Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 16. Ayet

    قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû rabbunâ ya’lemu innâ ileykum lemurselûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      14. "Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler."

      15. "Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: 'Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!"

      16. "'Rabbimiz biliyor ki', dediler, 'biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."

      17. "Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir."


      Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. İsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsa'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce beni yalanladıkları gibi sizi de yalanlayacaklar, onları tevhide davet ettiğinizde, bize ne gösteriyorsun, diyecekler. Onlara, biz anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştiririz dediğinizde, diyecekler ki: Bunları iyileştirecek insanlar bizde var. Biz hastalara şifa veririz dediğinizde de, yine aynı şekilde, onları iyileştirecek insanlar bizde var, gibi laflar söyleyecekler. Fakat siz onlara şöyle deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak "azezna" (أعززنا) diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resûlullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...

      Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mûcizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.

      Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "ağızdan çıkan ses, harflerin birleşimiyle oluşan ifade ve zihindeki düşüncenin sese dönüşmesi" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul (onlar) formunda kullanılması, eylemin elçilerin ortak, tereddütsüz ve eşzamanlı bir savunması olduğunu etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü salt bir fiziksel konuşma eylemi olarak değil, inanç ve kesin yargı bildiren bir beyan olarak analiz eder. Şehir halkının "Siz yalancısınız" şeklindeki ağır suçlamasına karşı elçilerin "dediler ki" (kâlû) diyerek verdikleri bu sözlü karşılık, pasif bir savunma değil; hakikati, sarsılmaz bir kararlılıkla yeniden inşa eden felsefi ve teolojik bir duruştur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssadaki retorik işlevini tahlil eder. Kur'an'ın diyalog kurgusunda elçilerin, şehir halkının inkâr argümanlarına karşı panik yapmadan, öfkelenmeden ve kendi şahıslarını savunmaya girişmeden anında "kâlû" (dediler) diyerek asıl odak noktasına (ilahi gönderilişe) dönmeleri, peygamberane iletişimin ve tebliğ psikolojisinin en somut edebi yansımasıdır.

        Rabbunâ (رَبُّنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-b-b" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, gözetmek ve onu yavaş yavaş kemale (olgunluğa) erdirmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "Rabb" kelimesi, etimolojik olarak sadece bir mülkün sahibi olmayı değil, o mülk üzerinde terbiye edici, besleyici ve yönlendirici mutlak bir otorite kurmayı ifade eder. Sonundaki "nâ" (bizim) zamiri, elçilerin bu mutlak otoriteyle kurdukları sarsılmaz aidiyet bağını gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-b-b" kökünü ontolojik bir gelişim süreci olarak inceler. Ona göre "terbiye" kavramı bu kökten gelir; bir nesneyi veya insanı ilk halinden alıp, ona layık olduğu en mükemmel hedefe doğru aşama aşama taşımaktır. Elçilerin "Allah biliyor" yerine "Rabbimiz biliyor" demeleri, onları bu zorlu göreve (risalete) atayan gücün, aynı zamanda onları koruyan, eğiten ve bu süreçte yalnız bırakmayan şefkatli bir efendi (Rabb) olduğuna dair teolojik bir güvendir.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye döneminden Kur'an semantiğine geçişte "Rabb" kelimesinin geçirdiği devasa dönüşümü analiz eder. İslam öncesi Arapçada "rabb" daha çok "evin veya kölenin efendisi, mülk sahibi" anlamında seküler ve dünyevi bir hiyerarşiyi ifade ederken; Kur'an bu kelimeyi alıp tüm evrenin mutlak hakimi, yaratıcısı ve kozmik terbiyecisi olarak merkeze oturtmuştur. Elçilerin bu kelimeye sığınması, yerel ve kibirli şehir aklına karşı, evrensel ve mutlak otoritenin şahitliğini öne sürmeleridir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "Rabb" kelimesinin Arapça kök sisteminde bulunmasına rağmen, dini ve teolojik anlamıyla kullanımının (özellikle Tanrı'nın mutlak unvanı olarak) geç antik çağ Sami dilleriyle etkileşim halinde geliştiğini savunur. Aramice ve Süryanicedeki "Rabb/Rabban" (Büyük olan, Efendi, Öğretmen) terimlerinin dini otorite bildiren yapısının, Kur'an'ın "Rabb" tasavvuruyla anlamsal bir süreklilik ve tarihi bir kavram ortaklığı taşıdığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi hermenötik (yorum) boyutunu değerlendirir. Elçilerin yalanlanma karşısında "Rabbimiz" (Rabbunâ) demesi, dış dünyadaki tüm şahitliklerin (toplumun onayının) çöktüğü bir kriz anında, insanın doğrudan kendi varoluşsal kaynağına tutunmasıdır. Bu kelime, muhatabın inkarına karşı ontolojik bir sığınak ve "bizi var eden gerçeği biliyor" şeklindeki mutlak tesellidir.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-l-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir şeyin izi, işareti, alameti ve bir nesneyi diğerlerinden ayıran belirgin özellik" olduğunu açıklar. Yolu gösteren işaretlere "alâmet" denmesi bu köktendir. İbn Fâris'e göre "ilim" (bilmek), etimolojik olarak bir şeyin mahiyetindeki izleri zihnen sürüp onun gerçeğine, hakikatine hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ulaşmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "a-l-m" kökünü bilgi felsefesi bağlamında tahlil eder. Ona göre ilim, bir şeyin zatını ve hakikatini tam olarak idrak etmektir. Fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında (ya'lemu / bilir) kullanılması, ilahi bilginin anlık bir farkındalık değil, geçmişi, anı ve geleceği kesintisiz olarak kuşatan (ihata eden) mutlak bir gözetim olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini semantiğinde ilim kavramının "cehl" (cehalet/taşkınlık) kavramıyla olan zıtlığını inceler. Şehir halkının inkarı ve yalanlaması (cehl), görünüşte baskın bir eylem gibi dursa da; elçiler argümanlarını "Rabbimiz bilir" (ya'lemu) eylemine bağlayarak, meseleyi insanların kısıtlı ve önyargılı algılarından çıkarıp Tanrı'nın yanılmaz ve mutlak epistemolojik (bilgisel) otoritesine devrederler. Bu, cehalete karşı ilahi bilginin zaferini ilan etmektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin kıssadaki retorik gücünü değerlendirir. Elçilerin "Rabbimiz biliyor" demesi, Arap edebiyatında ve hitabetinde en güçlü yemin ve şahitlik formlarından biridir. İnsanların gözünde ne kadar yalanlanırlarsa yalanlansınlar, kendilerini gönderen makamın (Allah'ın) bu duruma anbean şahit olması (bilmesi), tebliğcilerin psikolojik direncini sağlayan ve muhatabın yalanlama eylemini boşa çıkaran edebi bir zırhtır.

        İnnâ (إِنَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) tahkik edatı ile "nâ" (biz) çoğul zamirinin birleşmesiyle oluştuğunu kaydeder. 14. ayette elçiler tebliğe başlarken kullandıkları bu ifadeyi, yalanlandıktan sonra tekrar ve çok daha güçlü bir bağlamda kullanırlar. Cümleye kattığı pekiştirme anlamı, karşı tarafın şüphelerini zihinsel bir darbeyle yıkmayı hedefler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tekrarının (önceki ayetlere atıfla) retorik değerini tartışır. Şehir halkının "Siz sadece bir beşersiniz" diyerek elçilerin statüsünü küçültme çabasına karşı; elçilerin hiçbir geri adım atmadan, argümanlarını esnetmeden tekrar "Şüphesiz biz..." (İnnâ) demeleri, hakikatin pazarlığa kapalı olduğunu gösteren sarsılmaz bir söylem stratejisidir.

        İleykum (إِلَيْكُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, yönelme bildiren "ilâ" (e/a, -e doğru) harf-i cerri ile muhatap çoğul zamiri "kum" (siz) birleşiminden oluştuğunu belirtir. Elçiler bu edatı kullanarak, uyarı ve risalet eyleminin yönünü, doğrudan itiraz eden şehir halkının şahsına (üzerlerine) yönlendirir. Mesajın başka bir kavme değil, bilhassa "onların" omuzlarına yüklendiğini gramatikal olarak tesis eder.

        Lemurselûn (لَمُرْسَلُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-s-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "yumuşaklıkla birbiri ardına gelmek, yönlendirilmek ve bir misyonla ileri doğru sevk edilmek" olduğunu açıklar. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç) yapısındaki kelimenin başındaki "le" (lam) harfi, Arapçada lam-ı tekit veya lam-ı müzahlaka olarak bilinir ve cümlenin başındaki "inne" edatıyla birleşerek eşsiz bir "çifte pekiştirme" yaratır.

        Râgıb el-İsfahânî, "r-s-l" kökünü elçilik misyonu üzerinden açıklar. Elçilerin bu kelimeyi kullanarak kendilerini tanımlamaları, "Biz kendi kendimizi yollamadık, biz kendi adımıza konuşmuyoruz" şeklindeki varoluşsal bir savunmadır. Başındaki pekiştirme lamı (le-murselûn), şehir halkının "Rahman hiçbir şey indirmedi" şeklindeki mutlak inkarına karşı, vahyin ve elçiliğin gerçekliğini "kesinlikle ama kesinlikle gönderilmişizdir" şeklinde karşı konulamaz bir gramatikal vurguyla ilan etmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın dikey iletişim modelindeki yerini tahlil eder. "Mürselûn" (gönderilenler) kavramı, aşkın (müteal) olan Tanrı'nın, yeryüzünün karanlığına ve gafletine müdahale etmek için kullandığı ontolojik mekanizmadır. Toshihiko Izutsu'ya göre elçilerin bu çifte pekiştirmeli kelimeyle yaptıkları son savunma, müşrik aklın materyalist "beşer" itirazına karşı, Tanrı'nın tarihe müdahalesinin (risaletin) reddedilemez ontolojik gerçekliğini sese dönüştürmektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X