اِذْ اَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
14. "Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler."
15. "Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: 'Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!"
16. "'Rabbimiz biliyor ki', dediler, 'biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."
17. "Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir."
Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. İsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsa'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce beni yalanladıkları gibi sizi de yalanlayacaklar, onları tevhide davet ettiğinizde, bize ne gösteriyorsun, diyecekler. Onlara, biz anadan doğma körleri ve alaca hastalarını iyileştiririz dediğinizde, diyecekler ki: Bunları iyileştirecek insanlar bizde var. Biz hastalara şifa veririz dediğinizde de, yine aynı şekilde, onları iyileştirecek insanlar bizde var, gibi laflar söyleyecekler. Fakat siz onlara şöyle deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak "azezna" (أعززنا) diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar 'Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resûlullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...
Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mûcizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.
Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.
Yorumu Yorumla
-
İz (إِذْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapçada mazi (geçmiş) zaman bildiren bir zaman zarfı (edatı) olduğunu ve "hâni, o vakit, o zaman" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetin bağlamında eylem, geçmişte yaşanmış spesifik bir tarihi olaya (elçilerin şehre giriş anına) cümlenin zaman eksenini sabitleyen gramatikal bir çapa işlevi görür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kıssa (mesel) kurgusundaki retorik işlevini tahlil eder. Kur'an anlatılarında "iz" edatının sıklıkla kullanılmasının, dinleyiciyi soyut bir öğütten koparıp aniden olayın tam merkezine, o dramatik anın içine fırlatan çok güçlü bir edebi ve iletişimsel sıçrama tekniği olduğunu vurgular.
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-s-l" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "birbiri ardına gitmek, yumuşaklıkla ve sükûnetle akmak, birini bir mesajla ileri doğru yönlendirmek" olduğunu açıklar. Fiilin if'âl babında ve mazi (geçmiş zaman) kalıbında gelmesi, elçilerin rastgele değil, belirli bir misyonla ve özenle gönderildiğini etimolojik olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "r-s-l" kökünü teolojik bir çerçevede inceler. "Biz gönderdik" (erselnâ) eylemi, gönderilen kişilerin şahsi bir otorite veya inisiyatifle hareket etmediğini, tamamen mutlak iradenin (Allah'ın) tasarrufu ve emri altında olduklarını gösterir. Fiildeki "nâ" (biz) azamet çoğulu, elçilik kurumunun arkasındaki ilahi kudretin ve kararlılığın semantik bir tescilidir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik dünyasını "iletişim" bağlamında analiz eder. İslam öncesi dönemde yatay düzlemde (kabileler arası) bir haberleşme mekanizmasını anlatan "r-s-l" kökünün, Kur'an'da dikey (Allah'tan insana) ve ontolojik bir müdahale aracına dönüştüğünü belirtir. Bu fiil, Tanrı'nın insanlık tarihine olan fiili müdahalesinin (vahyin ve peygamberliğin) eylemsel karşılığıdır.
İleyhim (إِلَيْهِمُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "ilâ" (e/a, -e doğru) yönelme bildiren harf-i cerri ile "hum" (onlar) aidiyet zamirinin birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Cümle kurgusunda elçilerin gönderiliş rotasını ve ilahi uyarının hedef kitlesini (bir önceki ayette geçen ashâbü'l-karye'yi / şehir halkını) şüpheye mahal bırakmayacak şekilde sözdizimsel olarak belirler.
İsneyni (اثْنَيْنِ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-n-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi katlamak, kendi üzerine bükmek, çift yapmak ve iki parçadan oluşmak" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak bir olan şeyin gücünü veya hacmini katlayarak ikiye çıkarmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "s-n-y" kökünü Kur'an'ın hukuki ve teolojik şahitlik kurumu üzerinden değerlendirir. Şehre bir yerine "iki" elçinin gönderilmesi salt bir sayısal artış değil, dinde "şahitliğin" asgari şartının yerine getirilmesi, argümanın güçlendirilmesi ve muhatabın (şehir halkının) mazeret üretme kapısının kapatılması anlamına gelen ontolojik bir pekiştirmedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik bağlamda "iki" elçi gönderilmesinin kıssa kurgusundaki yerini inceler. Bu sayısal tercih, nüzul ortamındaki Kureyş müşriklerine zımni bir mesajdır; zira "biz tek bir adama (Hz. Muhammed'e) mi inanacağız?" şeklindeki itirazlarına karşı, geçmişte "iki elçinin" birden gelmesine rağmen inatçı toplumların yine de inkar ettiklerini göstererek sorunun sayıyla değil, kibirle ilgili olduğunu kanıtlar.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu harfin (fâ-i ta'kibiyye) "hemen ardından, bunun üzerine" anlamı veren bir atıf ve sebep-sonuç edatı olduğunu belirtir. Elçilerin şehre gelip tebliğe başlamalarının hemen peşinden, arada hiçbir düşünme veya idrak süresi bırakmaksızın şehir halkının anında ve şiddetli bir reaksiyon gösterdiğini gramatikal olarak vurgular.
Kezzebûhumâ (كَذَّبُوهُمَا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-z-b" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "doğrunun zıttı, gerçek dışı söz söylemek, gerçeği hilafına çevirmek" olduğunu açıklar. Tef'il babında mazi (geçmiş zaman) bir fiil olan "kezzebû" (yalanladılar), sıradan bir inanmama halini değil; bilerek, inatla ve aktif bir karalama kampanyası yürüterek elçileri "yalancı konumuna düşürme" eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "k-z-b" kökünü bilgi felsefesi ve ahlak bağlamında tahlil eder. Ona göre "tekzib" (yalanlama), sadece sözlü bir inkar (cühud) değildir; kişinin hakikati içsel olarak hissetmesine veya delilleri görmesine rağmen, kibir veya taassup sebebiyle gerçeğin üzerini dille ve eylemle örtmesidir. Sondaki "humâ" (ikisini) zamiri, inkarın kişisel değil, bütünüyle risalet kurumuna (her iki elçiye birden) yönelik olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın dini semantiğindeki karşılığını inceler. İslami zihniyette "iman/tasdik" kökünün tam ontolojik zıttı "tekzib"dir (yalanlama). Toshihiko Izutsu'ya göre bu eylem, salt bir fikir ayrılığı değil; insanın ilahi otoriteye karşı başkaldırısının, vahyi yalanlayarak Tanrı'nın evrendeki düzenini ve uyarı mekanizmasını reddetmesinin en agresif semantik dışavurumudur.
Gabriel Said Reynolds, kıssanın polemik değerini tartışır. Elçilerin "yalanlanması" (kezzebû) eylemi, Antakya/Karye kıssasının sadece tarihi bir anı olmadığını, Hz. Muhammed'in Mekke'de bizzat tecrübe ettiği "yalanlanma" psikolojisinin tarihsel bir izdüşümü (tipolojisi) olduğunu belirterek, Kur'an'ın bu fiili peygamberi teselli etmek ve müşriklerin inatçı karakterini ifşa etmek için kullandığını vurgular.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin bu noktasındaki "fâ" edatının, yalanlama (tekzib) eyleminin hemen ardından ilahi iradenin karşı hamlesinin gecikmeden devreye girdiğini gösteren ve eylemleri mantıksal bir zorunlulukla birbirine bağlayan bir sözdizimsel köprü olduğunu kaydeder.
Azzeznâ (عَزَّزْنَا)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "a-z-z" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "şiddet, güç, üstün gelmek, mağlup edilememek ve nadir bulunmak" olduğunu açıklar. "Azzeznâ" (güçlendirdik/destekledik) fiili, tef'il babında olup, zayıf düşen veya yalanlanan bir durumun içine kendi doğasından gelen yenilmez bir kudret aşılamayı, onu dış etkilere karşı sarsılmaz hale getirmeyi etimolojik olarak karşılar.
Râgıb el-İsfahânî, "a-z-z" kökünü zilletin (zayıflığın) zıttı olarak değerlendirir. Yalanlama eylemiyle elçiler toplum nezdinde zayıf (zelil) duruma düşürülmeye çalışılmış, ancak ilahi irade "azzeznâ" (biz aziz kıldık/güçlendirdik) eylemiyle argümanı ve şahitliği öylesine tahkim etmiştir ki, karşı tarafın inkar duvarı felsefi ve teolojik olarak yıkılmıştır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye döneminden Kur'an semantiğine geçişini inceler. İslam öncesinde "izzet", kabilenin kaba kuvveti, kibri ve intikam gücüyken; Kur'an bu kökü almış ve Allah'ın elçilerini (ve gerçeği) haklı çıkarırken kullandığı rasyonel, ahlaki ve ontolojik bir ilahi teyit (destek) mekanizmasına dönüştürmüştür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiildeki "nâ" (biz) azamet çoğulunun, bu desteğin sıradan bir tesadüf veya beşeri bir katılım olmadığını; ilahi iradenin doğrudan ve bizzat sahaya indiğini gösteren gramatikal bir mühür olduğunu belirtir.
Bi (بِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, harf-i cer olan "bâ" edatının, burada "vasıta veya bitişme" (ilsak) işlevi gördüğünü; destekleme eyleminin bizzat ne/kim aracılığıyla yapıldığını (üçüncü bir elçiyle) somutlaştırarak cümleye eklemlediğini ifade eder.
Sâlisin (ثَالِثٍ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "s-l-s" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının matematiksel olarak "üç" sayısı olduğunu açıklar. İsm-i fail kalıbında gelen "sâlis", var olan iki şeyin üzerine eklenerek onların eksikliğini tamamlayan, şahitliği veya gücü üçleyen "üçüncü kişi/unsur" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik bağlamda "üçüncü" bir kişinin gönderilmesinin kıssanın dramatik örgüsündeki yerini tahlil eder. Kur'an'ın ilahi rahmet ve mühlet verme stratejisini yansıtır. Şehir halkı iki elçiyi yalanlayıp azabı hak etmişken, anında cezalandırılmak yerine "üçüncü" bir elçiyle tebliğin şiddetlendirilmesi, Allah'ın kullarına karşı merhametinin ısrarını ve uyarının maksimum seviyeye (haddi zata) çıkarılmasını sembolize eder.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Kur'an'ın Mekke dönemi vaaz (homiletik) yapısı içinde inceler. Kıssada aktör sayısının önce ikiye, sonra "üçüncü" ile doruk noktasına çıkarılması, sözlü kültürde dinleyicinin dikkatini ve gerilimini zirvede tutmaya yarayan klasik ve çok etkili bir anlatı mimarisidir. "Sâlis" (üçüncü), krizin çözüleceği veya tamamen patlak vereceği teolojik eşiği temsil eder.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın, üçüncü elçinin gelişinin hemen ardından, elçilerin (üçünün birden) ortak ve nihai bildirilerini sunmak üzere harekete geçtiklerini bildiren bir atıf ve takip harfi olduğunu belirtir.
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-v-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "ağızdan çıkan ses, söz söylemek ve niyetin/düşüncenin sese dökülmesi" olduğunu açıklar. Fiilin mazi (geçmiş zaman) ve çoğul (onlar) kalıbında gelmesi, eylemin üç elçinin ortak, senkronize ve şüphe barındırmayan kesin bir tebliği olduğunu etimolojik olarak karşılar.
Râgıb el-İsfahânî, "k-v-l" kökünü bağlamsal olarak analiz eder. Kur'an'da "kavl" sadece rastgele bir konuşma değil; bir inanç, iddia ve kesin bir yargı beyanıdır. Elçilerin "dediler ki" (kâlû) eylemi, muhatabın (karye halkının) inkarına karşı geri adım atmadan, aksine daha güçlü ve kurumsal bir ortak kimlik (risalet kimliği) inşa ettiklerini gösterir.
İnnâ (إِنَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "inne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ile "nâ" (biz) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Elçilerin hitaplarına doğrudan bu edatla başlaması, karşı tarafın şiddetli yalanlamasına ve şüphelerine karşı, kendi misyonlarına duydukları sarsılmaz özgüveni ve hakikatin kesinliğini ifade eden bir gramatikal meydan okumadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik işlevini değerlendirir. Yalanlanan (kezzebû) ve muhtemelen tehdit edilen elçilerin, korkup sinmek veya savunma yapmak yerine doğrudan "Şüphesiz biz..." (İnnâ) şeklinde yüksek perdeli bir kimlik inşasına girmeleri, tebliğ psikolojisindeki cesareti ve ilahi desteğin (azzeznâ) yarattığı retorik dokunulmazlığı yansıtır.
İleykum (إِلَيْكُمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, yönelme bildiren "ilâ" harf-i cerri ile muhatap çoğul zamiri olan "kum" (siz, size) birleşiminden oluştuğunu kaydeder. Cümle kurgusunda yüklemden (murselûn) önce öne alınması (takdim), eylemin hedefini daraltarak "biz başkasına değil, doğrudan ve sadece size gönderildik, sorumluluğunuzdan kaçamazsınız" anlamı üreten sözdizimsel bir tahsistir.
Murselûn (مُرْسَلُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-s-l" olarak belirler. Temel anlamı olan "yumuşaklıkla birbiri ardına yönlendirilmek" kökünden türeyen bu kelime, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) cemi müzekker (eril çoğul) yapısındadır. Kendiliğinden ortaya çıkan değil, harici ve üstün bir otorite tarafından belirli bir misyonla görevlendirilip yönlendirilen kişileri (elçileri) tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "r-s-l" kökünü "risalet" (ilahi elçilik) kavramı üzerinden açıklar. Elçilerin kendilerini "murselûn" olarak tanımlaması; şehre kendi şahsi fikirlerini, felsefelerini veya menfaatlerini dikte etmeye gelmediklerini, sadece "gönderen" (Allah) makamının sözcülüğünü yaptıklarını belirten teolojik bir dokunulmazlık ve meşruiyet beyanıdır.
Toshihiko Izutsu, kelimenin ontolojik derinliğini inceler. "Mürselûn" (gönderilenler) kavramı, sıradan bir postacı veya kabile elçisi (sefir) anlamından sıyrılarak, görünmeyen (gayb) alemden, görünen (şehadet) aleme doğru ilahi hakikati taşıyan, evrenin manevi yapısını ayakta tutan peygamberlik kurumunun semantik iskeletidir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kökün (r-s-l) saf Arapça yapısını teyit etmekle birlikte, kelimenin Kur'an'daki (peygamber, ilahi elçi) formunun, geç antik çağ Yahudi-Hıristiyan literatüründeki misyonerlik/elçilik kavramlarıyla etkileşimine dikkat çeker. Süryanicedeki "şliha" (gönderilmiş kişi/havari) kavramının anlamsal içeriğinin, Arapça "resul/mürselûn" kelimesine taşınarak, İslami vahyin kendi evrensel peygamberlik teolojisini bu ortak kelime üzerinden inşa ettiğini kanıtlarıyla sunar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla