Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 35. Ayet

    لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Liye/kulû min śemerihi vemâ ‘amilet-hu eydîhim(s) efelâ yeşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      33. "Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar."

      34. "Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık;"

      35. "Onun ürünlerinden ve kendi elleriyle ürettiklerinden yesinler diye. Hâlâ şükretmeyecekler mi?"


      Tabiatın Mükemmel Kuruluşu ve İşleyişi

      Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik. Buradaki onlar için kanıttır ifadesi, kuruyup ölen ve üzerinde nebat adına bir şey kalmayan toprağın sonra canlandığını, yeşillendiğini, muhtelif renkte bitkilerle süslendiğini ve bunların o ölü topraktan çıktığını görmeleri, onlar için ölümden sonra dirilmek konusunda açık bir kanıttır, anlamına gelir. Bu âyette Cenâb-ı Hak, bunu yapmaya kādir olanın, cesetleri çürüyen ve kül haline gelen ölüleri diriltmeye de kādir olduğunu haber vermektedir. Buna kādir olanı hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey ona zor gelmez. Bu âyet, ölümden sonra dirilmeye dair açık, görülebilir ve hissedilebilir bir mâna taşımaktadır.

      Bu âyette, asıl hikmetin ne olduğunu çıkarmaya yarayan bir alâmet vardır, o da şudur: Ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar. Allah'ın, topraktan taneler çıkarması ve hak etmedikleri halde onu insanların gıdası yapması, ancak çeşitli vasıtalarla insanları imtihan etmek için onları yarattığına işaret etmektedir; insanlardan kimin şükredeceğini, kimin nankörlük edeceğini bilmesine rağmen herkese eşit davranmakta, onlara bu nimetleri vermekte nankörlük edenle şükredeni ayırmamaktadır. Bu durumda bunları birbirinden ayırtedecek başka bir âlem mutlaka olmalıdır; şükredene orada bunun mükafatı verilecek, nankörlük edene de cezası verilecektir. Çünkü hikmetin gereği, bunlara eşit muamele etmek değil, yaptıkları amellere göre birbirinden ayırdetmektir. Bundan dolayı Allah orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdiğini, içinden sular fışkırttığını ve daha pek çok güzellikler hazırladığını söylemektedir. Sonunda da sormaktadır: Bütün bunların Rabbine hâlâ şükretmeyecekler mi?

      Yahut bu ilâhî beyana farklı bir açıdan bakıldığında başka bir hususa daha işaret ettiği görülür, o da şudur: Allah insanları yaratmadan önce, hangi gıdanın onlar için uygun, hangisinin uygun olmadığını ve o gıdalardan hangisinin kendilerine verilip hangisinin verilmeyeceğini bilerek yaratmıştır. Bu da Allah'ın, zatıyla âlim ve kadir olduğuna, hiçbir şeyin O'nu acze düşüremediğine ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığına işaret eder.

      Veyahut bahsettiği bu nesneleri onlar için yarattığına göre, onları başıboş bırakma ihtimalinin olmadığı mânasına gelir; onları imtihan etmiyor, onlara hiçbir şey emretmiyor ve hiçbir yasaklama getirmiyor anlamına gelmesi ihtimali yoktur. İmtihanın varlığı sabit olunca, hem ölümden sonra dirilmek hem de mükâfat ve ceza görmek sabit olur.

      Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar. Sonra Allah'ın bahsettiği çeşitli meyveleri, sebzeleri ve diğer nimetleri yaratması, O'nun birliğinin ve ulûhiyetinin delilidir. Aynı zamanda insanların istemeleri ve talepte bulunmaları Allah'ın çok kerîm ve cömert olduğuna da işaret etmektedir. Ayrıca bunda kendisinden korksunlar diye de adil ve mutlak hükümran olduğuna dair delil vardır. Yukarıda da söylediğimiz gibi ölümden sonra dirilmeye işaret ettiği gibi insanların şükretmeleri için bu nimetleri onlara verdiğine de işaret etmekte, sonunda da şöyle buyurmaktadır: Hâlâ şükretmeyecekler mi? En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Li (لِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu edatın "lam-ı ta'lil" (gerekçe, sebep ve gaye bildiren lam) veya "lam-ı akıbet" (sonuç bildiren lam) olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında kendisinden sonra gelen muzari fiili (ye'kulû) nasb ederek (sonundaki nûn harfini düşürerek) eyleme "diye, -sınlar diye, -mesi için" anlamı katar. Önceki ayetlerdeki suların fışkırtılması ve bahçelerin yaratılması eylemlerinin nihai varoluşsal "gerekçesini" sözdizimsel olarak cümleye bağlar.

        Ye'kulû (يَأْكُلُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-k-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi ağızda çiğnemek, yutmak, eksiltmek, tüketmek ve beslenmek" olduğunu açıklar. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul muhatap kalıbında gelmesi, eylemin (yeme ve tüketme işinin) insanlık için kalıcı, sürekli ve vazgeçilmez bir biyolojik zorunluluk olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "e-k-l" kökünü insanın ontolojik yapısı ve muhtaçlığı bağlamında tahlil eder. Yaratıcının (Allah'ın) en belirgin sıfatlarından biri "yediren ama yemeyen" (Mut'im ve gayr-ı mut'am) olmasıdır. Râgıb'a göre "ye'kulû" (yesinler) fiilinin bu ayette yaratılış gayesi (lam-ı ta'lil) ile birlikte kullanılması, insanın kibirlenmesine rağmen biyolojik olarak ne kadar zayıf ve dışarıdan gelen ilahi gıdaya ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu hatırlatan felsefi bir tespittir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik kurgusuna dikkat çeker. Doğadaki onca estetik ve ekolojik mucizenin (pınarlar, üzümler, hurmalar) insan denen varlığın basit "yeme" (e-k-l) eylemi için seferber edilmesi, ilahi inayet ve merhametin büyüklüğünü gösterir. Kur'an, insanın evrendeki en hayati ancak en sıradan eylemini (yemeği) alarak, onu teolojik bir tefekkürün (şükrün) merkezine oturtur.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min" harf-i cerrinin burada "teb'îziyye" (bir bütünün parçası, bir kısmı) işlevi gördüğünü kaydeder. İnsanın doğadaki o devasa üretim çarkının tamamını değil, sadece kendisinin tüketebileceği kadarını, o meyvelerin "bir kısmından" (min) yararlandığını gramatikal olarak belirler ve eylemi sınırlandırır.

        Semerihî (ثَمَرِهِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-m-r" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir ağacın verdiği ürün, meyve, ortaya çıkan sonuç ve elde edilen servet" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "semer", etimolojik olarak gizli bir potansiyelin (tohumun/çiçeğin) olgunlaşarak faydalanılacak somut ve değerli bir çıktıya (meyveye) dönüşmesidir. Sonundaki "hî/hu" (onun) zamiri, yaratılan o bahçelere ve fışkırtılan sulara işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-m-r" kökünü nimet ve emek bağlamında inceler. "Semere", sadece ağacın dalındaki biyolojik meyve değil, aynı zamanda insanın, hayvanın veya tabiatın ürettiği, fayda sağlayan her türlü hasılat ve neticedir. Allah'ın topraktan çıkardığı bu semere, insanın varlığını sürdürmesi için ona sunulan doğrudan ilahi bir "çıktı/ikram"dır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın dini semantiğindeki nimet ve yaratılış döngüsündeki yerine odaklanır. Doğanın "semer" (ürün) vermesi, bedevi zihniyetindeki gibi doğanın kendi kendine ürettiği mekanik bir süreç değildir. Kur'an'da "semere", Tanrı'nın gökyüzü (su) ve yeryüzü (toprak) aracılığıyla insanlık için özel olarak imal ettiği, ilahi rahmetin adeta katılaşıp elle tutulur, yenilebilir hale gelmiş (ontolojik) formudur.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Bu edat, doğrudan doğanın (Allah'ın) ürettiği ham meyve (semer) ile, insanın kendi emeğiyle dönüştürdüğü (tarım yaptığı, işlediği) ürünleri birbirine bağlayarak nimetin her iki boyutunu da cümlede eşitler.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "mâ" edatının bu ayette iki farklı okuma ve anlama sahip olduğunu belirtir. Birinci ihtimal; bu edatın "ism-i mevsul" (o şey ki) olmasıdır; bu durumda anlam "ve ellerinin yaptıklarından (ürettiklerinden) yesinler" olur. İkinci ihtimal; bu edatın "nâfiye" (olumsuzluk) edatı olmasıdır; bu durumda anlam "halbuki bunu onların elleri yapmadı/üretmedi" şekline dönüşür. Kur'an sözdizimi her iki ihtimali de içinde barındıran muazzam bir gramatikal zenginliğe sahiptir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu çift yönlü sentaktik (sözdizimsel) yapısının retorik gücünü tahlil eder. Eğer "mâ" edatı olumsuzluk (nefy) kabul edilirse ayet, insanın tabiat üzerindeki kibrini yerle bir eden çok sert bir teolojik uyarıya dönüşür: "O meyveleri yesinler diye yarattık, bunu onların kendi elleri yapmadı (mâ amilethu)!" Bu kullanım, insanın üretici değil, sadece ilahi rızkın pasif bir tüketicisi olduğunu yüzüne vurur.

        Amilethu (عَمِلَتْهُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "a-m-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir işi bilinçli, kasıtlı ve belli bir amaca yönelik olarak yapmak, emek sarf etmek, çalışmak" olduğunu açıklar. Arapçada sıradan ve istemsiz hareketlere (fiil) denirken, belli bir niyet ve çaba içeren eylemlere etimolojik olarak "amel" denir. Fiilin sonundaki müennes "tâ" harfi ve "hu" (onu) zamiri, eylemin öznesi olan "ellere" ve nesnesi olan "meyveye" döner.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-m-l" kökünü "sun'" (sanat/yaratma) ve "fiil" (rastgele hareket) kelimeleriyle kıyaslayarak inceler. "Amel", canlıların, özellikle de aklı olan varlıkların iradeli müdahalesidir. Ayette (ister olumlu ister olumsuz okunsun) "amel" kelimesinin kullanılması, insanın doğa (meyve/tarım) üzerindeki dönüştürücü, ekici ve işleyici çabasını (veya bu çabanın asıl yaratıcı güç olmadığını) etimolojik olarak ifade eder.

        Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "y-d-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "el organı, uzuv" olduğunu; ancak mecazen "güç, kudret, nimet, mülkiyet ve himaye" anlamlarında da kullanıldığını açıklar. "Eydî" çoğul (eller) yapısındadır ve sonundaki "him" (onların) zamiriyle "onların elleri" anlamına gelir. İbn Fâris'e göre "el", insanın iradesini fiziksel dünyaya aktaran, kavrayan ve müdahale eden en temel ontolojik enstrümandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "y-d-y" kökünü insanın eylem kapasitesi bağlamında değerlendirir. İnsanın yaptığı her iş, doğrudan eliyle (fiziksel olarak) yapılmasa bile Arapçada "ellerinin yaptığı/ellerinin önden gönderdiği" şeklinde mecazi olarak "el" organına nispet edilir. Çünkü el, insanın tabiat üzerindeki tasarruf, sanat ve üretim gücünün sembolüdür.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum bilgisi) boyutunu insanın ontolojik kibri üzerinden okur. İnsan, araç yapan ve doğaya elleriyle şekil veren bir varlıktır (homo faber). Tarım yapar, ağaç budar, bağ diker ve o meyveyi "ellerinin" (eydîhim) ürettiğini zanneder. Ancak Kur'an, bu ayetle insanın "üretici" kibrini sarsar. O eller, sadece var olanı işler; özü, tohumu ve canı veren, suları fışkırtan insan "eli" değil, mutlak ilahi iradedir. Bu kelime, insanın kendi emeğini putlaştırmasına karşı teolojik bir ayraçtır.

        E (أَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada istifham (soru) hemzesi olduğunu belirtir. Ayetin son bölümünde cümlenin kurgusunu aniden düz anlatımdan soru formuna (ve kınamaya) dönüştüren gramatikal bir tetikleyicidir.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan bu edatın, "öyleyse, o halde, bütün bu deliller ve nimetler ortadayken bunun neticesi olarak..." anlamında bir takip ve sebep-sonuç ilişkisi (fâ-i ta'kibiyye) kurduğunu kaydeder.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, muzari fiili olumsuzlayan (nefy) edattır. Başındaki soru hemzesi ve takip fâ'sıyla birleştiğinde (E-fe-lâ / O halde hâlâ -mezler mi?), Arap hitabetinde "istifham-ı inkari" veya "istifham-ı takriri" (kınayıcı ve onaylatıcı soru) formunu oluşturur. Beklenen cevap "evet/hayır" değil, muhatabın içine düştüğü nankörlüğün sarsıcı bir şekilde yüzüne vurulmasıdır.

        Yeşkurûn (يَشْكُرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-k-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir hayvanın yediği otun veya yemin etkisinin, onun bedeninde, memelerindeki sütün bolluğunda açıkça görünmesi, semirmesi" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "şükür", etimolojik olarak, kişinin kendisine yapılan iyiliğin, verilen nimetin "etkisini ve izini", kendi dilinde, bedeninde ve eylemlerinde açıkça göstermesi, iyiliği örtmeyip açığa çıkarmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-k-r" kökünü ahlak felsefesi bağlamında "küfr" (nimetin üzerini örtmek/nankörlük) kavramının tam zıttı olarak tahlil eder. Râgıb'a göre şükür üç aşamalıdır: Kalple şükür (nimeti vereni içsel olarak tasavvur edip minnet duymak), dille şükür (nimeti vereni övgüyle anmak) ve organlarla şükür (o nimeti, verenin razı olacağı şekilde kullanmak). Muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında gelen fiil (yeşkurûn / şükretmezler mi?), bu eylemin anlık bir teşekkür değil, kalıcı bir minnettarlık tutumu olması gerektiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik ahlak sistemindeki merkezî rolünü inceler. Kur'an'a göre evrendeki en büyük ahlaki kırılma (Tanrı-İnsan ilişkisinde) şükür ve küfür (minnettarlık-nankörlük) diyalektiğidir. Tanrı doğayı (suları, hurmaları, meyveleri) insan için yaratmış ve inayetini (lütfunu) bedelsizce sunmuştur. İnsandan beklenen tek ontolojik ve ahlaki tepki "ş-k-r" (şükür) eylemidir. Toshihiko Izutsu'ya göre "Hâlâ şükretmezler mi?" sorusu, Tanrı'nın ihsanı karşısında insanın büründüğü kibrin ve vurdumduymazlığın (nankörlüğün) ne kadar büyük bir varoluşsal çöküş olduğunu ilan eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir düzlemde değerlendirir. Şükür eylemi, sadece basit bir "teşekkür ederim" ritüeli değil; insanın doğadaki konumunu doğru okuması, elinin yediği o meyvenin kendi marifeti olmadığını bilmesi ve evrendeki Tevhid düzenine (kendisini yaratan Mutlak İradeye) tam ve bilinçli bir uyum sağlamasıdır. Şükretmemek (efelâ yeşkurûn), ontolojik bir isyandır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin sonundaki (fasıla) retorik işlevine dikkat çeker. Doğanın estetik ve besleyici tasviriyle (sular, meyveler, bağlar) başlayan ve insanın bu nimetleri tüketmesini merkeze alan ayet; o yumuşak tasviri aniden sert, kınayıcı ve psikolojik olarak sarsıcı bir soruyla (Efelâ yeşkurûn? / Hâlâ şükretmeyecekler mi?) bitirir. Bu kapanış, insanın doymak bilmez iştahına (ye'kulû) karşılık, ahlaki görevine (şükre) karşı ne kadar kör ve sağır olduğunu tokat gibi muhatabın yüzüne çarpan eşsiz bir edebi ve pedagojik vuruştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X