Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 36. Ayet

    سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Subhâne-lleżî ḣaleka-l-ezvâce kullehâ mimmâ tunbitu-l-ardu vemin enfusihim vemimmâ lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Toprağın bitirdiklerini, kendilerini ve daha bilmedikleri nice şeyleri çift çift yaratan Allah her türlü eksiklikten uzaktır."

      Bazı insanlar şöyle derler: Ezvac (الأزواج) yaratılanların dahli olsun olmasın şekil açısından mukabili ve zıddı olan nesneler (unsurlar) anlamına gelir. Çünkü Allah, toprağın bitirdiklerini, kendilerini ve daha bilmedikleri nice şeyleri demektedir. Bu ilâhî beyanla, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığına istidlâl edilir. Bu durumu Cenâb-ı Hak şöyle beyan etmiştir: Bütün bunlardan çift çift yaratan Allahtır. Çiftlerden insanın fiili olanları vardır, Allah bunları kendisinin yarattığını haber vermektedir. Bu, insanların fiillerini de Allah'ın yarattığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sübhâne (سُبْحَانَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-b-h" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "suda veya havada hızla yüzmek, akıp gitmek, bir şeyden uzaklaşmak ve mesafe koymak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "sübhân" kelimesi, etimolojik olarak Allah'ı her türlü beşeri eksiklikten, acziyetten, şirkten ve noksanlıktan fersah fersah "uzak tutmak, tenzih etmek" eyleminin en yoğun (mübalağalı) masdar formudur.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-b-h" kökünü teolojik tenzih (arıtma) bağlamında tahlil eder. Ona göre bu eylem, sıradan bir övgü değil, aklın ve dilin Yaratıcı'yı kavrama çabasında O'nu tüm yaratılmışlık vasıflarından tenzih ederek "yücelik denizinde yüzdürmesidir". Ayetin doğrudan bu kelimeyle (Sübhâne) başlaması, doğadaki yaratılış mucizelerinin (çiftlerin) ardındaki mutlak iradenin hiçbir ortağa veya yardımcıya ihtiyacı olmadığını ilan eden peşin bir ontolojik beyandır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye döneminden Kur'an semantiğine geçişini inceler. İslam öncesi dönemde putlara yönelik şirkin ve dünyevi antropomorfizmin (Tanrı'yı insanlaştırmanın) hakim olduğu bir zihniyete karşı; Kur'an "sübhân" kelimesiyle mutlak bir teolojik devrim yapar. Toshihiko Izutsu'ya göre bu kelime, Tanrı'yı doğanın içine hapseden panteist (tüm Tanrıcı) veya putperest algıları yıkarak, O'nun evrenden mutlak surette aşkın (müteâl) ve kusursuz olduğunu sese dönüştüren bir tenzih çığlığıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik kurgusundaki işlevini değerlendirir. Önceki anlatılarda ölü toprağın diriltilmesi, suların fışkırması ve meyvelerin çıkması gibi somut doğa delilleri sıralandıktan sonra, cümlenin aniden "Sübhân" (Eksiklikten münezzeh olan Allah'ı tesbih ederim) nidâsıyla başlaması, aklın bu kusursuz tasarım (çiftler/üretim) karşısında girmesi gereken doğal hayret ve teslimiyet psikolojisinin edebi bir dışavurumudur.

        Ellezî (الَّذِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada tekil eril varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu ve "o kimse ki, o şey ki" anlamlarına geldiğini belirtir. Kendisinden sonra gelen eylemi (yaratma fiilini), kendisinden önce gelen yüceltme (Sübhâne) kavramının yegâne sahibi olan Allah'a bağlayan gramatikal bir köprüdür. Tesbihin muhatabının kim olduğunu, onun "yaratıcılık" vasfı üzerinden sözdizimsel olarak tanımlar.

        Haleka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-l-k" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi ölçmek, biçmek, takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve bir modele göre veya yoktan var etmek" olduğunu açıklar. Terzinin kumaşı dikmeden önce ölçüp biçmesine de bu kökten hareketle "halk" denir. İbn Fâris'e göre yaratma eylemi, rastgele bir var ediş değil, içinde muazzam bir matematiksel ölçü, oran ve tasarım barındıran etimolojik bir mühendisliktir.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-l-k" kökünü ilahi fiiller bağlamında tahlil eder. Ona göre "halk" kelimesi iki anlama gelir: Birincisi, bir şeyi hiç yokken (yokluktan) icat etmek (ibdâ); ikincisi ise var olan bir maddeden yeni bir şey ölçüp biçerek şekillendirmektir. Ayette "haleka" fiilinin mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelmesi, yaratılıştaki bu kusursuz eşleşme (çiftlik) sisteminin, evrenin kuruluş aşamasında ontolojik bir yasa (sünnetullah) olarak mutlak surette kodlandığını gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal felsefedeki yerini değerlendirir. Yaratma (halk) eylemi, mutlak tek olanın (Vâhid), kesreti (çokluğu ve çiftleri) varlık sahnesine çıkarmasıdır. Allah kendisi ezelî ve tek iken, O'nun "haleka" fiiliyle müdahale ettiği her şey, birbiriyle eşleşen, birbirine muhtaç olan ve bir düzen içinde var olan "mahlûkata" dönüşür. Fiil, Tanrı'nın mutlak otonomisini belgeler.

        El-Ezvâce (الْأَزْوَاجَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "z-v-c" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "birbiriyle eşleşen, eş olan, tek başına değil daima yanındakiyle birlikte anılan, çift" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "zevc" (çoğulu ezvâc), birbirini tamamlayan, birisi olmadan diğerinin anlamsız veya eksik kaldığı iki parçadan her birinin etimolojik adıdır. Erkek ve dişinin her birine zevc denmesi bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "z-v-c" kökünü kozmolojik bir bağlamda inceler. "Zevc", sadece biyolojik bir cinsiyet (erkek-dişi) ayrımı değildir. Evrendeki birbirine zıt ama birbirini tamamlayan her türlü kavramsal ve fiziksel formasyon (gece-gündüz, acı-tatlı, sıcak-soğuk, artı-eksi) bu kelimenin kapsamına girer. Ayette kelimenin çoğul ve belirlilik takısıyla (el-ezvâce) gelmesi, evrendeki tüm sistemlerin bu ikili (dualist) eşleşme üzerine kurulduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "z-v-c" kökünün Arapça üzerinden açıklanabilmesine rağmen, kelimenin antik dillerdeki yolculuğuna dikkat çeker. Aramicedeki "zauga" ve Antik Yunancadaki "zeugos" (boyunduruk, çift koşulan hayvan, eşleşme) kelimeleriyle olan kavramsal paralellik, Ortadoğu coğrafyasındaki o ortak "çiftlik/eşleşme" fikrinin, Kur'an'ın yaratılış kozmolojisine (el-ezvâce) evrensel bir kelimeyle entegre edildiğini gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu tahlil eder. İslam ontolojisinin temelinde "Tevhid" (Birlik) vardır. Sadece Allah tektir, O'nun zıttı veya eşi yoktur. Yaratılan her şey ise ontolojik olarak "eksiktir" ve bu eksiklik ancak "el-ezvâce" (çiftler) yasasıyla telafi edilir. İnsanın, bitkinin veya maddenin çiftler halinde yaratılması, onların Tanrı karşısındaki varoluşsal acziyetlerinin ve birbirlerine duydukları ihtiyacın semantik faturasıdır. Evren düalisttir (çift), Tanrı ise monisttir (Tek).

        Küllehâ (كُلَّهَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istisnasız kuşatmak, etrafını sarmak, hiçbir eksik bırakmadan tamamını içine almak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "küll", bir bütünün parçalarını kapsayan etimolojik bir tamlık ifadesidir. Sonundaki "hâ" zamiri, bir önceki "ezvâc" (çiftler) kelimesine döner.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-l-l" kökünü ihata (kapsam) bağlamında inceler. Ayette "bütün çiftleri" (el-ezvâce küllehâ) şeklinde bir tekit (pekiştirme) yapılması; eşleşme ve zıtlık kanununun evrenin sadece belli bir bölgesine veya belli bir canlı türüne mahsus olmadığını, mikro alemden makro aleme kadar yaratılmış her bir zerreyi istisnasız kuşatan evrensel bir mutlak yasa olduğunu gramatikal olarak ilan eder.

        Mimmâ (مِمَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "min" (den/dan, başlangıç ve parçalık bildiren) harf-i cerri ile "mâ" (ism-i mevsul / o şey ki) edatının kaynaşmasından ("min-mâ") oluştuğunu belirtir. Etimolojik ve gramatikal olarak, yaratılan çiftlerin hangi kategorilerden (nelerden) meydana geldiğini detaylandırmak üzere sözdizimsel bir açılım ve sınıflandırma başlatır.

        Tünbitü (تُنْبِتُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-b-t" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "toprağı yarıp çıkmak, dışarı doğru uzamak, bitmek ve yeşermek" olduğunu açıklar. İf'âl babında, muzari (geniş/şimdiki zaman) ve müennes (dişil) kalıbında gelen bu fiil (tünbitü / bitirir); eylemin sürekli olduğunu ve failinin (öznesinin) kendisinden hemen sonra zikredilecek olan dişil varlık (el-ard / toprak) olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-b-t" kökünü biyolojik yaratılış bağlamında değerlendirir. Ona göre nebat (bitki), toprağın pasif doğasından dışarıya fışkıran yaşamın en somut göstergesidir. Ayetin çiftler kanununu (el-ezvâc) anlatmaya ilk olarak "toprağın bitirdiklerinden" başlaması, insanın en rahat gözlemleyebildiği tarımsal ve botanik üremenin (bitkilerdeki eril-dişil polenleşmesinin) ilahi sanatın en belirgin laboratuvarı olmasındandır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin teolojik vurgusunu inceler. Her ne kadar fiil toprağa (tünbitü'l-ard / toprak bitirir) isnat edilse de, ayetin başındaki "haleka" (Yarattı) fiili asıl failin Allah olduğunu çoktan sabitlemiştir. Toprak sadece ilahi emre itaat eden ontolojik bir "sebep" ve kuluçka merkezidir.

        El-Ardu (الْأَرْضُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "e-r-d" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "aşağıda olan şey, zemin, ayak basılan alt taraf" olduğunu açıklar. Yeryüzünün etimolojik adıdır. Semâ'nın (göğün) zıttı olarak, yaratılış serüveninin üzerinde vuku bulduğu ve ilahi kudretin şekil verdiği pasif/alıcı maddedir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "arz" kelimesinin saf Arapça kökenli olmakla birlikte; Sami dilleri ailesindeki (Aramice ar'a, İbranice eretz) ortaklığına dikkat çeker. Kur'an, bitkilerdeki çift yaratılışı (polenleşme/üreme) "yeryüzü" (el-ard) üzerinden örneklendirerek, Ortadoğu hafızasındaki o kadim "toprak ana" (bereket ve üreme kaynağı) kavramını İslami tevhidi bir argümana dönüştürür.

        Ve min (وَمِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav ile "den/dan" anlamındaki min harf-i cerrinin birleşimidir. Yaratılıştaki "çiftler" kanununun ikinci kategorisini (insanları), birinci kategoriye (bitkilere) sözdizimsel olarak bağlar ve ufku tabiatın dışından insanın kendi iç dünyasına doğru genişletir.

        Enfüsihim (أَنْفُسِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-f-s" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "nefes almak, solumak, hava, kan ve bir şeyin aslı, kendisi, canı" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "nefs" (çoğulu enfüs), canlının varlığını hissettiren, ona hayat veren en temel ontolojik özdür. Sonundaki "him" (onların) zamiri, insanlığa (muhataplara) işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-f-s" kökünü felsefi ve psikolojik bağlamda tahlil eder. Kur'an'da "nefs" kelimesi, hem ruhu, hem bedeni, hem aklı, hem de insanın "bizzat kendi zatını" ifade eden çok katmanlı bir kavramdır. "Ve onların kendi nefislerinden/kendilerinden" (ve min enfüsihim) tamlaması, insanların da biyolojik olarak dişi-erkek (çift) şeklinde yaratıldıklarını ve aynı zamanda kendi içlerinde psikolojik (akıl-duygu gibi) zıtlıklar/çiftlikler barındırdıklarını sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin ayetteki yerini insanın evrensel konumlandırması üzerinden değerlendirir. Kur'an, dış dünyayı (toprağı) okuyan insanı aniden "ve kendi içinizden" diyerek içsel (enfüsî) bir okumaya davet eder. İnsan, dışarıdaki bitkilerde gördüğü o muazzam zıtlıkların ve eşleşmelerin (üremenin) bir benzerinin bizzat kendi anatomisinde ve ruhunda da (erkek/kadın) kusursuzca tasarlandığını idrak ederek, yaratıcının büyüklüğüne (Sübhâne) boyun eğmek zorundadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik geçişine dikkat çeker. Kendi bedenindeki (enfüsihim) bu muazzam biyolojik ve eşeysel eşleşmeyi her gün tecrübe eden insanın, bu kurguyu yaratan Allah'ın ahirette onları yeniden bir araya getirme (diriltme) kudretini inkâr etmesi retorik bir hezimettir. Ayet, en yakın ve en reddedilemez şahit olarak insanı kendi bedenine (nefsine) baktırır.

        Ve mimmâ (وَمِمَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (vav), min harf-i cerri ve ism-i mevsul (mâ) edatlarının birleşiminden oluşur. Çiftler (ezvâc) sisteminin son ve en gizemli kategorisini cümleye ekleyerek, ilahi kudretin sınırlarını gözlemlenebilir dünyanın (toprak ve insan) ötesine taşıyan sözdizimsel bir eşiktir.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiilin başına gelerek o eylemin şimdiki ve gelecek zamanda gerçekleşmediğini/gerçekleşmeyeceğini bildiren "nefy" (olumsuzluk) edatı olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen "bilme" eylemini sıfırlayarak, insan aklının erişemeyeceği mutlak bir cehalet alanını gramatikal olarak ilan eder.

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-l-m" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin izi, işareti, alameti ve onu diğerlerinden ayıran belirgin özellik" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul kalıbında (ya'lemûn / biliyorlar) gelmesi, insanın olayların izini sürerek eşyanın hakikatini kavrama eylemini ifade eder. Ancak başındaki "lâ" (değil/yok) olumsuzluk edatıyla birlikte (lâ ya'lemûn), insanın izini süremeyeceği, alametlerini okuyamayacağı ve sınırlarını asla kavrayamayacağı etimolojik bir acziyet bildirimidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünü bilgi felsefesi (epistemoloji) bağlamında inceler. "Bilmedikleri şeylerden de (çiftler yarattı)" ifadesi, insan idrakinin evrensel sınırını çizer. İnsanın bilgisi şehadet âlemiyle (görünen dünyayla) sınırlıdır. Oysa gayb âleminde (uzayın derinliklerinde, kuantum evreninde, melekut âleminde veya atom altı parçacıklarda) var olan ve insanın henüz bilimsel veya duyusal olarak ulaşamadığı nice sistemler, o mutlak ikili (çiftler) yasasına göre yaratılmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu değerlendirir. Ayetin "Lâ ya'lemûn" (bilmedikleri şeyler) ile son bulması, insanın kendi aklını ve bilmini (ilmini) putlaştırmasına karşı Kur'an'ın attığı en büyük ontolojik çiziktir. Evren o kadar büyüktür ve Yaratıcının (Sübhâne) kudreti o kadar sınırsızdır ki; insanın bildikleri, bilmediklerinin yanında sadece bir kum tanesidir. Bu son kelime, kibrin bitip, sonsuz acziyetin ve hayretin (felsefi teslimiyetin) başladığı yerdir. İnsan, kendi cehaletini idrak ettiği an, Allah'ın mutlak aşkınlığını ve birliğini kavramış olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X