Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yâsin Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yâsin Sûresi, 9. Ayet

    وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَداًّ وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَداًّ فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alnâ min beyni eydîhim sedden vemin ḣalfihim sedden feaġşeynâhum fehum lâ yubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      8. "Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik, bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadır."

      9. "Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; artık görmezler."


      Buradaki ilk âyet temsilî bir anlama gelebileceği gibi hakikat mânasına da gelebilir. Eğer temsilî mânada kullanılmış ise, o zaman Cenâb-ı Hak onları cimrilikte fukaraya, yoksullara ve Resûlullah'ın (s.a.) ashabından ihtiyaç sahiplerine el uzatmamakla nitelemektedir. Bu aynen şu meâldeki âyet gibidir: "Eli sıkı olma!" Allah cimrilikten, infak etmemekten ve eli bağlanmış olduğu için infaka gücü yetmeyen biri gibi olmasını peygamberine yasaklamıştır. Âyetteki elin bağlı olması ifadesi hakiki anlamda değil, infaktan uzak durmak mânasında kullanılmıştır. Buna göre âyetin onları cimrilikle ve infaktan uzak durmakla tavsif etmiş olması mümkündür.

      Eğer elin boyna bağlanması ifadesi hakiki mânada kullanılmış ise, o zaman tefsircilerin söyledikleri anlama gelmesi muhtemeldir: Allah lânet eylesin Ebû Cehil, Muhammed'i (s.a.) görürse mutlaka onun başını yaracağına yemin etmişti. Hz. Peygamber (s.a.) namaz kıldığı sırada Ebû Cehil elinde bir taşla geliyor, Resûlullahın (s.a.) başına vurmak üzere taşı kaldırıyor, ancak eli boynuna düşüyor, taş da eline yapışıyor. Arkadaşlarının yanına gittiğinde, bu hali gören bir başkası, onu ben öldüreceğim, diyerek taşı alır, Hz. Peygamber'e (s.a.) yaklaştığında gözleri dümdüz olur ve Resûlullahı (s.a.) göremez, fakat onun Kur'an okumasını işitir. O da arkadaşlarının yanına döner, ancak onlar seslenmeden kendilerini göremez. İşte bunun üzerine Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyet nâzil oldu.

      Âyet eğer hakikat mânasında ise, bunun âhirette olması da mümkündür. Bu, şu ilâhî beyanlara benzemektedir: "O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler", "Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak!" Bu durumda set çektik sözü, onlar için set çekeceğiz mânasına gelir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Îsâ için şöyle buyurdu: "Allah, Ey Meryem oğlu Îsâ! İnsanlara sen mi söyledin?' dedi...", yani Allah bunu ona kıyamet günü söyleyecektir, dünyadaki olayın akabinde söylemiş değildir. Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik ve onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyetler de âhirette gerçekleşecek bir hâdisedir, yani bunu onlara âhirette yapacağız, demektir.

      Fakat onların Resûlullah'a (s.a.) yapmak istedikleri kötülükten dolayı Cenâb-ı Hakk'ın onlara dünyada böyle bir şeyi yapmış olması da mümkündür; nitekim onlar ne önünden, ne arkasından ve ne de başka bir cihetten Resûlullah'a (s.a.) yaklaşmak imkânını bulamadılar.

      Yahut onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; artık görmezler. Bu ilâhî beyanın temsilî bir anlamda kullanılmış olması da muhtemeldir, yani biz onlarla hak arasında önden ve arkadan set çektik, böylece gözlerini perdeledik, artık onlar ebediyen hakkı göremezler. Buna benzer âyetler Kur'ân-ı Kerim'de çoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu beyanda belirtilen şudur: Halkanın bir ucu boyunda öbür ucu eldedir, böylece sağ el boyna bağlanmış durumdadır. İbn Mesûd'un (r.a.) mushafı da bu mânayı doğrulayıcıdır: Biz onların sağ ellerini zincirle bağladık. Başka bir mushaf da, "ellerini zincirle bağladık" şeklindedir. Bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadır. Bazıları şöyle dedi: Başları göğe doğru kalkık durumdadır. Çünkü insanın boynu çenesinden bağlandığı zaman hali böyle olur, aşağıya doğru bakamaz. Bundan dolayı deve su içtiğinde, başını dikti denilir. Bazıları şöyle dedi: الإنماح kelimesi gözlerini indirmek demektir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: "Mukmah )المُتع( başını yukarı kaldırıp gözlerini indiren mânasına gelir. Buna başını kaldırdıktan sonra omuzunu indiren mânası da verilmiştir. Dolayısıyla âyet, elleri boyunlarına bağlanmış anlamına gelir.

      Bu fiil ğayın (غ) harfi ile de, ayın (ع) harfi ile de okunmuştur. Gayın (غ) harfi ile okunduğunda غشاوة (gisavet) mastarından gelir. Ayın (ع) harfi ile okununca da, "Allahın mesajını görmezden gelen" meâlindeki âyetle aynı anlama gelir, yani Allah'tan yüz çevirmek demektir.

      İnsanlara Ait Fillerin Yaratılması

      Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik. Bu ilâhî beyanla istidlâl edilen iki mâna Mûtezile'nin aleyhine delildir. Çünkü bu âyette geçen "perdeleme" fiilini her ne kadar onlar yapmışlarsa da, Cenâb- Hak onu kendine nispet etmektedir. Buradan, insanların işledikleri fiilleri Allah'ın yarattığına istidlâl edilmesi de caizdir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve (وَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapçada bir atıf (bağlaç) harfi olduğunu belirtir. Bu ayetin bağlamında kendinden önceki ayette tasvir edilen ruhsal ve fiziksel kilitlenme haline (boyunduruklar sebebiyle başların yukarı dikilmesi) yeni ve daha kuşatıcı bir ontolojik ceza/durum tasvirini bağlayarak, inkarcıların içine düştüğü çaresizliğin çok boyutlu yapısını sözdizimsel olarak inşa eder.

        Ce'alnâ (جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "c-e-l" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi bulunduğu halden başka bir duruma sokmak, dönüştürmek ve bir etki/kural koymak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre eylem, yoktan var etmeyi (halk) değil, var olan bir durum üzerinde tasarrufta bulunarak ona yeni bir mahiyet kazandırmayı ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların kendi inatçı eylemlerinin ilahi bir yasayla onların etrafını saran ontolojik bir engele dönüştürülmesini etimolojik olarak karşılar.

        Râgıb el-İsfahânî, "c-e-l" kökünü incelerken fiilin bir durumu başka bir duruma mahkûm etme işlevine odaklanır. Ona göre "biz kıldık/yaptık" eylemi, inkarcıların önlerine ve arkalarına set çekilmesinin keyfi bir fiziksel müdahale olmadığını; onların kalplerindeki kibrin ve hakikate kapalılığın, ilahi adalet gereği (ce'l eylemiyle) dışsal, somut ve aşılamaz bir manevi duvara çevrildiğini gösterir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki anlambilimini ilahi müdahale ekseninde tahlil eder. Toshihiko Izutsu'ya göre "Ce'alnâ" fiili, evrende işleyen ahlaki nedensellik yasalarının doğrudan Tanrı'ya ait olduğunu vurgular. İnkarcıların etrafına engellerin konulması, onların gösterdiği nankörlüğe (küfre) karşı ilahi iradenin (sünnetullahın) harekete geçmesi ve onların idrak yollarını kendi iradeleri doğrultusunda "dönüştürerek" (ce'l) mühürlemesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin Kur'an retoriğindeki bağlamına dikkat çeker. "Biz kıldık" şeklindeki birinci çoğul şahıs kullanımı (azamet çoğulu), muhatap alınan Kureyşli müşriklerin karşılarında mücadele ettikleri gücün Hz. Muhammed'in şahsı olmadığını, aksine onları dört bir yandan kuşatan ve etkisiz hale getiren mutlak ve karşı konulamaz bir ilahi kudret olduğunu gösteren iddialı bir söylem stratejisidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin mazi (geçmiş zaman) kalıbında kullanılmasının, tıpkı boyundurukların geçirilmesinde olduğu gibi, bu kuşatılmışlık ve körleşme durumunun da ilahi takdirde çoktan verilmiş, kesinleşmiş ve geri döndürülemez bir karar olduğuna dair gramatikal bir hüküm barındırdığını ifade eder.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu harf-i cerrin "den/dan, itibarıyla, başlangıç" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayette kendinden sonra gelen yön bildiren kelimelere (ön ve arka) bitişerek, engellerin (sedlerin) mekânsal olarak tam olarak nereden başladığını ve muhatabı hangi noktalardan itibaren kuşattığını gramatikal bir kesinlikle çerçeveler.

        Beyni (بَيْنِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-y-n" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "ayrılık, uzaklık, iki şeyin arası ve açıklık" olduğunu ifade eder. İbn Fâris'e göre "beyn", etimolojik olarak iki nesnenin veya durumun birbirine temas etmediği, arada kalan boşluk ve mesafe alanıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-y-n" kökünü incelerken kelimenin hem "ayrılık/uzaklık" hem de "bağlantı noktası/ara" gibi zıt anlamları (ezdâd) barındırabildiğine dikkat çeker. Ayette bu kelime, kişinin bedeni ile etrafındaki dış dünya arasındaki temas ve algı mesafesini ifade eden mekânsal ve algısal bir aralığı sembolize eder.

        Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "y-d-y" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının anatomik olarak "el" olduğunu, ancak mecazen "güç, kudret, nimet ve birinin ön tarafı/huzuru" anlamlarında kullanıldığını belirtir. İbn Fâris'e göre "beyne eydîhim" (ellerinin arası/önleri) kalıbı, kişinin doğrudan müdahale edebildiği, görebildiği ve hükmedebildiği ön cephesini, yakın geleceğini veya doğrudan muhatap olduğu alanı ifade eden etimolojik bir mecazdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "y-d-y" kökünün dildeki geniş kullanımını tahlil eder. Ona göre eller (eydî), insanın en temel eylem, korunma ve idrak organlarıdır. "Ellerinin arası" ifadesi sadece fiziksel olarak "önleri" anlamına gelmekle kalmaz; aynı zamanda onların dünyevi planlarını, yöneldikleri hedefleri ve kendilerinden emin bir şekilde baktıkları geleceği sembolize eder. Bu alanın bir engelle kapatılması, eylem kapasitelerinin sıfırlanması demektir.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemi Arapçasından İslami döneme geçişteki mecazi evrimini inceler. Bedevi kültüründe fiziksel bir yönelim (ön taraf) bildiren bu ifade, Kur'an'ın ontolojik dilinde insanın idrak edebildiği duyusal ve zamansal boyutu (şimdiki zamanı ve geleceği) temsil eder hale gelmiştir. "Önlerine" set çekilmesi, onların varoluşsal rotalarının tıkanmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik bağlamda "önleri" ifadesini değerlendirir. Müşriklerin kendilerinden emin, sadece bu dünyaya odaklı ve gelecekte (ahirette) herhangi bir hesap gününü reddeden bakış açıları, "önlerine" çekilen bir setle anlamsızlaştırılmakta; onların çok güvendikleri dünyevi ufukları ironik ve edebi bir dille tamamen kapatılmaktadır.

        Sedden (سَدًّا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "s-d-d" olarak belirler. Bu kökün temel, somut anlamının "bir kapıyı kapamak, bir boşluğu doldurmak, geçidi tıkamak ve düzeltmek" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "sed", suyun akışını kesen baraj veya iki dağ arasındaki geçidi kapatan duvar gibi, etimolojik olarak hareket ve iletişimi tamamen durduran, aşılamaz ve delinemez her türlü fiziksel veya somut engeli ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "s-d-d" kökünü hem fiziksel hem de psikolojik bağlamda tahlil eder. Ona göre "sed", dağ gibi doğal bir engel olabileceği gibi (Südd), insan eliyle veya ilahi bir cezayla oluşturulan bir tıkanıklık (Sedd) da olabilir. Ayette kelimenin nekira (belirsiz) formda gelmesi, bu engelin mahiyetinin gözle görülebilen maddi bir duvardan ziyade, dehşet verici, tanımlanamaz ve aşılamaz bir manevi/psikolojik körlük duvarı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "sed" kelimesinin üstlendiği ontolojik işlevi inceler. İnkarcıların zihinsel kapalılığı ve kibirleri, etraflarında görünmez bir inançsızlık koza oluşturmuştur. Toshihiko Izutsu'ya göre bu kelime, ilahi işaretlerin (ayetlerin) onlara ulaşmasını ve onların hakikate doğru adım atmasını engelleyen mutlak teolojik bariyeri sembolize eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojik tahlilini epistemolojik (bilgi felsefesi) bir zemine oturtur. "Sed", sıradan bir yol kesme eylemi değil, kişinin hakikati bilme, anlama ve idrak etme yollarının bütünüyle iptal edilmesidir. Onların önlerine ve arkalarına çekilen duvarlar, geçmişten ibret almalarını ve geleceğe dair ilahi gerçeği görmelerini engelleyen varoluşsal bir yalıtılmışlık ve zihinsel hapis halidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki polemik değerini tartışır. Hz. Muhammed'in tebliğine karşı Mekkeli müşriklerin sergilediği sistematik boykot, kulak tıkama ve alay etme stratejisi (kendi ördükleri duvarlar), Kur'an'ın retoriğinde tersine çevrilerek, asıl kuşatılanın, hapsedilenin ve yolları "sed" ile tıkananın bizzat o inkarcıların kendileri olduğunu gösteren sarsıcı bir karşı argüman olarak kullanılır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin masdar ve isim olarak kullanımlarına değinerek, ayette hem "önlerine" hem de "arkalarına" set çekildiğinin arka arkaya vurgulanmasının, muhatapların kaçacak hiçbir delikleri kalmadığını, inançsızlıkları sebebiyle her yönden tamamen bloke edildiklerini (ihata edildiklerini) bildiren gramatikal ve edebi bir mübalağa içerdiğini belirtir.

        Halfihim (خَلْفِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "h-l-f" olarak tespit eder. Bu kökün temel anlamının "bir şeyin ardı, arkası, sonradan gelen ve yerine geçen" olduğunu açıklar. Etimolojik olarak bir nesnenin veya kişinin sırt tarafında kalan, geride bırakılan veya zaman olarak sonradan tecrübe edilecek olan alanı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "h-l-f" kökünü zaman ve mekân bağlamında analiz eder. "Eydîhim" (önleri) kavramı nasıl geleceği ve yönelinen ufku temsil ediyorsa, "halfihim" (arkaları) kavramı da kişinin geride bıraktığı geçmişini, atalarından devraldığı mirası ve göremediği arka cephesini temsil eder. Arkalarına set çekilmesi, onların atalarının düştüğü hatalardan (önceki ayetlerdeki gafletten) ibret almalarını sağlayacak tarihsel ve zihinsel bağın da ilahi bir mühürle koparıldığını gösterir.

        Fe (فَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu harfin (fâ-i ta'kibiyye veya fâ-i sebebiyye) bir önceki eylemin (ön ve arkaya set çekilmesinin) hemen ardından gelen, kesintisiz, mantıksal ve kaçınılmaz yeni bir durumu (gözlerinin bütünüyle perdelenmesini) cümleye bağladığını aktarır. Engellerin konulması, bizzat bu körleşme halinin doğrudan nedenidir.

        Ağşeynâhum (أَغْشَيْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "ğ-ş-y" olarak belirler. Bu kökün temel anlamının "bir şeyi tamamen örtmek, üzerine kapamak, sarmak ve bürümek" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre eylem, nesnenin sadece bir kısmını değil, onu her taraftan ihata ederek dış dünyayla olan tüm görsel ve duyusal bağını koparacak şekilde üzerine bir örtü/kılıf geçirilmesini etimolojik olarak ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğ-ş-y" kökünü incelerken bu örtme eyleminin spesifik hedefine dikkat çeker. "Gışâve", gözün veya kalbin üzerine inen, görmeyi ve idrak etmeyi engelleyen kalın perdedir. Ona göre "biz onları bürüdük/örttük" ifadesi, ön ve arkaya çekilen setlerin yarattığı dışsal engellemenin ardından, kişinin doğrudan kendi içsel algı mekanizmasına (gözlerine/kalbine) inen mutlak bir ilahi körleştirme operasyonunu sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini ruhsal bir mühürlenme olarak okur. Kur'an terminolojisinde "ğ-ş-y" (örtmek) eylemi, kişinin kendi küfründeki inadının Tanrı tarafından ontolojik bir cezaya dönüştürülmesidir. Toshihiko Izutsu'ya göre bu kelime, hakikati görmeyi reddeden insanın, Tanrı tarafından karanlık bir cehalet örtüsüyle sarmalanarak "kendi karanlığına hapsedilmesini" anlatan en güçlü teolojik kavramlardan biridir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik bir bağlamda fiilin kullanımını değerlendirir. Müşriklerin Hz. Peygamber'e "Kalbimiz örtülü, kulaklarımızda ağırlık var, seninle bizim aramızda bir perde var" (Fussilet, 5) şeklindeki alaycı ve reddedici söylemlerini hatırlatarak, Kur'an'ın bu eylemi bizzat sahiplenip "Evet, biz onları örttük" (ağşeynâhum) diyerek muhatabın polemik dilini onlara karşı mutlak bir ceza hükmü olarak kullandığını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin if'âl babında mazi (geçmiş zaman) kalıbında ve azamet çoğulu (biz) ile çekimlendiğine dikkat çeker. Bu gramatikal yapı, tıpkı "ce'alnâ" (kıldık) fiilinde olduğu gibi, örtüleme eyleminin bütünüyle ilahi iradenin sarsılmaz bir kararı olduğunu ve muhatap kitlenin (hum zamiri) bu kuşatılmışlıktan kendi başlarına kurtulmalarının imkânsızlığını sözdizimsel olarak tesis eder.

        Fehum (فَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "fâ" (sebep-sonuç edatı) ve "hum" (onlar) zamirinden oluşan bu bağlacın, etraflarının setlerle çevrilmesi ve gözlerine/kalplerine inen mutlak örtünün (gışâve) kaçınılmaz nihai sonucuna (görememe haline) cümleyi mantıksal bir zorunlulukla taşıdığını kaydeder.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arapçada muzari fiilin başına gelerek geniş ve şimdiki zamanı olumsuzlayan (nefy) edat olduğunu belirtir. Ayette, muhatapların içine düştüğü ontolojik körlüğün geçici bir durum değil, süreklilik arz eden ve mevcut hal ile geleceği kapsayan kalıcı bir iptal durumu olduğunu gramatikal olarak sabitler.

        Yubsırûn (يُبْصِرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-s-r" olarak tespit eder. Bu kökün temel, somut anlamının "gözle görmek", soyut anlamının ise "bilgi sahibi olmak, bir şeyin içyüzünü anlamak ve kavramak" olduğunu açıklar. İbn Fâris'e göre "basar", sadece fiziksel bir görme eylemi değil, etimolojik olarak görünenin ardındaki gerçeği idrak etme eylemini (basiret) de zorunlu olarak içerir.

        Râgıb el-İsfahânî, "b-s-r" kökünü incelerken Kur'an'daki "basar" (gözle görme) ve "basîret" (kalple/akılla kavrama) ayrımını derinleştirir. Ona göre ayette olumsuzlanan (lâ yubsırûn) eylem, müşriklerin maddi objeleri görememesi (fiziksel körlük) değildir. Kelime ism-i fail çoğul kalıbında eyleme dökülerek, onların ilahi vahyi (Kur'an'ı), peygamberi ve ahiret gerçeğini algılama yetilerinden, yani varoluşsal "basiretlerinden" tamamen mahrum kalmış olmalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin dini semantiğini "hakikati algılama" bağlamında inceler. Kur'an'ın insan tanımlamasında duyular (göz, kulak, kalp) sadece fizyolojik organlar değil, ilahi işaretleri (ayetleri) okuma araçlarıdır. Toshihiko Izutsu'ya göre "görmezler" eylemi, inkarcıların kendi kibrinin yarattığı setler ve ilahi örtü (gışâve) sonucunda, evrendeki ahlaki ve teolojik mesajı okuma kapasitelerinin tamamen yitirilmesini, ontolojik bir felci sembolize eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimeyi anlambilim açısından yorumlayarak, görememe (ama/körlük) halinin sadece epistemolojik (bilgisel) bir yoksunluk değil, felsefi bir kilitlenme olduğuna dikkat çeker. Kişinin önünde ve arkasında aşılmaz duvarlar (sed) varken ve üzeri tamamen örtülmüşken (gışâve), eylemde bulunacak (yubsırûn) hiçbir ufku kalmamıştır; bu kelime, hakikate kapanan zihnin kendi karanlığında boğulmasının nihai tasviridir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin if'âl babından muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında kullanılmasının, onların bu basiretsizlik (görememe) halinin sadece bir anlık bir gaflet olmadığını, kalıcı bir duruma (meleke) dönüştüğünü gösterdiğini aktarır. Ayetin genel yapısı içinde bu son kelime, kibrin, inkârın ve uyarılara kulak tıkamanın insanı getirdiği trajik ve geri dönülemez son noktayı bildirerek analizi tamamlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X