رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!
Ey Rabbim! Bana iktidar verdin. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Bana iktidarın bir kısmını verdin dedi, çünkü bütün iktidarı ona vermemişti, onun üstünde daha büyük bir kral vardı. Ancak o bundan dolayı "mine'l-mulki" (مِنَ الْمُلْكِ) dememişti; çünkü Cenab-ı Hakk'ın bütün dünyanın iktidarını kimseye vermediği malumdur. Yüce Allah, "Sen mülkü dilediğine verirsin" buyurmaktadır. Aynı anda dünyada birçok iktidar bulunmaktadır. Mukatil, ayetteki "min" (مِنْ) harf-i cerrinin sıla olduğunu söyler, Hz. Yûsuf sanki şunu söylemektedir: Ey Rabbim! Şüphesiz iktidarı bana verdin. Ancak bunun yorumu bizim söylediğimiz gibi olmalıdır.
Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin ... Müslüman olarak canımı al ... Bu ayette Hz. Yûsuf duasında ve istediği şeyde, talebinin Rabb'i tarafından kabulüne vesile olsun diye önce Allah'ın kendisine olan ihsanını, övgüsünü ve iyiliklerini anıyor. Bunda, iki açıdan Mutezile'nin iddiasının reddine işaret vardır. Birincisi, onlar şöyle diyorlar: Herkesin şefaatçisi kendi yaptıklarıdır. Fakat Hz. Yûsuf burada, ben şunu yaptım, sen de bunu yap, demiyor. O sadece Allah'ın nimetlerini ve kendisine olan ihsanını anıyor.
İkincisi, yine onlar diyorlar ki: Yüce Allah, hak etmeden kimseye iktidar ve peygamberlik vermez, Allah tarafından hiç kimseye hak etmeden bir nimet ve ihsan verilmez. Onlar şunu da söylüyorlar: Herkes öğrencidir, ancak Allah kimseye bir şey öğretmez. Ayet-i kerimede ise Hz. Yûsuf öğretme işini Allah'a nispet etmekte ve şöyle demektedir: Bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Halbuki onlar, Allah öğretmedi, o kendisi öğrendi diyorlar.
Bana rüyaların yorumunu öğrettin mealindeki beyan hakkında müfessirler şöyle dedi: Rüya tabirini öğrettin. Fakat ayette geçen "ehâdîs" (أَحَادِيثِ) haberler demektir, tevil ise akıbeti ve işin varacağı sonu bilmektir. Sanki şöyle demiştir: Bana, haberlerin karar kılacağı yeri ve akıbetlerini öğrettin. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır". Ey gökleri ve yeri yaratan! Bu ifade, sanki nida ve dua cümlesidir; ey gökleri ve yeri yaratan demektedir. Bundan dolayı "fâtıra" (فَاطِرَ) kelimesi üstün harekelidir.
Dünyada da ahirette de beni yönetip himaye eden sensin. Bu cümle, sen benim dünya ve ahirette velinimetimsin anlamında söylenmiş gibidir. Nitekim falan adam, falancının velinimetidir denilir. Bu cümlenin, dünya ve ahirette bana en yakın olan sensin anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yahut sen dünya ve ahirette benim Rabbim ve efendimsin anlamına gelir.
Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat! Burada kendisini iyi kulların arasına katması isteği, bütün iyilikleri içine alır. Başka bir ihtimal da kendisini iyi kulların arasına, yani babalarının, atalarının ve bütün nebilerin ve resullerin arasına katmasını istemiş olmasıdır.
Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat! Bu ayet de Mutezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. Onlar diyorlar ki: Allahın herkese verdiği şey, müslüman olarak canını almayacağı değildir. Bu durumda onlara göre Hz. Yûsuf'un duası abestir. İkincisi, onların iddiasına göre Cenab-ı Hak insanı müslüman olarak öldürmeye malik değildir. Çünkü onlar şunu söylüyorlar: Allah insana, mümin olması için her şeyi verdi, o kadar ki geride verecek bir şey bırakmadı. Allah nezdinde olmadığını bildiği bir şeyi isteyen kişi, Allah ile alay etmektedir. Yahut böyle bir istekte bulunmakta, verilen nimeti gizlemek söz konusudur, nimeti gizlemek de nankörlüktür.
Yorumu Yorumla
-
Âteytenî (آتَيْتَنِي)
Kelimenin kökü e-t-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gelmek, ulaşmak ve bir şeyi kolaylıkla vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (vermek) eyleminin genellikle "itâat" ile karıştırılmaması gerektiğini, buradaki anlamın birine bir şeyi ikram ve cömertlik yoluyla ulaştırmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili "İlahi Lütuf" (Divine Bestowal) bağlamında analiz eder. Yusuf'un başarısını kendi çabasına değil, Allah'ın kendisine sunduğu bir "hibe"ye (âteythenî) bağlaması, onun peygamberane tevazusunu temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, Yusuf'un artık iktidarın zirvesinde geçmişe bakarak bir "şükür muhasebesi" yaptığını gösterdiğini belirtir.
El-Mulki (الْمُلْكِ)
Kelimenin kökü m-l-k şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güç, sağlamlık ve bir şeyi kontrol altında tutmak" olduğunu belirtir. Bir şeyi sıkıca bağlamaya "emleke" denmesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının sadece sahip olmayı değil, aynı zamanda yönetme ve çekip çevirme otoritesini de temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Akatça "malku", İbranice "melek") köklü geçmişine değinerek, bunun kadim dünyadaki "mutlak siyasi otorite"yi karşıladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Yusuf'un "mülk" nitelemesini sadece Mısır hazinesiyle sınırlamadığını, bunun aynı zamanda nefis üzerindeki hakimiyeti ve ahlaki otoriteyi de kapsayan kuşatıcı bir "iktidar" olduğunu analiz eder.
Allemtenî (عَلَّمْتَنِي)
Kelimenin kökü a-l-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini sürmek, işaretinden hakikati kavramak ve bilgi sahibi olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'lîm" eyleminin bilgiyi bir başkasına sistemli bir şekilde aktarmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Yusuf kıssasındaki "epistemolojik hiyerarşiyi" temsil ettiğini analiz eder. Yusuf, rüya yorumlama yeteneğinin (ilm) kendisine Allah tarafından "bizzat öğretildiğini" (allemtenî) vurgulayarak, bu bilginin beşeri bir kazanım değil, ilahi bir hidayet olduğunu tescil eder.
Te’vîli (تَأْوِيلِ)
Kelimenin kökü e-v-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin aslına, başlangıcına ve sonucuna rücu etmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "te'vîl" kavramının bir sözün veya olayın zahiri görüntüsünden, onun asıl amacı ve hakikati olan batınına dönülmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu terimi Yusuf suresinin "metafizik anahtarı" olarak analiz eder; te'vîl, rüyalar gibi sembolik anlatıların fiziksel gerçekliğe (vaka) dönüştüğü o "nihai sonuç"tur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yusuf'un bu yeteneğinin olayların perde arkasındaki ilahi kurguyu okuyabilme becerisi olduğunu vurgular.
El-Ehâdîsi (الْأَحَادِيثِ)
Kelimenin kökü h-d-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yeni bir şeyin ortaya çıkması, söz ve anlatı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hadîs" kelimesinin her türlü anlatıyı, haberi ve olayı kapsadığını ifade eder. Angelika Neuwirth, "te'vîlü'l-ehâdîs" terkibini analiz ederken, bunun sadece rüyaları değil, genel olarak "insanlık tarihindeki olayların ve anlatıların iç yüzünü anlama" yetisi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki ehâdîs kelimesinin rüyalardaki sembolik "sözleri/imgeleri" temsil ettiğini, Yusuf'un bu imgeleri çözme (te'vîl) gücüne atıf yapıldığını analiz eder.
Fâtıra (فاطر)
Kelimenin kökü f-t-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yarmak, açmak ve bir şeyi başlangıçta yaratmak" olduğunu belirtir. Oruç açmaya "iftar" denmesi de gün boyu süren kapalılığın "yarılması/açılması" sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, "fâtır" sıfatının Allah'ın varlığı yokluktan "yarıp çıkararak" (creation ex nihilo) var etmesini temsil ettiğini ifade eder. Gabriel Said Reynolds, bu terimin Sami dillerindeki "başlangıç yapma" eylemiyle ilişkisine dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, göklerin ve yerin "Fâtır"ı nitelemesini, kozmik düzenin mutlak ve eşsiz mimarına yapılan bir yakarış olarak analiz eder.
Veliyyî (وَلِيِّي)
Kelimenin kökü v-l-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yakınlık, dostluk, yardım ve bir şeyin peşinden gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veli" kavramının bir işi üstlenen, koruyan ve sevgiyle sahip çıkan otorite olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "Veli" ismini mümin ile Allah arasındaki o "yakın ve sarsılmaz ilişki" (ontological nearness) olarak analiz eder. Yusuf'un "Sen benim dünyada ve ahirette velimsin" (ente veliyyî) demesi; iktidarın ve gücün geçici olduğunu, asıl dayanağın bu ilahi yakınlık ve koruma olduğunu itiraf etmesidir.
Teveffenî (تَوَفَّنِي)
Kelimenin kökü v-f-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi eksiksiz, tam olarak almak ve sözünde durmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teveffî" eyleminin emanet edilen ruhun/hayatın vadesi dolduğunda Allah tarafından bütünüyle geri alınması (vefat) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yusuf'un bu talebinin (beni Müslüman olarak öldür) bir ölüm arzusu değil, ömür sermayesinin "istikamet" üzere tamamlanması duası olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin "tamamlama" anlamının, kulun kulluk vazifesini kusursuz bir teslimiyetle bitirme iradesini temsil ettiğini belirtir.
Muslimen (مُسْلِمًا)
Kelimenin kökü s-l-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sağlamlık, barış, güvenlik ve teslimiyet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Müslüman" kavramının kendi iradesini Allah'ın iradesine bütünüyle "teslim etmiş" (asleme) kişi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "İslam"ı Kur'an'ın merkezi ahlaki duruşu (The act of surrender) olarak analiz eder. Yusuf'un bu nitelemeyi kendi sonu için talep etmesi; tüm başarıların ötesindeki en büyük mertebenin bu "mutlak teslimiyet" olduğunu göstermesi bakımından kritiktir.
Elhıknî (أَلْحِقْنِي)
Kelimenin kökü l-h-k şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye ulaşmak, eklenmek ve ona bitişik hale gelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilhâk" eyleminin birini layık olduğu bir gruba veya mertebeye dahil etmek olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yusuf'un bu talebini (beni salihlere kat); bir peygamberin kendi ferdiyetinden sıyrılıp, tarihin derinliklerindeki "salihler kervanı" (ataları İbrahim, İshak ve Yakup) ile manevi bir süreklilik ve buluşma arzusu olarak analiz eder.
Es-Sâlihîn (الصَّالِحِينَ)
Kelimenin kökü s-l-h şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bozukluğun zıttı, düzeltmek, uygun ve iyi olmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salih" sıfatının hem inancında hem de eyleminde herhangi bir ifsat (bozukluk) barındırmayan, varoluş amacına uygun hareket eden kişileri temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "Salihler" kategorisini Kur'an'ın "üstün insan" modeli olarak analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin Yusuf suresinin sonunda; tüm kuyu, hapis ve saray süreçlerinin ardından ulaşılması gereken nihai ahlaki "kıvam"ı sembolize ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla