بِمَا غَفَرَ ل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cennet, şehadet, bağışlanma, yasin suresi 27. ayet, ikram, yasin 27, yasin suresi, mağfiret
-
26-27. "Ona, 'Cennete gir' denildi. 'Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!' dedi."
Ona, 'Cennete gir' denildi. Bazıları şöyle dedi: Cennet ona vacip kılındı ve mükâfatı gösterildi. O zaman şöyle der: Rabb'imin beni bağışladığını keşke kavmim bilseydi! Şehitler hakkında belirtildiği gibi onun da cennete girmiş olması muhtemeldir: "Bilakis onlar diridirler; sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar". Yahut ona, 'Cennete gir' denildi meâlindeki hitap cümlesi, kendisine âhirette söylenecek olan bir sözdür, tıpkı Hz. İsa'ya (s.a.) "İnsanlara sen mi 'Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin' dedin?" meâlindeki âyette söylendiği gibi. Bu ona ancak o gün söylenecektir. Bu durumda ilk yorumun daha doğru olması muhtemeldir.
Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi! Denildi ki, yani ölü ve diri olarak onlara nasihat etmekte, yaptıkları kötülüklerden ve azabı gerektiren suçlardan dolayı onlara nasihati terketmemekte, ancak şöyle temenni etmektedir: Rabb'ime iman etmem ve peygamberlerini tasdik etmem sayesinde bana nelerin verildiğini keşke kavmim bilseydi de, onlar da benim yaptığım gibi yapsalar ve bana verilenlerin benzeri onlara da verilse!... Her müminin yapması gereken de budur, insanlardan kendisine bir zarar ve kötülük gelse bile yine de onların hepsine nasihati terketmemektir. Katâde şöyle dedi: Allah mümini, aldatan biri olarak değil, ancak nasihatçi olarak karşılar. Mümin, Allah'ın cömertliğini ve yüceliğini görünce, keşke kavmim de bilseydi, der. En doğrusunu Allah bilir ya, o, kavminin de şunu bilmesini temenni etmektedir: Biliniz ki iman ehli, Allah'ın kullarını aldatan ve onlara ihanet eden biri değildir.
Kâb şöyle dedi: Müminin ruhuna şöyle denilir: Cennete gir! Müminin ruhu, insanların peygamberlere inanmaları ve onları inkâr etmemeleri için, kendisinin nerede olduğunu insanların da bilmesini temenni eder.
Yorumu Yorumla
-
Bimâ (بِمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu yapının, "bâ" (sebebiyye/neden bildiren veya ta'liliyye/gerekçe bildiren) harf-i cerri ile masdariyye veya mevsule olan "mâ" edatının birleşiminden oluştuğunu belirtir. Etimolojik olarak bir bağlaç grubu olan bu kelime, "şu sebeple ki, -dığı için, sebebiyle" anlamlarına gelir. Bir önceki ayetteki "Keşke kavmim bilseydi" temennisinin temelindeki rasyonel ve teolojik "gerekçeyi" doğrudan cümleye bağlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın kıssanın retorik kurgusundaki psikolojik işlevini tahlil eder. Adamın cennetten kavmine seslenirken "Keşke görselerdi" diyerek intikamcı bir üstünlük kurmak yerine, "Bimâ" (Şu sebebi) diyerek onları ilahi affın ve ikramın varlığına ikna etmeye çalışması; peygamberane ahlakın merhamet ve şefkat odaklı iletişiminin (ta'lil/gerekçelendirme yoluyla) en çarpıcı edebi yansımasıdır.
Ğafera (غَفَرَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "ğ-f-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, dış etkenlerden, kir ve pastan korumak" olduğunu açıklar. Savaşta başı darbelere karşı koruyan başlığa "miğfer" denmesi bu köktendir. İbn Fâris'e göre Allah'ın "mağfiret" etmesi, etimolojik olarak kulun günahlarının üzerini bir şefkat kılıfıyla örtmesi, gizlemesi ve onu bu günahların sebep olacağı varoluşsal utanç ve azaptan korumasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ğ-f-r" kökünü "afv" (affetmek) kavramıyla karşılaştırarak inceler. Afv, günahın silinmesi iken; mağfiret (ğafera eylemi), günahkâr olma durumuna rağmen ilahi bir lütufla kulun onurunun kurtarılması, o günahın üzerinin çizilerek kişinin itibarının korunmasıdır. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelmesi, cennete girer girmez bu bağışlanma işleminin mutlak surette gerçekleştiğini, şüpheye yer bırakmayacak şekilde tamamlandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminde Tanrı'nın merhameti ve affediciliği (mağfireti) kavramının gelişmemiş olduğunu, Kur'an'ın "ğ-f-r" kökünü merkeze alarak ahlaki bir devrim yaptığını tahlil eder. Adamın cennete girdiğinde aklına ilk gelenin kendi kahramanlığı, ameli veya tebliği değil de doğrudan "Rabbimin beni bağışlaması" (ğafera lî) eylemi olması; İslami ahlakın temelini oluşturan ontolojik acziyet bilincinin ve Tanrı'nın merhametine duyulan mutlak muhtaçlığın semantik ilanıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi varoluşsal bir arınma bağlamında yorumlar. Mağfiret eylemi, sadece geçmişte işlenen suçların iptal edildiği hukuki bir berat kararı değildir; insanın fıtratındaki kirlenmişliğin bütünüyle temizlendiği, varlığın asli saflığına döndürüldüğü ontolojik bir yenilenmedir. Adamın "beni bağışladı" demesi, şiddetin ve ölümün getirdiği dünyevi kirliliğin ilahi huzurda tamamen yıkanmasıdır.
Lî (لِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyet, tahsis veya yönelme bildiren "li" (için, -e/a, ait) harf-i cerri ile "yâ/î" (ben) mütekellim (birinci tekil şahıs) zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Cümle kurgusunda mağfiret (bağışlanma) eyleminin hedefini doğrudan konuşanın şahsına ("bana, benim için") sabitleyerek, ilahi lütfun kitlesel değil, son derece şahsi ve kişiye özel bir muamele olduğunu gramatikal olarak belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin vurgusuna dikkat çeker. "Benim için" (lî) ifadesi, adamın kavminin inkarına ve linç girişimine karşı tek başına sergilediği bireysel duruşun (imanın), Allah katında da birebir ve doğrudan bir muhataplıkla ("bana mağfiret etti") karşılık bulduğunu gösteren, kişisel sorumluluğun ve ödülün altını çizen bir edebi kullanımdır.
Rabbî (رَبِّي)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-b-b" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, gözetmek, üzerine titremek ve onu yavaş yavaş kemale (olgunluğa) erdirmek" olduğunu açıklar. Yegâne terbiye edici ve besleyici olan mutlak otoritedir.
Râgıb el-İsfahânî, "r-b-b" kökünü mülkiyet ve himaye ekseninde değerlendirir. Adamın, "Allah beni bağışladı" yerine "Rabbim beni bağışladı" demesi, onunla kendisini yaratan güç arasındaki ilişkinin soğuk ve uzak bir hükümranlık değil; şefkatli, eğiten ve kulunu koruyan (terbiye eden) son derece sıcak, ontolojik bir efendi-kul ilişkisi olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "Rabb" kelimesinin Arapça kökenli olmakla birlikte, özellikle mutlak Tanrı unvanı olarak kullanımının geç antik çağ Arami/Süryani literatüründeki "Rabb/Rabban" (Yüce Efendi) kavramlarıyla tarihi bir etkileşim barındırdığını belirtir. Kur'an, bu evrensel otorite kavramını alarak adamın şahsi itirafının merkezine yerleştirir. Sonundaki "yâ/î" (benim) aidiyet zamiri, bu evrensel otoritenin kişiyle kurduğu doğrudan bağı (benim Rabbim) tesciller.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, burada ilahi lütfun iki ayrı aşamasını birbirine bağladığını belirtir. Önce "mağfiret" (günahların örtülerek arındırma) eylemini, ardından da "ikram" (aktif ödüllendirme ve yüceltme) eylemini sıralayarak, cennetteki ilahi muamelenin eksiksiz kronolojisini ve mantıksal ilerleyişini sözdizimsel olarak inşa eder.
Ce'alenî (جَعَلَنِي)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-e-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi bir halden başka bir hale koymak, dönüştürmek, kılmak, var olan bir duruma yeni bir etki/statü kazandırmak" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelmesi ve sonundaki "nî" (beni) zamiriyle birleşmesi, eylemin (dönüştürmenin) adamın şahsı üzerinde mutlak bir şekilde gerçekleşip tamamlandığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "c-e-l" kökünü incelerken bu fiilin "halk" (yoktan var etme) eyleminden farklı olduğuna dikkat çeker. "Ce'l", mevcut olan bir nesneye veya kişiye spesifik bir özellik, rütbe veya yepyeni bir nitelik atamaktır. Adamın "Beni (şu kimselerden) kıldı" demesi; onun dünyadaki sıradan, ezilmiş, linç edilmiş statüsünden alınarak, ontolojik bir kararla ahiretin en yüksek, en onurlu statülerinden birine resmi olarak "yerleştirildiğini/atandığını" gösteren etimolojik bir tescildir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik dünyasında ilahi müdahalenin yapısını tahlil eder. Toshihiko Izutsu'ya göre "Ce'l" (kılmak/yapmak) eylemi, insanın dünyadaki ahlaki seçimlerinin (iman ve şahadet), Tanrı'nın mutlak iradesiyle ebedi ve sarsılmaz bir eskatolojik (ahiret) kimliğine dönüştürülmesini ifade eder. Kişi cennette kendi çabasıyla değil, doğrudan Tanrı'nın "kılmasıyla" (ce'alenî) o yüce makama oturtulur.
Mine (مِنَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "min" harf-i cerrinin burada "teb'iz" (bir bütünden parça olma, -den biri olma) veya "beyân" (açıklama, sınıf bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Kendisinden sonra gelen çoğul grubun (el-mukramîn) içerisine konuşanı (adamı) dâhil ederek, onun yeni elde ettiği bu ontolojik makamda yalnız olmadığını, seçkin bir zümrenin/ailenin şerefli bir ferdi haline getirildiğini gramatikal olarak çerçeveler.
El-Mukramîn (الْمُكْرَمِينَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-r-m" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin kendi türü içindeki en iyisi, değerlisi, şereflisi ve asalet" olduğunu açıklar. İf'âl babında, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) cemi müzekker (eril çoğul) yapısında gelen "mükremîn" (ikram edilenler), kendiliklerinden değil, üstün bir irade tarafından onurlandırılmış, her türlü zillet ve eksiklikten arındırılarak değere/şerefe boğulmuş kişileri etimolojik olarak karşılar.
Râgıb el-İsfahânî, "k-r-m" kökünü lütfun mahiyeti üzerinden değerlendirir. "İkram", sadece maddi bir ihtiyaç giderme veya basit bir ödül verme (ita) eylemi değildir; kişinin haysiyetini yüceltmek, onu ağırlamak, ona saygı duyulduğunu ve eşsiz bir değere sahip olduğunu hissettirmektir. Belirlilik takısıyla (el) kullanılması, bu grubun cennet ehli içinde dahi özel bir yeri olan, peygamberler, şehitler ve sıddıklardan oluşan "o bilinen onurlandırılmışlar" zümresi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminde "kerem/kerîm" kavramının tamamen kabilevi bir cömertlik gösterişi, soyluluk ve şatafat anlamına geldiğini; Kur'an'ın ise bu kelimeyi devralarak onu ilahi ve eskatolojik (ahirete dair) bir onurlandırmaya dönüştürdüğünü inceler. Dünyada güçsüz ve kimsesiz olduğu için zalim kavmi tarafından öldürülen (zillet gören) adam, Tanrı tarafından "el-mukramîn" (ağırlanan şerefliler) zümresine dâhil edilerek, gerçek asaletin kanda veya kaba kuvvette değil, hakikate şehit olmakta yattığı şeklindeki o muazzam ahlaki devrimi belgelemiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik zıtlığına (tıbak sanatına) dikkat çeker. Adamın dünyevi varlığı, kavmi tarafından atılan taşlarla (recm), işkenceyle, aşağılanarak, adeta bir hiç yerine konularak sonlandırılmıştır. Buna karşılık ayetin "el-mukramîn" (yüceltilenler/ikram edilenler) kelimesiyle bitmesi; dünyevi zillet (aşağılanma) ile uhrevi izzet (yüceltilme) arasındaki o muazzam ironiyi ve ilahi adalet tablosunu kusursuz bir edebi vuruşla muhatapların zihnine kazır. Kesilen bedenin yerini, ebediyen onurlandırılan (ikram gören) bir ruh almıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla