hiç kimseyi görmen mümkün değildir.

      Âyetin peygamberliğe işaret eden yönü de şöyle açıklanabilir: Mekkeliler, tevhidin delillerini ve kanıtlarını bilmeleri şöyle dursun, bizzat tevhidi de bilmiyorlardı. Sonra Resûlullah (s.a.) geliyor, onlara tevhidi haber veriyor, bunu onlara tanıtıyor, delillerini ve kanıtlarını gösteriyor. Bu, ona bu bilgileri Cenâb-ı Hakk'ın öğrettiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) veya istînâfiyye (yeni bir cümleye başlangıç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu edat, gece ve gündüzün yer değiştirmesi şeklindeki kozmolojik sahneden, bu değişimin ana aktörüne (güneşe) geçişi sağlayan ve evrensel deliller silsilesini birbirine ekleyen sözdizimsel bir köprü işlevi görür.

        Eş-Şemsu (الشَّمْسُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-m-s" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "gökyüzünde asılı duran, aydınlatan, parlayan ve ısıtan o büyük gök cismi" olduğunu açıklar. İnatçı ve zorlu atlara veya serkeş insanlara da "şemûs" denmesi bu köktendir; zira güneşin yakıcı, karşı konulmaz ve dik başlı (sürekli tepede duran) bir kudreti temsil etmesi etimolojik olarak bu benzetmeye kaynaklık etmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-m-s" kökünü yeryüzündeki yaşamın fiziksel kaynağı bağlamında tahlil eder. Ona göre şems (güneş), gündüzün (nehârın) varlık sebebidir ve yeryüzündeki her türlü ontolojik aydınlanmanın (ışığın) maddi merkezidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "şems" kelimesinin saf Arapça kök sisteminde var olmasına rağmen, bütün Sami dilleri ailesinde (Akkadca Şamaş, İbranice Şemeş, Süryanice Şemşâ) ortak ve köklü bir mitolojik geçmişi olduğunu belirtir. Antik Ortadoğu medeniyetlerinde genellikle bir "Tanrı" veya "Tanrıça" (Şamaş kültü) olarak tapınılan bu kavram, Kur'an dilinde ilahlık vasfından tamamen soyutlanarak, sadece Allah'ın "takdirine" boyun eğen ve O'nun emriyle hareket eden fiziksel bir nesneye (ayete) dönüştürülmüştür.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-r-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "suyun kendi yatağında süzülerek akması, kesintisiz bir hareketle ilerlemek ve koşmak" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve müennes (dişil) kalıbında (tecrî / akar, hareket eder) gelmesi, eylemin anlık değil, uzay boşluğunda durmaksızın devam eden kusursuz ve pürüzsüz bir "akış" olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-r-y" kökünü gök cisimlerinin hareketi bağlamında inceler. Kur'an'ın güneşin uzaydaki yörünge hareketini "yürümek" (meşy) veya "uçmak" (tayr) gibi fiillerle değil de, özellikle suların akışını anlatan "tecrî" (akar) fiiliyle tanımlaması muazzam bir bilimsel ve estetik istiaredir (metafordur). Bu fiil, güneşin hiçbir sürtünmeye, engele veya sarsıntıya maruz kalmadan, tıpkı nehirdeki bir su gibi kendi kozmik yatağında (yörüngesinde) süzülüşünü sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın kozmolojisindeki (evren tasavvurundaki) yerini tahlil eder. İslam öncesi bedevi şiirinde gök cisimlerinin hareketi kör ve sağır bir mekanizmanın (dehrin) eseri olarak görülürken; Kur'an, güneşin bu "akışını" (cereyânını), mutlak bir İradenin (Allah'ın) belirlediği bir amaca doğru bilinçli bir yöneliş olarak kodlar. Güneş kendi başına bağımsız bir varlık değil, evrensel tevhidi kurgunun itaatkâr bir memurudur.

        Li (لِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "li" harf-i cerrinin burada "ilâ" (e/a, -e doğru, yönelme) veya "gaye/amaç" (için) bildiren bir edat olduğunu belirtir. Güneşin hareketinin (akışının) rastgele ve hedefsiz bir uzay boşluğu sürüklenişi olmadığını, aksine çok belirli bir sonuca, noktaya veya zamana "doğru" yönlendirildiğini gramatikal olarak sabitler.

        Mustekarrin (مُسْتَقَرٍّ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-r-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "soğukluk, hareketin ve sarsıntının bitmesi, bir yerde karar kılmak, sabitlenmek ve durmak" olduğunu açıklar. İstif'âl babında ism-i mekân veya ism-i zaman (mustekarr) kalıbında gelen bu kelime, etimolojik olarak hareket halindeki bir nesnenin (güneşin) varıp sükûnete ereceği "nihai durağı, karar yerini veya varış zamanını" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-r-r" kökünü uzay ve zaman ekseninde değerlendirir. "Müstekarr" kelimesi, hem güneşin yörüngesinde her gün ulaştığı ve ötesine geçemediği mekânsal bir sınır/durak; hem de kıyamet koptuğunda enerjisinin tükenip hareketinin tamamen "duracağı" (sükûnet bulacağı) o nihai eskatolojik (ahirete dair) an (zaman) anlamına gelir. Güneş, kendi "karargâhına" veya "kararlaştırılmış ömrünün sonuna" doğru hızla akmaktadır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu tahlil eder. Evrendeki hiçbir hareket sonsuz değildir. Güneşin devasa ve yakıcı enerjisi (şems) ve onun o bitmek bilmeyen o akışı (tecrî), ontolojik olarak bir "sükûnete ve duruşa" (müstekarr) mahkûmdur. Bu kelime, yeryüzünün tek enerji kaynağı olan o devasa yıldızın bile kendi içinde fâni olduğunu, başlangıcı olan her şeyin mutlak bir son/karar durağına doğru çekildiğini gösteren varoluşsal bir gerçektir.

        Lehâ (لَهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet ve tahsis bildiren "li" harf-i cerri ile, "hâ" müennes (dişil) zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Zamir, güneşe (şems) işaret eder. Güneşin akıp gittiği bu yörüngenin veya nihai durağın (müstekarrın) başka gök cisimlerine ait değil, "sadece onun için, bizzat güneşe özel" belirlenmiş (tahsis edilmiş) bir koordinat olduğunu sözdizimsel olarak belirginleştirir.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada uzak mesafe, yücelik veya büyüklük bildiren ism-i işaret (şu, o) olduğunu belirtir. Cümle kurgusunda, güneşin yaratılışı, yörüngedeki akışı ve varacağı o muazzam son durak gerçeğini (bütün bu kozmik olayı) tek bir kelime bünyesinde toplayıp, onu "işte bu muazzam sistem" şeklinde cümlenin yüklemine bağlayan gramatikal bir işaretleyicidir.

        Takdîru (تَقْدِيرُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-d-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin sonunu, sınırını, miktarını ölçüp biçmek, bir şeye güç yetirmek ve onu belli bir orana göre ayarlamak" olduğunu açıklar. Tef'il babındaki masdar formunda (takdîr) gelen bu kelime, etimolojik olarak rastgeleliğin ve kaosun zıttıdır; bir şeyin kusursuz bir matematikle, ince bir ayarla, şaşmaz bir hesapla "planlanıp projelendirilmesi" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-d-r" kökünü ilahi ilim ve irade felsefesi ekseninde inceler. Yaratmak (halk), varlığın temelini atmaktır; "takdîr" ise o varlığın hızını, yörüngesini, kütlesini ve ömrünü milimetrik olarak (hikmetle) sınırlandırmaktır. Güneşin hareketinin "işte bu bir takdirdir" (zâlike takdîr) şeklinde tanımlanması, uzaydaki bu devasa dönüşün tesadüflerle değil, şaşmaz bir kozmik kaderle (ölçüyle) var edildiğini ilan eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal ve bilimsel bağlamda değerlendirir. Evrenin (güneşin) işleyişi o kadar kusursuz bir nizam (takdîr) içindedir ki, bu akıştaki zerre kadar bir sapma yeryüzündeki tüm hayatın sonu anlamına gelir. Kur'an, insanın gözünü gökyüzüne çevirerek, oradaki bu "matematiksel ölçüye/dengeye" (takdir'e) bakmasını ve bu sistemin arkasındaki aklı idrak etmesini ister.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki "Dehr" inancına karşı İslami teolojideki yerini tahlil eder. Müşrikler zamanın ve evrenin işleyişini kör bir kader (Dehr) olarak algılarken; Kur'an, bu "körlük" fikrini "k-d-r" köküyle (takdîr) yıkar. Çünkü takdir, ölçüyü koyan şuurlu ve mutlak bir İrade'nin (Allah'ın) varlığını zorunlu kılar. Evren kör bir makine değil, ince ayarlı (takdir edilmiş) ilahi bir saattir.

        El-Azîzi (الْعَزِيزِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-z-z" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "şiddet, güç, üstün gelmek, mağlup edilememek, nadir bulunmak ve nüfuz edilemez derecede sert olmak" olduğunu açıklar. "Fa'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) vezninde gelen "el-Azîz", etimolojik olarak gücü her şeye yeten, hiçbir varlığın O'na karşı gelemeyeceği, mutlak ve yenilmez bir kudretin, mutlak otoritenin şahsi ismidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-z-z" kökünü ilahi isimler (Esmâ-i Hüsnâ) bağlamında inceler. Güneş gibi devasa kütleli, yakıcı ve insanı dehşete düşüren bir ateş topunu, uzay boşluğunda görünmez bir ipe bağlayıp "tecrî" (akar) fiiliyle yönlendirmek; ancak güneşten sonsuz derece daha baskın, mağlup edilemez ve karşı konulamaz bir gücün (El-Azîz olanın) "takdiri" (ayarı) ile mümkündür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik işlevini değerlendirir. Kureyş müşrikleri gücü ve otoriteyi (izzeti) kabile asabiyetinde, putlarında ve zenginliklerinde ararlarken; Kur'an, güneşi yörüngesine oturtan o akıl almaz evrensel kudreti işaret ederek, "Asıl İzzet/Güç (El-Azîz) işte budur, sizin sahte otoriteleriniz değildir" diyerek muazzam bir teolojik ezicilik (istihfaf) kurgular.

        El-Alîmi (الْعَلِيمِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-l-m" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin izi, işareti, alameti ve o nesneyi diğerlerinden ayıran belirgin özellik" olduğunu açıklar. "Fa'îl" mübalağa kalıbında gelen "el-Alîm", gizli veya aşikâr, küçük veya büyük her şeyin hakikatini, kanunlarını ve detaylarını eksiksiz, mutlak ve sınırsız bir şekilde bilen Otoritenin ismidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünü bilgi felsefesi bağlamında tahlil eder. Ayetin "el-Azîz" (Mutlak Güç) isminin hemen yanına "el-Alîm" (Mutlak Bilgi) ismini eklemesi rastgele bir fasıla (durak) uyumu değildir. Kontrolsüz güç yıkım getirir. Güneşin milimetrik hızını ve yörüngesini planlamak (takdir), sadece itici bir kuvvete (Azîz) değil, aynı zamanda o yörüngenin fiziğini ve matematiğini kusursuzca bilen mutlak bir bilince (Alîm) ihtiyaç duyar. Bu iki ismin yan yana gelmesi, evrendeki kudretin, sonsuz bir hikmet ve bilgiyle yönlendirildiğinin felsefi kanıtıdır.

        Dücane Cündioğlu, cümlenin bu son iki kelimesinin ontolojik (varoluşsal) derinliğine dikkat çeker. "Güneşin akışı, Azîz ve Alîm olanın takdiridir" denmesi, insanın doğaya bakışını değiştirir. İnsan güneşe baktığında sadece parlayan bir hidrojen topu değil; mutlak Gücün (El-Azîz) ve mutlak Aklın (El-Alîm) uzaya attığı imzasını (Takdîr) görmelidir. Doğa (Şems), kendisini değil, kendisini var edenin sonsuz isimlerini (Esmâsını) yansıtan devasa bir aynadan ibarettir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X