يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَايْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَايْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 87. Ayet
Daralt
X
-
Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf'u ve kardeşini iyice araştırın, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkar edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!
Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf'u ve kardeşini iyice araştırın. Müfessirler, "tehassesû" (تَحَسَّسُوا) kelimesine, gidin arayın, Yûsuf'tan ve kardeşinden bir haber bulup getirin, anlamını verdiler. Ancak bunun dışında bir mana verilmesi daha doğru gibidir, o da içine o hissin doğmasıdır, buna göre sanki şöyle diyordu: Gidin, Yûsuf'a ve kardeşine bakın; çünkü kardeşleri Yûsuf'un nerede olduğunu bilmiyorlardı, buna mukabil Bünyamin'in durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Eğer maksat müfessirlerin söylediği gibi onları araştırıp haber getirmek olsaydı, bu yorum Yûsuf hakkında doğru olsa da kardeşi hakkında doğru değildi, çünkü onlar her ne kadar Yûsuf'un durumunu ve nerede olduğunu bilmiyorlar idiyse de, kardeşinin durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla Hz. Yakup onlara ancak her ikisinin durumuna bakın emrini vermişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bu fikir bir araştırmadan değil, onlar hakkındaki basiretten ve içine doğan histen kaynaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sanki Hz. Yakup, Yûsuf'un orada olduğunu ve kardeşinin de onunla birlikte olduğunu vahiy yoluyla öğrenmiş, fakat çocuklarının tembellik göstereceklerini ve gitmekte ağır davranacaklarını bildiği için onların orada olduklarını çocuklarına söylememişti. Bu yüzden çocuklarına böyle bir emir veriyordu, bu açık bir emir değil, ima yollu bir emir idi. Yahut gidin de Yûsuf'u ve kardeşini iyice araştırın mealindeki cümlede gizli bir kelime vardır, yani gidin Yûsuf'tan kardeşini geri vermesini isteyin; çünkü Bünyamin'in onun yanında olduğunu biliyordu. Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Hz. Yakup bu sözü çocuklarına ancak Yûsuf'un hayatta olduğunu bildiği için söylemişti, çünkü Yakup ölüm meleğini görmüş ve ona; ruhları aldığın kişiler arasında Yûsuf'un ruhu da var mı? diye sormuş, melek de; hayır demişti. Bazıları da ölüm meleğini rüyasında görmüş ve sözünü ettiğimiz soruyu orada sormuştu, der. İşte Hz. Yakup bunun üzerine çocuklarına o sözü söylemişti. Ancak biz deriz ki: Hz. Yakup, gördüğü rüya vasıtasıyla ve başka yollardan Yûsuf'un hayatta olduğunu, ölmediğini biliyordu. Yûsuf'un görmüş olduğu rüyanın hak ve doğru bir şekilde gerçekleşmeden ölmeyeceğini de biliyordu. Fakat onun nerede olduğunu önceden bilmiyordu, bilahare onun bulunduğu yeri ve durumunu da vahiy yoluyla öğrendi. Bunun üzerine çocuklarına, gitmelerini, ona ve kardeşine bakmalarını emretti. Bunun aslı şudur: Hz. Yakub'un başına gelen Yûsuf'u kaybetmesi olayı bir imtihandı, Rabb'i onu bununla imtihan etmişti; aynı zamanda bir bela idi ve Rabb'i bu belayı onun başına sarmıştı, iki çocuğunun hasretini yaşamak sıkıntısına uğratılmıştı. Görmez misin ki Hz. Yûsuf, isteseydi yerini ve halini babası Hz. Yakub'a bildirebilirdi, çünkü her ne kadar Hz. Yakup Yûsuf'un nerede olduğunu bilmiyor idiyse de, Yûsuf babasının nerede olduğunu biliyordu, buna rağmen durumunu ve yerini babasına bildirme emri gelmeden bildirmemişti. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. "Min ravhillâh" (مِنْ رَوْحِ اللَّهِ) ifadesinin Allah'ın rahmeti manasına geldiği söylenmiştir. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Cenab-ı Hak bu ayette Allah'ın rahmetinden ancak inkâr edenlerin ümit keseceğini haber vermektedir; çünkü iman eden biri, Cenab-ı Hakk'ın istediğini rahmetine ve nimetine dahil edeceğini bilir ve O'nun rahmetinden ümit kesmez. Kâfir ise ne Allah'ın rahmetini bilir, ne de istediği kişiyi rahmetine dahil edeceğini! Bu yüzden O'nun rahmetinden ümit kesmiştir. Yüce Allah müminlerin ümit kesmesini yasaklamıştır, çünkü onlarda Yûsuf'un öldüğü kanaati vardı, şöyle diyorlardı: "Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın". Onlar bu sözü kafile Mısır'dan ayrıldığında, babalarının; "inanın ben Yûsuf'un kokusunu alıyorum!" sözü üzerine söylemişlerdi. Kardeşi ise hırsızlıktan hapiste idi. Mahpus olan kişi, onların kanunlarına göre geri verilmezdi. Yahut şöyle de diyebiliriz: Her ne kadar onlar ümit kesmemiş idiyseler de, yine de Allah onlara ümit kesmeyi yasaklamakta, sonra da şöyle söylemektedir: Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Bu, Allah'tan gelen bir haberdir. Cenab-ı Hak, kâfirlerden başkasının Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermektedir.
Aynı şekilde Hz. İbrahim'e çocuğunun olacağı müjdesi verildiğinde melekler şöyle demişlerdi: "Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!". Burada da onu ümitsizliğe kapılmaktan menetmektedir. Aslında Hz. İbrahim'in ümitsizliğe kapılması söz konusu değildi, fakat yine de Allah ona ümitsiz olmayı yasaklamaktadır. Sonra da Hz. İbrahim'e şunu bildirmektedir: "Haktan sapmış olanlardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser!".
Bu ayet, Mutezile'nin iddialarını da reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Büyük günah işleyen biri, ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Aslında o kâfir değildir, onların iddiasına göre Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir. Cenab-ı Hak da inkâr edenlerden başkasının Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermiştir. Fakat onlar diyorlar ki: Büyük günah işleyen biri, Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir, fakat o kâfir değildir.
Yorumu Yorumla
-
«Oğullarım! Gidiniz de Yûsuf’la kardeşini araştırınız, hem sakın Allah’ın inâyetinden ümîdinizi kesmeyiniz; zîrâ, kâfirlerden başkası Allah’ın inâyetinden ümîdini kesmez.»
ALÇAK BİR ÖLÜM VARSA, BUDUR
Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:
Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
Ey dipdiri meyyit! «İki el bir baş içindir»
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtîyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye’se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan,
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın,
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar,
Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez...
En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel’un, daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan,
Hüsrâna rızâ verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: «Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!»
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da «Yapışsam...» demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: Telâfî edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
«İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!» deme; yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.
Yorumu Yorumla
-
Beniyye (بَنِيَّ)
Kelimenin kökü b-n-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi inşa etmek, bina etmek ve bir temele dayandırmak" olduğunu belirtir. Kişinin çocuklarına "benî" denmesi, onların babanın soyunu ve varlığını "inşa eden" unsurlar olmasındandır. Râgıb el-İsfahânî, "ibn" kavramının hem biyolojik inşayı hem de ebeveynin çocuk üzerindeki terbiyevi emeğini temsil ettiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "tasgir" (şefkat ve küçültme) sığasında kullanılmasını analiz eder. Yakup peygamberin çocuklarına "oğullarım" yerine "yavrularım/ciğerparelerim" (beniyye) şeklinde hitap etmesi, onların geçmişteki hatalarına rağmen babalık şefkatinin hala diri olduğunu ve onları tehlikeli bir arama görevine (Mısır'a) gönderirken duyduğu derin kaygıyı dilde somutlaştırır.
İzhebû (اذْهَبُوا)
Kelimenin kökü z-h-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "gitmek, geçip gitmek ve bir şeyin ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Altına "zeheb" denmesi de, elden ele çabuk geçip gitmesiyle ilişkilendirilir. Râgıb el-İsfahânî, "zehab" fiilinin bir yöne doğru kararlılıkla hareket etmeyi ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipinin (izhebû) Yakup'un pasif bekleyişten aktif bir arayışa geçişini simgelediğini analiz eder. Yakup, çocuklarını sadece bir yolculuğa değil, geçmişin izlerini sürmeye ve kaybolanları bulmaya yönelik "hareket odaklı" bir eyleme sevk etmektedir.
Tehassasû (تَحَسَّسُوا)
Kelimenin kökü h-s-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "hissetmek, duyularla idrak etmek ve bir şeyin haberini aramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tahassus" eyleminin duyuları (görme, işitme) kullanarak gizli kalmış bir gerçeği veya kişiyi "hayırlı bir amaçla" araştırmak olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin "tecessüs" (başkalarının kusurlarını arama) ile olan farkına dikkat çeker. "Tahassus", sevilen birini bulmak için gösterilen hassas ve dikkatli bir "iz sürme" eylemidir. Toshihiko Izutsu, bu fiili Yusuf kıssasındaki "duyu temelli epistemoloji" bağlamında analiz eder. Yakup, çocuklarından sadece sormalarını değil, tüm duyularıyla (hisleriyle) Yusuf ve kardeşinden bir "iz" (hiss) bulmaya çalışmalarını istemektedir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin o dönemdeki "istihbarat toplama" ve "iz sürme" yöntemlerini karşılayan teknik bir derinliğe sahip olduğunu belirtir.
Tey'esû (تَيْأَسُوا) ve Yey'esu (يَيْأَسُ)
Kelimenin kökü y-e-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ümidin kesilmesi, bir şeyin gerçekleşmesinden bütünüyle vazgeçilmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ye's" kavramının beklenen bir hayrın vuku bulmayacağına dair kalpte oluşan kesin ve karanlık bir kanaat olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "Kur'an'ın ontolojik umutsuzluk" kavramı üzerinden analiz eder. Allah'tan ümit kesmek (ye's), ilahi rahmetin (ravh) her an her şeyi değiştirebileceğine dair imanın yitirilmesidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Yakup'un "ümit kesmeyin" uyarısını; insanın rasyonel imkanlarının bittiği yerde, ilahi iradenin mucizevi müdahalesine açık olma halinin korunması olarak değerlendirir.
Ravhillâhi (رَوْحِ اللَّهِ)
Kelimenin kökü r-v-h şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "nefes, rüzgar, ferahlık ve bir şeyin canlanması" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ravh" kavramının darlıktan sonra gelen genişlik, kalbi ferahlatan ilahi lütuf ve rahmet olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin "ruh" ve "rih" (rüzgar) ile olan etimolojik bağlarına ve Sami dillerindeki (Süryanice "ruhâ") can verici etkisine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, "Ravhillâh" tamlamasını Allah'ın evrendeki "nefes aldıran" (hayat veren/çıkış yolu sunan) mutlak merhameti olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin en karanlık anlarda (kıtlık, evlat kaybı, körlük) müminin sığındığı "metafizik çıkış kapısı" ve ruhun nefes alma imkanı olduğunu belirtir.
El-Kâfirûn (الْكَافِرُونَ)
Kelimenin kökü k-f-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının ya hakikati örtmek ya da Allah'ın nimetlerini nankörlükle gizlemek olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "kâfir" tipolojisini ümit (iman) ve ümitsizlik (ye's) ekseninde analiz eder. İzutsu'ya göre, "kâfir" olan kişi varlığın sadece zahiri ve maddi boyutuna hapsolduğu için, Allah'ın "ravh" (ferahlık) verme gücünü idrak edemez ve bu yüzden mutlak umutsuzluğa düşer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette kâfirlerin ümitsizlikle özdeşleştirilmesini; Allah'ın sonsuz imkanlarını (kudretini) sınırlı insan aklıyla örtmeye çalışmanın (küfrün) doğal bir sonucu olarak değerlendirir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla