Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 15. Ayet

    قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû mâ entum illâ beşerun miślunâ vemâ enzele-rrahmânu min şey-in in entum illâ tekżibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      14. "Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler."

      15. "Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: 'Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!"

      16. "'Rabbimiz biliyor ki', dediler, 'biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."

      17. "Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir."


      Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. İsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsa'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce beni yalanladıkları gibi sizi de yalanlayacaklar, onları tevhide davet ettiğinizde, bize ne gösteriyorsun, diyecekler. Onlara, biz anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştiririz dediğinizde, diyecekler ki: Bunları iyileştirecek insanlar bizde var. Biz hastalara şifa veririz dediğinizde de, yine aynı şekilde, onları iyileştirecek insanlar bizde var, gibi laflar söyleyecekler. Fakat siz onlara şöyle deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak "azezna" (أعززنا) diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resûlullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...

      Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mûcizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.

      Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "ağızdan çıkan ses, harflerin birleşimiyle oluşan ifade ve zihindeki düşüncenin dışa vurumu" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul (onlar) formunda kullanılması, şehir halkının (ashâbü'l-karye) elçilere karşı verdikleri tepkinin etimolojik olarak bireysel bir mırıldanma değil, kolektif, yüksek sesli ve kararlı bir beyanat olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü bağlamsal olarak analiz eder. Ona göre bu kelime sadece sıradan bir eylemi (konuşmayı) değil, aynı zamanda iddia, inanç ve kesin bir itirazı da kapsar. Şehir halkının "dediler ki" (kâlû) eylemi, elçilerin tebliğine karşı örgütlü bir reddiyenin, kendi statükolarını savunan felsefi ve teolojik bir savunmanın sese dönüşmüş halidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik işlevini tahlil eder. Elçilerin "Şüphesiz biz size gönderildik" şeklindeki özgüvenli çıkışlarına karşı, şehir halkının anında "kâlû" (dediler) diyerek söze girmesi, nüzul ortamındaki Müşriklerin Hz. Muhammed'in davetine karşı gösterdikleri refleksif itirazın ve polemik kültürünün tarihsel bir izdüşümünü yansıtır.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "mâ" edatının isim veya harf olarak farklı işlevleri bulunduğunu, bu ayetteki kullanımının "nefy" (olumsuzluk) bildiren bir harf olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak/istisna) edatıyla birlikte kullanıldığında, cümlede çok güçlü bir "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) işlevi görerek elçilerin ontolojik statüsünü tek bir boyuta (beşeriyete) hapsetme amacı güder.

        Entüm (أَنْتُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin Arapçada munfasıl (ayrı yazılan) cemi müzekker muhatap (çoğul ikinci şahıs eril) zamiri olduğunu kaydeder. İtirazın hedefindeki "siz" (elçiler) grubunu doğrudan işaret eder. Bu zamirin cümlede açıktan kullanılması, muhatapların şahsına yönelik küçümseyici ve doğrudan bir yüzleşme üslubunu sözdizimsel olarak belirginleştirir.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu kelimenin bir istisna (hariç tutma) edatı olduğunu belirtir. Başındaki "mâ" (değil) olumsuzluk edatıyla oluşturduğu "mâ... illâ" (ancak, sadece, -den başka bir şey değil) kalıbı, elçilerin kendilerine atfettikleri ilahi temsil yetkisini (risaleti) tamamen sıfırlayarak, onları "sadece ve sadece" biyolojik bir varlık seviyesine indiren gramatikal bir kilit taşıdır.

        Beşerun (بَشَرٌ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "b-ş-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "deri, insanın dış yüzeyi ve ten" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre insana "beşer" denmesinin etimolojik nedeni, diğer canlıların aksine tüylerle veya yünle kaplı olmayıp, dış derisinin/teninin (beşere) çıplak ve görünür olmasıdır. Kelime, insanın tamamen maddi, biyolojik ve yeryüzüne ait yönünü simgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-ş-r" kökünü insanın ontolojik yapısı ekseninde inceler. İnsan kelimesi (ins/insan) onun ahlaki, akli ve sosyal yönünü ifade ederken; "beşer" kelimesi onun yiyen, içen, ölümlü olan ve etten kemikten oluşan fizyolojik yönünü vurgular. Şehir halkının elçilere "Siz ancak bir beşersiniz" demesi, etimolojik olarak "Sizin bizden farkınız yok, siz de etten ve deriden ibaretsiniz, göksel veya kutsal bir mahiyetiniz yok" şeklindeki materyalist bir itirazdır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın dini semantiğindeki polemik değerini tahlil eder. Cahiliye dönemi Arap zihninde "Tanrı" ile "Beşer" arasında aşılamaz, mutlak bir ontolojik uçurum vardır. Tanrısal bir mesajı ancak meleküstü bir varlık getirebilir. Toshihiko Izutsu'ya göre "beşer" kelimesinin burada inkâr argümanı olarak kullanılması, müşrik zihniyetin ilahi vahyin sıradan ve ölümlü bir insan (beşer) vasıtasıyla iletilebileceği fikrini teolojik olarak sindirememesinin anlambilimsel dışavurumudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamına dikkat çeker. "Siz de bizim gibi beşersiniz" itirazı, tarih boyunca bütün peygamberlere yöneltilmiş en evrensel ve klişe reddiye biçimidir. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed'e yönelik "Bu nasıl peygamber, yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor" (Furkan, 7) şeklindeki kibirli itirazlarının tarihsel köklerine işaret eder.

        Mislunâ (مِثْلُنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "m-s-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin diğerine her yönden benzemesi, denk ve eşit olması" olduğunu açıklar. "Misl", bir nesnenin mahiyet, sıfat ve nicelik olarak bir başkasıyla olan etimolojik aynılığını ifade eder. Sonundaki "nâ" (biz) zamiri, denklik kurulan tarafı (şehir halkını) gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "m-s-l" kökünü eşdeğerlik kavramı üzerinden tahlil eder. Şehir halkının "bizim mislimizsiniz" demesi; "Siz de bizim gibi acıkıyorsunuz, uyuyorsunuz ve ölüyorsunuz. Aramızda ontolojik bir eşitlik (misl) varken, sizin Allah ile irtibat kurup bize üstünlük taslamanız haksızlıktır" şeklindeki eşitlikçi görünüm altındaki isyankâr bir mantığı yansıtır.

        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan "vav" edatının, burada muhatapların birinci itirazı (elçilerin beşer olması) ile ikinci itirazını (vahyin imkânsızlığı) birbirine bağlayarak inkâr argümanını sözdizimsel olarak katmanlandırdığını ve pekiştirdiğini aktarır.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bir önceki itiraz cümlesinde olduğu gibi burada da cümlenin başına gelerek "nefy" (olumsuzluk) işlevi gören edattır. Ancak bu kez kişilerin kimliğini değil, doğrudan ilahi vahyin gerçekleşme eylemini (indirmeyi) kökünden inkâr eden bir yapı kurar.

        Enzele (أَنْزَلَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-z-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "yukarıdan aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek" olduğunu belirtir. Fiilin if'âl babında mazi (geçmiş zaman) kalıbında (enzele/indirdi) gelmesi, eylemin müteaddi (geçişli) olduğunu; yani yüce bir makamdan yeryüzüne doğru bir şeyin yönlendirildiğini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "n-z-l" kökünü vahiy ve ilahi müdahale ekseninde inceler. İnzâl eylemi, mutlak gaipten (Allah katından) şehadet âlemine (insanlık boyutuna) bilginin, hükmün veya rahmetin gönderilmesidir. Şehir halkının "Mâ enzele" (indirmedi) diyerek bu eylemi olumsuzlaması, sadece o elçileri değil, Allah'ın insanlık tarihiyle olan "dikey iletişimini" (vahyi) topyekûn reddetmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin ontolojik boyutunu değerlendirir. "N-z-l" kökü, Kur'an'ın Tanrı-İnsan ilişkisindeki inayet (lütuf) yönünü temsil eder. İnkarcıların bu kelimeyi olumsuzlayarak kurdukları argüman, evreni yaratan bir Tanrı'nın varlığını kabul etseler bile, o Tanrı'nın yeryüzüne müdahale ettiği (bir şeyler indirdiği) aktif ve konuşan bir Tanrı fikrini reddeden "deist" bir arka planı işaret eder.

        Er-Rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "r-h-m" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "şefkat, acıma, yumuşaklık ve koruyucu rahim" olduğunu açıklar. "Fa'lân" kalıbındaki bu özel isim, merhametin sonsuzluğunu, kuşatıcılığını ve ilahi özün en baskın karakterini etimolojik olarak yansıtır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, ismin etimolojik kökenine dair diller arası analiz yapar. Arapça kök sistemine uymakla birlikte "Rahmân" kelimesinin İslami vahiyden çok önce Güney Arabistan yazıtlarında (Rahmanan) ve Arami/Süryani Hıristiyan literatüründe (Rahmana) "Merhametli Tanrı" anlamında kullanıldığını; inkarcıların dilinde bu kelimenin yer almasının, o dönemdeki ortak monoteist terminolojinin bir yansıması olduğunu savunur.

        Gabriel Said Reynolds, "Rahmân" isminin müşrikler (şehir halkı) tarafından kullanılmasının polemik değerini tartışır. Şehir halkının "Allah hiçbir şey indirmedi" yerine "Rahman hiçbir şey indirmedi" demeleri ince bir teolojik ironidir. Kur'an, muhatapların kendi inanç sistemlerinde yer alan yüce bir Tanrı figürünü (Rahman) dillerine dolayarak, "Eğer o çok merhametli Tanrı bir şey indirecek olsaydı, sizin gibi sıradan beşerlere indirmezdi" şeklindeki alaycı bir argüman ürettiklerini bu isim tercihiyle vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımını retorik bir çelişki olarak okur. Kendini merhametiyle var eden bir otoritenin (Rahmân), insanlığı karanlıkta bırakıp onlara kılavuz (elçi/vahiy) "indirmemesi" fikri kendi içinde tutarsızdır. Kur'an, inkarcıların kendi cümlelerindeki (Rahman indirmedi) bu felsefi çelişkiyi teşhir ederek, merhamet sahibi bir Tanrı'nın insanlığı uyarısız bırakmayacağı tezini örtük olarak savunur.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "min" edatının normalde "den/dan, ayrılma" bildiren bir harf-i cer olduğunu; ancak bu ayetteki gibi olumsuz bir fiilin (mâ enzele) ardından nekira (belirsiz) bir ismin (şey'in) başına geldiğinde "zaide" (fazlalık/pekiştirme) işlevi gördüğünü belirtir. Bu gramatikal kurgu, cümleye "hiçbir şey, zerrece bir şey" şeklinde mutlak ve tavizsiz bir inkâr anlamı katar.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "dilemek, irade etmek ve kastedilen olmak" olduğunu açıklar. Arapçada var olan, kavranabilen veya dilde ifade edilebilen her türlü maddi ve manevi kavrama "şey" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü varlık felsefesi açısından tahlil eder. Şey, "mevcut olan/varlık kazanan" en genel mefhumdur. Şehir halkının "Rahman bir 'şey' indirmedi" diyerek bu kelimeyi nekre (belirsiz) ve en geniş anlamıyla kullanması; sadece o elçilerin getirdiği spesifik mesajı değil, genel manada hiçbir ilahi hükmü, mucizeyi, kitabı veya öğüdü kabul etmediklerini gösteren etimolojik bir sıfırlamadır.

        İn (إِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada "in" kelimesinin şart edatı olmasının yanı sıra, özellikle kendisinden sonra "illâ" (ancak) edatı geldiğinde "nefy" (olumsuzluk) işlevi gören ve tıpkı "mâ" edatı gibi "değil/yok" anlamına gelen bir harf olduğunu belirtir. Cümlenin son bölümüne girerken inkârı doğrudan elçilerin şahsına yönelten sert bir sınırlandırma kalıbı (in... illâ) kurar.

        Entüm (أَنْتُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, çoğul ikinci şahıs (siz) zamiri olduğunu belirtir. Ayetin başında olduğu gibi tekrar kullanılması, itirazın dozunun arttığını, sözün bütünüyle elçileri suçlayan ve onları hedef tahtasına oturtan bir polemik şiddetine ulaştığını gösterir.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatı olduğunu kaydeder. Başındaki "İn" olumsuzluk edatıyla birlikte "Siz şundan başkası değilsiniz, sadece şusunuz" şeklinde tahsis (hasr) bildirerek, elçilerin eylemlerini tek ve son derece onur kırıcı bir fiile (yalan söylemeye) eşitler.

        Tekzibûn (تَكْذِبُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-z-b" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir sözün veya haberin gerçeğe, vakıaya aykırı olması, doğrunun zıttı" olduğunu açıklar. Muzari (geniş/şimdiki zaman) ve çoğul muhatap kalıbında gelen bu fiil, elçilerin anlık bir hata yapmadıklarını, eylemlerinin bütünüyle bilinçli ve sürekli bir "yalan uydurma" süreci olduğunu iddia eden etimolojik bir suçlamadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "k-z-b" kökünü ahlaki sorumluluk bağlamında inceler. Yalan söylemek (kizb), kişinin bildiği bir gerçeği menfaat veya kibir uğruna bilerek çarpıtmasıdır. Şehir halkı bu kelimeyi kullanarak elçileri sadece "yanılmış" kişiler olarak değil, şahsi çıkarları için Allah adına "sahte bir kurgu icat eden sahtekârlar" olarak yaftalamaktadır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin kullanımındaki psikolojik ve semantik ironiyi tahlil eder. Önceki ayetlerde Kur'an, şehir halkının elçileri "yalanladığını" (kezzebû) haber vermişti. Bu ayette ise şehir halkı, aynı kökten gelen bir fiille elçileri "yalan söylemekle" (tekzibûn) suçlamaktadır. Toshihiko Izutsu'ya göre bu durum, hakikati inkâr eden zihnin (müşrik aklının) kendi işlediği suçu/günahı (yalanlamayı), hakikatin temsilcilerine (elçilere) yansıtarak kendini psikolojik olarak aklama çabasının sözdizimsel bir tablosudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X