اِنَّا نَحْنُ نُحْـيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yâsin Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kayıt, yasin suresi 12. ayet, ameller, levhi mahfuz, ölülerin dirilişi, yasin suresi, yasin 12, kitap, hayat, ölüm, amel
-
"Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların gelecek için yaptıkları her şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz; aslında biz her şeyi apaçık bir ana kitaba kaydetmekteyiz."
Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb- Hak sanki insanlara delil olarak değil, öldüklerinde onları dirilteceğini haber vermek maksadıyla böyle söylemektedir.
Onların gelecek için yaptıkları her şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz; Müfessirler genelde şöyle bir yorum yapmıştır: Onların gelecek için yaptıkları her şeyi yazıyoruz, yani yaşarken yaptıkları hayrı ve şerri ve işledikleri her şeyi yazıyoruz. Onların izlerini de yazıyoruz, yani yaşarken hayır ve şerre dair icat ettikleri adetlerden ölümlerinden sonra insanlar tarafından uyulanları da yazıyoruz. Bir rivayette bu husus şöyle ifade edilmiştir: "Kim güzel bir çığır açar da ona uyulursa, kendisine onun sevabı ile birlikte kıyamet gününe kadar ona uyan insanların alacakları sevap kadarı da eklenir; bunların alacakları sevaptan da hiçbir şey eksilmez. Kim de kötü bir çığır açar ve ona uyulursa, kendisine onun günahı ile birlikte kıyamet gününe kadar ona uyan insanların aldıkları günah kadarı da eklenir; bunların günahlarından da hiçbir şey eksilmez". Cenab- Hak da bir ayet-i kerîmede şöyle buyurur: "O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir". Bazıları şöyle dedi: Bıraktıkları her izi, yani hayır ve şerle ilgili olarak attıkları her adımı, demektir. Katâde şöyle dedi: Ey âdemoğlu! Allah eğer senin hakkındaki herhangi bir şeyden gafil olsaydı, rüzgârın silip yok ettiği izlerinden gafil olurdu. Bu konuda Hz. Ali'nin (r.a.) ve Ebû Saîd el-Hudrî'nin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Ensârın evleri Mescid-i Nebî'den uzakta idi, evlerini Mescid-i Nebî'ye yakın bir yere nakletmek istemişlerdi, işte bunun üzerine şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların gelecek için yaptıkları her şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz meâlindeki âyet geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onlara, "Şüphesiz izleriniz yazılacak buyurdu". Bunun üzerine ensâr, evlerini nakletmekten vazgeçti. Eğer bu rivayet sabitse, âyetteki izlerden maksadın atılan adım olduğunu söyleyenlere delil olur.
Aslında biz her şeyi apaçık bir ana kitaba kaydetmekteyiz. Yani insanların hayır ve şer olarak yaptıkları her şey apaçık bir "ana kitaba yazılmıştır ve mahfůzdur. Apaçık ana kitap ifadesinden maksat, muhtemelen dünyada işledikleri amellerinin yazıldığı kitaptır, tıpkı şu âyette buyurulduğu gibi: "Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde. Yani amellerinin yazıldığı kitaplarıyla birlikte çağıracağımız günde. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bu âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: "Kimlerin amel defterleri sağından verilirse". Apaçık ana kitap ifadesiyle "ümmülkitap", yani levh-i mahfûz da kastedilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnnâ (إِنَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arap dilbilgisinde tahkik ve pekiştirme bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile "nâ" (biz) mütekellim maal gayr (çoğul birinci şahıs) zamirinin kaynaşmasından oluştuğunu belirtir. Cümlenin doğrudan bu edatla başlaması, takip eden eylemlerin (diriltme ve kaydetme) mutlak failinin Allah olduğunu ve bunda hiçbir şüphe bulunmadığını bildiren gramatikal bir kesinlik ve azamet (yücelik) ifadesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, edatın ve zamirin birleşimindeki retorik işlevi tahlil eder. Müşriklerin yeniden dirilişe (ba's) yönelik şiddetli inkârlarına karşı cümlenin "Şüphesiz biz" diyerek güçlü bir vurguyla başlaması, ilahi otoritenin meydan okuyan, sarsılmaz ve reddedilemez iradesini dilbilimsel bir şiddetle ortaya koyar.
Nahnu (نَحْنُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "nahnu" kelimesinin Arapçada müstakil (munfasıl) birinci çoğul şahıs zamiri olduğunu belirtir. Önceki "İnnâ" (Şüphesiz biz) kelimesinin içinde zaten bir "biz" zamiri bulunmasına rağmen, "nahnu" zamirinin ayrıca zikredilmesi Arap dilinde "tekit" (pekiştirme) ve "hasr" (tahsis etme) işlevi görür. Eylemin başkası tarafından değil, "ancak ve bizzat" Allah tarafından gerçekleştirileceğini sözdizimsel olarak sabitler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fazladan zamir kullanımının Kur'an retoriğindeki çarpıcı etkisini inceler. Cümlenin "İnnâ nahnu" (Şüphesiz biz, evet bizzat biz) şeklinde kurgulanması, ölümü ve hayatı elinde tutan yegâne kudretin ilahi irade olduğunu vurgulayan; politeist (çok tanrılı) veya tabiatçı (dehrî) inkâr argümanlarını tek bir sözdizimsel darbeyle yıkan teolojik bir sınır çizgisidir.
Nuhyî (نُحْيِي)
İbn Fâris, kelimenin etimolojik kökünü "h-y-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "hareket etmek, gelişmek, canlılık emaresi göstermek ve ölümün/durgunluğun zıttı" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "hayat", bir bedene veya kavrama güç, hareket ve kalıcılık veren asli kuvvettir.
Râgıb el-İsfahânî, "h-y-y" kökünü hem fiziksel hem de manevi/ontolojik boyutlarıyla analiz eder. Ona göre bu ayette if'âl babından (nuhyî / diriltiriz) gelen bu fiil, hem kıyamet gününde çürümüş bedenlere yeniden biyolojik canlılık verilmesini (ba's) hem de Kur'an vahyiyle ölü kalplerin/akılların manevi olarak diriltilmesini kapsayan geniş bir anlambilimsel çerçeveye sahiptir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye döneminden İslami döneme geçişteki semantik evrimini inceler. Bedevi Arap kültüründe "h-y-y" kökü sadece doğanın yeşermesi veya insanın nefes alması (biyolojik canlılık) gibi dünyevi bir sınırda kullanılırken, Kur'an bu fiili alıp ona derin bir eskatolojik (ahirete dair) boyut kazandırmıştır. Toshihiko Izutsu'ya göre "nuhyî" eylemi, Kur'an'ın "ikinci yaratılış" teolojisinin kalbidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında ve azamet çoğuluyla çekimlenmesinin, diriltme eyleminin Allah için geçmişte kalmış veya bir defaya mahsus bir olay değil, O'nun mutlak ve sürekli bir kudret tecellisi olduğunu gramatikal olarak bildirdiğini kaydeder.
El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "m-v-t" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "gücün, hareketin, canlılığın kesilmesi ve sükûnet (durgunluk) hali" olduğunu ifade eder. Yaşamsal fonksiyonların tamamen durduğu her türlü biyolojik veya mecazi durum bu kökten türeyen kelimelerle ifade edilir.
Râgıb el-İsfahânî, "m-v-t" kökünün Kur'an'daki farklı kullanımlarını tahlil eder. Ölüm sadece bedenin ruhtan ayrılması değil, bazen uykuyu, bazen bitkilerin kurumasını, bazen de küfür ve cehalet sebebiyle aklın/vicdanın işlevsiz kalmasını ifade eder. "El-Mevtâ" (ölüler) kelimesi cemi (çoğul) formunda olup, kıyamette diriltilecek olan biyolojik ölüleri ifade ettiği kadar, peygamberin tebliğine karşı duyarsız kalmış (manen ölmüş) kitleleri de kapsayabilecek etimolojik bir derinliğe sahiptir.
Toshihiko Izutsu, Cahiliye şiirindeki ölüm (mevt) algısıyla Kur'an'ın ölüm algısını karşılaştırır. İslam öncesi zihniyette ölüm, zamanın (dehr) yok edici gücünün mutlak bir zaferi, geri dönüşü olmayan trajik bir sondur. Kur'an ise bu ayette olduğu gibi "nuhyî" (diriltiriz) fiilinin hemen yanına "el-mevtâ" kelimesini koyarak, ölümü ontolojik bir "son" olmaktan çıkarıp, ilahi kudretin yeniden şekillendireceği bir "geçiş aşamasına" ve uyku haline dönüştürür.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, "diriltme" eylemi ile "kaydetme/yazma" eylemini birbirine bağladığını belirtir. Dirilişin sadece fiziksel bir canlanmadan ibaret olmadığını, hemen ardından hesap ve adaletin (kayıtların dökümünün) geleceğini mantıksal ve kronolojik bir sırayla sözdizimine oturtur.
Nektübü (نَكْتُبُ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-t-b" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "bir araya getirmek, toplamak, derlemek ve bir deriyi dikmek" olduğunu açıklar. Harfleri ve kelimeleri bir anlam oluşturacak şekilde yan yana dizme eylemine "yazmak" (kitabet) denmesi etimolojik olarak bu "bir araya toplama ve kalıcı hale getirme" işlevinden doğmuştur.
Râgıb el-İsfahânî, "k-t-b" kökünü hem fiziksel yazma hem de teolojik hüküm bildirme bağlamında inceler. Ona göre "biz yazarız" eylemi, meleklerin elindeki bir kalemin kâğıt üzerinde hareket etmesinden ziyade; kulların amellerinin ilahi bilgi havuzunda korunmasını, sabitlenmesini ve karşılığının verilmesi için (farz/hüküm olarak) kesinleştirilmesini ifade eden ontolojik bir kayda geçirmedir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "k-t-b" kökünün saf Arapça bir kök (derlemek/toplamak anlamında) olmasına rağmen, "ilahi kayıt, kitap, dinsel yazgı" şeklindeki eskatolojik kullanımının geç antik çağ Arami ve Süryani (kethab) kültürüyle anlamsal bir etkileşim barındırdığını savunur. Eylemlerin öte dünya için meleklerce "yazılması" (nektübü) motifi, İslami vahyin ortak Sami dinsel geleneğindeki kayıt ve hesap kavramını devralıp kusursuzlaştırmasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik değerini tartışır. Diriltme eyleminden (nuhyî) hemen sonra "yazarız" (nektübü) fiilinin gelmesi, insanın evrendeki hiçbir eyleminin, nefesinin veya sözünün boşlukta kaybolmadığını; mutlak bir ilahi arşivlemeye (istatistiğe) tabi tutulduğunu yüzüne vuran, müthiş bir ahlaki sorumluluk tasviridir.
Mâ (مَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde "mâ" edatının burada "ism-i mevsul" (ilgi zamiri) olarak "o şeyleri ki, o hususları ki" anlamında kullanıldığını belirtir. Kendisinden sonra gelen "kaddemû" fiilini kapsayarak, yazılan şeyin sınırlarını ve niteliğini belirsizlikten kurtarıp insan eylemlerine bağlayan gramatikal bir düğümdür.
Kaddemû (قَدَّمُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "k-d-m" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin önüne geçmek, ilerlemek ve önde olmak" olduğunu açıklar. İnsanın yürümesini sağlayan "ayak" (kadem) kelimesi de bu köktendir. Eylem, etimolojik olarak bir şeyi veya kişiyi kendi bulunduğu noktadan daha ileriye, geleceğe doğru göndermeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "k-d-m" kökünü insanın zamanla olan ilişkisi üzerinden tahlil eder. Teolojik bağlamda "kaddemû" (önceden takdim ettikleri/gönderdikleri), kişinin dünya hayatındayken bizzat kendi bedeni ve iradesiyle işleyip ahiret yurduna "kendinden önce yolladığı" iyi veya kötü amellerdir. Fiilin mazi (geçmiş zaman) formunda olması, kişinin kıyamet günü diriltildiğinde bu eylemlerin artık tamamlanmış ve arşive geçmiş olmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "takdim etme" kavramının eskatolojik değerini inceler. İnsanın eylemleri sadece anlık fiziksel hareketler değildir; ontolojik olarak "geleceği (ahireti) inşa eden" tuğlalardır. Toshihiko Izutsu'ya göre "kaddemû" fiili, İslami zihniyetteki zaman algısının dairesel değil çizgisel olduğunu; dünyadaki eylemlerin ilahi mahkeme için "önceden gönderilen dosyalara" dönüştüğünü gösterir.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, insanın doğrudan bizzat yaptığı eylemler (kaddemû) ile, bu eylemlerin ölümünden sonra geride bıraktığı dolaylı etkileri (âsâr) birbirine bağlayarak, hukuki ve ahlaki sorumluluğun çerçevesini sözdizimsel olarak eşsiz bir şekilde genişlettiğini aktarır.
Âsârahum (آثَارَهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-s-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "kumda veya toprakta yürüyen birinin geride bıraktığı ayak izi, bir nesnenin alameti ve işareti" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "eser" (çoğulu âsâr), fail oradan ayrıldıktan sonra bile eylemin varlığını kanıtlamaya devam eden kalıcı nişandır.
Râgıb el-İsfahânî, "e-s-r" kökünü ahlaki sorumluluk bağlamında derinleştirir. Ona göre "âsâr", kişinin bizzat yaşarken yaptığı amellerden ziyade, ölümünden sonra toplumda yaşamaya devam eden iyi adetler (sadaka-i cariye) veya kötü alışkanlıklar, teşvik ettiği günahlar ve inşa ettiği kurumlardır. Kelimenin "him/hum" (onların) aidiyet zamiriyle çoğul kullanılması, insanın tarihsel ve sosyolojik etkisinin etimolojik tescilidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Kaddemû" ile "Âsârahum" kavramları arasındaki zıtlığa ve edebi bütünlüğe dikkat çeker. "Kaddemû" kişinin önden ahirete gönderdiği bireysel ameli iken, "Âsârahum" arkada (dünyada) bıraktığı toplumsal amelidir. Bu kelime, Kur'an'ın sorumluluk bilincini bireysel ahlaktan çıkarıp toplumsal ve tarihsel bir boyuta taşıdığını gösteren sosyolojik bir tasvirdir.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi varoluşsal bir perspektiften yorumlar. İnsan dünyada sıradan bir yolcu değildir; onun yeryüzündeki yürüyüşü (ameli) kozmik bir ağırlığa sahiptir. "Âsâr", insanın varoluşunun dünyadan tamamen silinemeyeceğini, iyiliklerinin veya kötülüklerinin görünmez ayak izleri olarak insanlık hafızasına kazındığını ve bunların bizzat ilahi irade tarafından takip edildiğini belirten felsefi bir kavramdır.
Ve (وَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (bağlaç) harfi olan vav'ın, spesifik insan amellerinden (kaddemû ve âsâr) yola çıkarak cümlenin ufkunu varlık aleminin tamamına (külli olana) doğru genişlettiğini kaydeder.
Külle (كُلَّ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "k-l-l" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi istisnasız kuşatmak, etrafını sarmak, toplamak ve kapsamak" olduğunu açıklar. Başa giyilen ve saçı tamamen örten taca "iklil" denmesi bu köktendir. İbn Fâris'e göre "küll", bir bütünün parçalarını hiçbir eksik bırakmaksızın içine alan etimolojik bir tamlık/bütünlük ifadesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "k-l-l" kökünü miktar ve ihata bağlamında inceler. Ayette "küll" kelimesinin kullanılması, ilahi kaydın sadece insanların büyük ve belirgin eylemlerini değil, evrendeki iyi-kötü, büyük-küçük, niyet-eylem tüm mevcudatı şemsiyesi altına aldığını gösteren mutlak bir tümel (kapsayıcı) edattır.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, kelimenin etimolojik kökenini "ş-y-e" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "irade etmek, dilemek, istemek" olduğunu açıklar. İlahi iradenin dileyip varlık sahnesine çıkardığı (mevcut kıldığı) her nesneye ve kavrama bu nedenle "şey" (dilenmiş/var edilmiş) denir.
Râgıb el-İsfahânî, "ş-y-e" kökünü ontolojik bir çerçevede tahlil eder. Arapçada varlığı ifade eden en temel, en genel ve en geniş kavramdır. Eylemler, niyetler, fiziksel varlıklar ve olayların tamamı "şey" kategorisine girer. "Külle şey'in" (her şey) tamlaması, ilahi ilmin istisnasız kuşatıcılığını etimolojik olarak zirveye taşır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin İslam teolojisindeki (Kelam ilmi) yeri bağlamında tartışmaları aktarır. Erken dönem dilcilerin ve kelamcıların "madum (yokluk) bir şey midir, sadece var olanlara mı şey denir?" şeklindeki felsefi tartışmalarında bu kelimenin kök yapısına odaklandıklarını, ancak ayetin bağlamında "şey" kelimesinin evrende gerçekleşmiş ve varlık bulmuş tüm olay ve eylemleri kuşatan mutlak bir mevcudiyet alanı olduğunu belirtir.
Ahsaynâhu (أَحْصَيْنَاهُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-s-y" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "çakıl taşı" (hasâ) olduğunu açıklar. Eski dönemlerde bedevi Arapların, ellerindeki hayvanları veya malları sayarken karıştırmamak için ufak çakıl taşlarını kullanmasından hareketle, bir şeyi net, hatasız ve kalem kalem sayıp istatistiğini tutma eylemine etimolojik olarak "ihsâ" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "h-s-y" kökünü bilginin kesinliği üzerinden tahlil eder. Ona göre "ihsâ", sıradan bir bilme veya toplu bir tahmin eylemi değildir; her bir detayı çakıl taşları gibi tek tek ayırıp, sınıflandırıp, eksiksiz bir şekilde kavrama ve kayda geçirme işlemidir. Fiilin "biz saydık/kaydettik" formunda azamet çoğuluyla gelmesi, ilahi hafızanın ve bilgi sisteminin sıfır hata ile işlediğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'daki metaforik kullanımına dikkat çeker. Çöl kültüründeki basit bir "taşla sayma" eyleminin kökünden (h-s-y) alınarak, ilahi ilmin kusursuz dijital arşivini anımsatan eskatolojik bir kayıt eylemine (ahsaynâhu) dönüştürülmesi, Kur'an dilinin muhatabın maddi gerçekliğini alıp onu aşkın/teolojik bir hakikate nasıl evirdiğini gösteren harika bir dilbilimsel örnektir.
Fî (فِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada "zarfiyet" (bir şeyin içinde, dâhilinde olma) bildiren harf-i cer olduğunu belirtir. "Kaydetme/sayma" (ihsâ) eyleminin soyut bir uzayda değil, somut, merkezi ve korunaklı bir "arşivin/merkezin" tam içinde gerçekleştiğini sözdizimsel olarak çerçeveler.
İmâmin (إِمَامٍ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-m-m" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir hedefe yönelmek, öne geçmek, kastetmek ve asıl olmak" olduğunu açıklar. "İmam" (kendisine uyulan, önder) ve "Ümm" (anne, her şeyin aslı, kaynak) kelimeleri bu köktendir. Etimolojik olarak "imam", arkasından gelenlerin veya ondan türeyenlerin kendisine dönüp referans aldığı ana merkezdir.
Râgıb el-İsfahânî, "e-m-m" kökünü kelimenin Kur'an'daki kullanımı üzerinden detaylandırır. İmam kelimesi, insanlara önderlik eden bir kişi (Hz. İbrahim gibi) için kullanılabileceği gibi, peşinden gidilen bir kitap (Tevrat veya Kur'an gibi) veya eylemlerin asıllarının kaydedildiği "Levh-i Mahfuz" (Ana Kitap) için de kullanılır. Bu ayetteki "imam", her şeyin dökümünün yapıldığı ilahi arşiv, tüm varlığın yazgısının ve kayıtlarının kendisine bağlandığı ontolojik kök kütüğüdür.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, "imam" kelimesinin Arapça (e-m-m kökünden) türetildiğini kabul etmekle birlikte, kelimenin "ilahi yazgı kitabı, göksel ana kayıt" şeklindeki eskatolojik/teolojik anlamında, geç antik çağ Yahudi-Hıristiyan literatüründeki "kitap/hece" tasavvurlarının kavramsal bir iz düşümünün bulunabileceği yönündeki filolojik değerlendirmeleri aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin klasik tefsir tarihindeki ağırlıklı karşılığına değinir. Müfessirlerin büyük çoğunluğunun, buradaki "İmam" kelimesini "Levh-i Mahfuz" (Korunmuş Levha), "Ümmü'l-Kitap" (Kitapların Anası) veya evrenin genetik kodunu/bütün bilgisini barındıran ilahi bilgi deposu olarak tevil ettiklerini, bunun da kelimenin "her şeyin kendisine referans verdiği asıl merkez" şeklindeki etimolojik kökeniyle tam uyumlu olduğunu belirtir.
Mübîn (مُبِينٍ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-y-n" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması ve bunun sonucunda açığa çıkması, belirginleşmesi" olduğunu açıklar. Bir şeyin gizlilikten kurtulup sınırlarının netleşmesine etimolojik olarak "beyân" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü if'âl babında ism-i fail (mübîn) yapısında tahlil eder. Ona göre bu kelime çift yönlü bir işleve sahiptir: Hem bizzat kendisi açık, seçik, şüpheden uzak ve nettir (lâzım); hem de kendisi aracılığıyla karmaşık olayları açıklığa kavuşturan, gerçeği yalandan ayıran aydınlatıcı bir niteliğe (müteaddi) sahiptir.
Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik işlevini ilahi bilgi bağlamında yorumlar. "İmam-ı Mübîn" (Apaçık/Aydınlatıcı Ana Kayıt) tamlamasındaki "mübîn" sıfatı, ilahi ilmin kaos, karmaşa ve belirsizlik barındırmadığını gösterir. Toshihiko Izutsu'ya göre evrendeki hiçbir zerre, atılan hiçbir adım bu kaydın dışında kalamaz ve bu kayıt, hesap günü muhataplarının önüne sürüldüğünde hiçbir inkar veya şüpheye mahal bırakmayacak şekilde (mübîn olarak) gerçeği, iyiyi ve kötüyü birbirinden bıçak gibi ayıracaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla