Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 110. Ayet

    حَتّٰٓى اِذَا اسْتَيْـَٔسَ الرُّسُلُ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَٓاءَهُمْ نَصْرُنَاۙ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hattâ iżâ-stey-ese-rrusulu vezannû ennehum kad kużibû câehum nasrunâ fenucciye men neşâ/(u)(s) velâ yuraddu be/sunâ ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Fakat, suça gömülmüş olanlardan azabımız geri çevrilmez.

      Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada ... Buradaki "kezebe" (كَذَبُوا) fiili iki şekilde "küzibû" (كُذِبُوا) ve "küzzibû" (كُذِّبُوا) diye okunmuş ve iki farklı anlam verilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Peygamberler, ümmetlerinin iman etmelerinden ve peygamberleri tasdik etmelerinden ümitlerini kesti, demektir. Peygamberlerin onların iman etmelerinden ümitlerini kesmeleri, delillere inatla karşı koyduklarını ve onları reddetmekte öne çıktıklarını çokça gördükleri içindi, bu yüzden onların iman etmelerinden ümitlerini kesmişlerdi. Yahut onların ümit kesmeleri, iman etmeyeceklerine dair Allah'tan gelen bir haberle olmuştu. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurur: "Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak". Bunun gibi başka ayetler de vardır. Peygamberler yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada; bazıları şöyle dedi: Peygamberler, kendilerine bağlı zayıf kişilerin kendilerini yalanladıklarını sandılar. Ancak bu düşünce peygamberlere ait idiyse, o zaman peygamberlerin kendi tabileri ile ilgili zanlarından ibarettir; yani peygamberlere tabi olanlar çok zorluk gördükleri, üzerlerindeki belanın uzun süre devam etmesi ve Allah'ın yardımının gecikmesi üzerine, peygamberlerin içine onların başına gelenlerden dolayı kendilerini yalanladıkları fikri doğdu. Eğer yalanlama düşmanlardan gelmiş ise, hiç şüphe yok ki peygamberler, onların kendilerini yalanlayacaklarını zaten biliyorlardı. Rivayet edildiğine göre Urve b. Zübeyr, Hz. Aişe'ye (r.a.) şöyle sormuş: Cenab-ı Hakk'ın Peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada mealindeki ayette geçen kelime "küzzibû" (كُذِّبُوا) diye mi okunmalı? Hz. Aişe, aksine kavmi onları yalanlamıştı dedi. Ben dedim ki: Vallahi peygamberler, kavimlerinin kendilerini yalanladıklarını kesin olarak biliyorlardı, bu bir zan değildi. Hz. Aişe; Ey Urve! Evet, onlar bunu kesin olarak biliyorlardı, diye cevap verdi. O zaman ben dedim ki: Belki de onlar kendilerine yalan söylendiğini sanmışlardı. Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: Maazallah! Peygamberlerin, Rab'leri hakkında bunu zannetmeleri mümkün değildir. O zaman ben, öyle bu ayetin anlamı nedir, dedim. Şöyle cevap verdi: Onlar, peygamberlere tabi olanlardır; Rab'lerine iman etmişler ve kendilerini tasdik etmişlerdi, fakat üzerlerindeki bela uzun süre devam edip Allah'ın yardımı da gecikince, nihayet peygamberler, kavimlerinden kendilerini yalanlayanların iman etmelerinden ümitlerini kestiler, kendi tabilerinin de kendilerini yalanladıklarını sandılar, işte tam o sırada Allah'ın yardımı geldi. Bazıları da şöyle dedi: Nihayet peygamberler ümitlerini yitirince. Yani kavimlerinin iman etmelerinden ümitlerini yitirince, kavimleri de tehdit edildikleri azabın gecikmesi üzerine, Allah'ın azabının başlarına geleceği konusunda peygamberlerin kendilerine yalan söylediğini zannettiler. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar zannettiler, yani kavimleri zannettiler ki, peygamberleri onlara gökten gelen onlara yardımımız gelir haberinde yalan söylediler. Bazılarının söylediği gibi eğer ayet peygamberlere tabi olanlar hakkında ise, o zaman şu ayetle aynı manaya gelir: "Peygamber ve yanındakiler, 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?' diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır". Eğer peygamberleri yalanlayan diğerleri ile ilgili ise, o zaman peygamberlere Allah'ın yardımı geldi, demektir.

      Dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Yani müminlerden dilediğimiz kimse ... Bu cümle ilk bakışta, Cenab-ı Hakk'ın o müminlerden dilediği kişileri kurtaracağına dair geleceğe ilişkin bir haberdir, müminlerden o insanlarla ilgili bir habere benzemektedir. Şayet öyle ise, o zaman anlamı şöyle olur: Onlardan dilediğimizi kurtardık, dilediğimizi de helak ettik. Ancak bu, kelimelerin ilk bakışta görünen anlamı itibariyle böyledir. Yahut ayet, ahirette dilediğimizi kurtaracağız manasına gelir.

      Suça gömülmüş olanlardan azabımız geri çevrilmez. Yani günahkarlara azabımız geldiğinde, artık o geri çevrilmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İstey’ese (istey’ese (اسْتَيْأَسَ))

        Kelimenin kökü y-e-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyden ümidi kesmek, bir şeyin imkansızlığına hükmetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ye’s" kavramının kalbin bir beklentiyi bütünüyle terk etmesi ve o konudaki arzusunun sönmesi olduğunu ifade eder. Baştaki "istef’ale" kalıbı, bu durumun şiddetini ve bir son noktaya ulaşmayı (mübalağa) temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili peygamberlik psikolojisi içinde analiz eder; "istey'ese" hali, elçilerin beşerî güçlerinin tükendiği, muhatapların inkârı karşısında toplumsal dönüşüme dair tüm rasyonel beklentilerin bittiği "nihai çaresizlik eşiği"dir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki ümit kesmenin Allah'tan değil, insanların iman etme ihtimalinden kaynaklanan bir "beşerî tıkanma" olduğunu vurgular.

        Er-rusulu (er-rusulu (الرُّسُلُ))

        Kelimenin kökü r-s-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi haline bırakmak, akıtmak ve bir istikamete göndermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rasul" (elçi) kavramının bir mesajı (risalet) taşıyan ve onu bir otorite adına muhataplara ulaştıran kişi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Akatça "rašâlu" ve Süryanice "rîshlâ") arka planına dikkat çekerek, bunun "kurumsal bir görevlendirmeyi" temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, peygamberlerin (rusul) bu ayetteki kolektif anılışını analiz eder; onlar sadece tebliğci değil, aynı zamanda Allah'ın yeryüzündeki tarihsel iradesini temsil eden "eylem özneleri"dir.

        Zannû (zannû (ظَنُّوا))

        Kelimenin kökü z-n-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "hem kesin bilgi hem de kuşku" anlamına gelebilen çift yönlü bir yapısı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zann" kavramının genellikle zihinde baskın gelen fikir (gâlib-i zan) için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ayetteki bağlamını "psikolojik bir daralma" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "zann" fiilini, elçilerin kendi iç dünyalarında yaşadıkları "yardım gecikmesiyle ilgili sarsıcı bir algı" olarak niteler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki dramatik etkisine dikkat çekerek; elçilerin, insanların kendilerini bütünüyle yalanladığına (kuzibû) dair kesin bir kanaate ulaşmalarını temsil ettiğini belirtir.

        Kuzibû (kuzibû (كُذِبُوا))

        Kelimenin kökü k-z-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gerçeğe aykırı söz, bir şeyin doğru olmaması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kavramının sözün vakıaya uymaması olduğunu ifade eder. Bu ayetteki "kuzibû" (hafif okunuşla) ve "kuzzibû" (şeddeli okunuşla) kıraatleri arasındaki fark önemlidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), şeddeli okunuşu (kuzzibû - yalanlandılar) tercih ederek, elçilerin toplumları tarafından bütünüyle reddedilmesini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şeddesiz okunuşun (kuzibû - kendilerine yalan söylendi/aldatıldılar) elçilerin "yardım vaadinin gecikmesi" karşısında düştükleri beşerî tereddüdü ifade edebileceğini, ancak asıl vurgunun inkârcıların mutlak muhalefeti olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin elçilerin toplumsal izolasyonunu ve davanın en zorlu psikolojik evresini mühürlediğini vurgular.

        Nasrunâ (nasrunâ (نَصْرُنَا))

        Kelimenin kökü n-s-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yardım etmek, birine destek vererek onu üstün kılmak" olduğunu, ayrıca "yağmur" (nusr) anlamına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kavramının bir zulmü veya düşman baskısını kırmak için gelen ilahi müdahale olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "İlahi Müdahale" (Divine Intervention) olarak analiz eder; beşerî çabanın (ye's noktası) bittiği yerde başlayan aşkın yardımdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nasrunâ" (yardımımız) ifadesindeki "nâ" (biz) zamirinin, zaferin mutlak kaynağının Allah olduğunu ve bunun tesadüfi bir başarı değil, ilahi bir vaat olduğunu temsil ettiğini belirtir.

        Funucciye (funucciye (فَنُجِّيَ))

        Kelimenin kökü n-c-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yüksek bir yere çıkmak, kurtulmak ve gizli konuşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necât" kavramının dar ve tehlikeli bir durumdan geniş ve güvenli bir sahaya çıkmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "necât" eylemini kozmik bir "kurtuluş" olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) yapıda gelmesinin, kurtuluşun bizzat Allah tarafından gerçekleştirilen bir "eylem" olduğunu vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kurtuluşun hem fiziksel (azaptan korunma) hem de manevi (zafer) bir boyutu olduğunu ifade eder.

        Be'sunâ (be'sunâ (بَأْسُنَا))

        Kelimenin kökü b-e-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "şiddet, güç, savaşta gösterilen sertlik ve zorluk" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "be’s" kavramının hem insanın maruz kaldığı şiddetli sıkıntı hem de Allah'ın inkârcılara yönelik cezası (azap) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "be’s" kelimesini ilahi öfkenin (wrath) maddi dünyadaki sarsıcı tecellisi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "be’sunâ" (bizim azabımız/gücümüz) ifadesinin, suçlu toplumlara (mucrimîn) yönelik kaçınılmaz tarihsel yasayı (sünnetullah) temsil ettiğini belirtir.

        El-mucrimîn (el-mucrimîn (الْمُجْرِمِينَ))

        Kelimenin kökü c-r-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi koparmak, kesmek ve meyveyi dalından ayırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cürüm" kavramının insanın hakikatten ve ilahi nizamdan "koparak" işlediği ağır suç ve günah olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "mucrim" sıfatını Kur'an'ın etik-dinî sisteminde "kasdi olarak hidayeti reddeden ve ilahi nizamı bozan" kişi olarak analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin burada toplu bir cezalandırmanın (be’s) gerekçesi olarak sunulduğunu; azabın rastgele değil, hakikatten kopan (c-r-m) ve bu kopuşu karakter haline getiren kitleye yönelik olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X