وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
14. "Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler."
15. "Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: 'Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!"
16. "'Rabbimiz biliyor ki', dediler, 'biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."
17. "Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir."
Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. İsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsa'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce beni yalanladıkları gibi sizi de yalanlayacaklar, onları tevhide davet ettiğinizde, bize ne gösteriyorsun, diyecekler. Onlara, biz anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştiririz dediğinizde, diyecekler ki: Bunları iyileştirecek insanlar bizde var. Biz hastalara şifa veririz dediğinizde de, yine aynı şekilde, onları iyileştirecek insanlar bizde var, gibi laflar söyleyecekler. Fakat siz onlara şöyle deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak "azezna" (أعززنا) diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resûlullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...
Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mûcizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.
Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapçada bir atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında, elçilerin kendilerini ve kendilerini gönderen makamı savunduğu bir önceki cümlenin (biz kesinlikle size gönderildik) mantıksal devamı olarak, elçilik misyonunun sınırlarını çizen yeni yargıyı cümleye bağlayan sözdizimsel bir köprü işlevi görür.
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu edatın "nefy" (olumsuzluk) işlevi gördüğünü belirtir. Kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak) edatıyla oluşturduğu kalıp, cümlenin anlamına çok güçlü bir "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) katarak, elçilerin kendi görev tanımları dışındaki her türlü beklentiyi ve sorumluluğu (zorla inandırmak, hidayet vermek, mucize getirmek gibi) kesinkes reddetmelerini sağlar.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin "alâ" (üzerine, aleyhine) harf-i cerri ile "nâ" (biz) çoğul mütekellim zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Arapçada "alâ" edatı bir şahıs zamiriyle birleştiğinde (özellikle hak ve görev bağlamında) "vücub/ilzam" (boyun borcu, zorunlu yükümlülük) anlamı üretir. Etimolojik olarak elçilerin "bizim omuzlarımızdaki tek yük" diyerek kendi sorumluluk alanlarını gramatikal olarak belirlemelerini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamdaki işlevine dikkat çeker. "Üzerimize düşen" ifadesi, tebliğcinin psikolojik yükünü hafifleten bir sınır çizgisidir. Müşriklerin inatçı tutumları karşısında elçilerin (ve tarihsel düzlemde Hz. Muhammed'in) "Sizin iman edip etmemeniz bizim üzerimize (aleynâ) bir sorumluluk değildir" diyerek baskıyı bütünüyle muhatabın (şehir halkının) iradesine yansıtmasını sağlayan edebi bir savunma aracıdır.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin istisna edatı olduğunu belirtir. Başındaki "mâ" (değil/yok) olumsuzluk edatıyla birlikte "bizim üzerimizde şundan başkası yoktur, ancak şu vardır" şeklinde bir kurgu oluşturarak, elçilerin eylemlerini tek, net ve sınırları kati surette çizilmiş bir fiile (apaçık tebliğe) eşitler.
El-Belâğu (الْبَلَاغُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-l-ğ" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin menziline, hedefine, en son noktasına ulaşması ve varması" olduğunu açıklar. Bir yolcunun gideceği yere sağ salim varmasına "büluğ/belağ" dendiği gibi, sözün de sahibinden çıkıp muhatabın zihnine eksiksiz bir şekilde ulaşmasına etimolojik olarak bu kökten türeyen "tebliğ/belâğ" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "b-l-ğ" kökünü bilgi felsefesi ve iletişim bağlamında tahlil eder. Ona göre "belâğ", sözün sadece fiziksel olarak kulaklara çarpması değil, anlamının muhatabın kalbine, idrakine ve aklına hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde (kifayet miktarınca) ulaştırılmasıdır. Elçilerin bu kelimeyi seçmesi, misyonlarının "iletmekle" bittiğini, "ikna etmenin" veya "değiştirmenin" bu eylemin kök anlamına dahil olmadığını varoluşsal olarak beyan etmeleridir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini semantiğinde "belağ" kavramının ontolojik değerini inceler. İslami zihniyette peygamberliğin yegane fonksiyonu "b-l-ğ" (mesajı iletmek) eylemidir. Toshihiko Izutsu'ya göre Tanrı (dikey boyut) mesajını elçiye verir; elçi ise yatay düzlemde (insanlar arasında) bu mesajı son alıcıya taşıyarak "belağ" görevini yapar. Mesaj yerine ulaştıktan sonra elçinin otoritesi biter, insanın Tanrı ile olan birebir ahlaki sorumluluğu başlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki pratik karşılığını tartışır. Mekke döneminde Hz. Muhammed'in müşriklerin direnci karşısında yaşadığı çaresizlik hissine karşı Kur'an'ın "Senin görevin sadece belâğdır (ulaştırmaktır)" kuralını sıklıkla hatırlattığını; bu ayette de geçmiş elçilerin diliyle bu evrensel tebliğ yasasının (hidayetin Allah'a, tebliğin elçiye ait olduğu gerçeğinin) tarihsel bir mesel üzerinden yeniden onaylandığını vurgular.
El-Mubîn (الْمُبِينُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-y-n" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması, sınırlarının netleşmesi ve açığa çıkması" olduğunu açıklar. İsm-i fail (etken ortaç) yapısındaki "mübîn", karanlığı, kapalılığı ve şüpheyi ortadan kaldırarak gerçeği tüm yalınlığıyla ortaya koyan, netleştiren eylemin/durumun etimolojik adıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü iletişim ve idrak ekseninde değerlendirir. Kelime hem "kendi içinde açık ve net olan" (lâzım) hem de "başkasına açıklayan, şüpheleri gideren" (müteaddi) anlamlarını barındırır. "Belâğ-ı mübîn" (apaçık tebliğ) tamlaması, iletilen mesajın hiçbir kapalılık, karmaşa veya felsefi dolambaç içermediğini; muhatabın anlama kapasitesine uygun, mazeretleri ortadan kaldıran kusursuz bir açıklıkta olduğunu gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik (varoluşsal) boyutunu felsefi bir dille yorumlar. Ona göre "mübîn", hakikatin üzerindeki kalın örtünün elçinin sözüyle yırtılması ve varlığın anlamının çırılçıplak açığa çıkmasıdır. Elçilerin "bizim tebliğimiz mübîndir" demesi, "Biz size hakikati tüm keskinliğiyle gösterdik; artık bu açıklık karşısında inkarınız bilgisizlikten değil, sadece bilerek yaptığınız inattan kaynaklanmaktadır" şeklindeki nihai şahitliktir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "belâğ" masdarını niteleyen "el-mübîn" sıfatının, tebliğ eyleminin sadece sözle değil, gerekirse akli deliller ve ispatlarla da desteklenerek "açık seçik, şüphe bırakmayan" bir kıvama getirildiğini, böylece insanların kıyamet günü "biz anlamadık, duymadık" deme haklarının gramatikal ve teolojik olarak ellerinden alındığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla