Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 84. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 84. Ayet

    وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetevellâ ‘anhum vekâle yâ esefâ ‘alâ yûsufe vebyaddat ‘aynâhu mine-lhuzni fehuve kazîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan yüz çevirdi, Ah Yûsuf'um ah! İçim yanıyor! diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu.

      Onlardan yüz çevirdi, yani oğlunun hırsız olduğunu söylemeleri üzerine çocuklarından yüz çevirdi ve onları azarladı. Ah Yûsuf'um ah! İçim yanıyor, dedi. Bu cümleye üzüntüden içim yanıyor anlamı verildiği gibi içim parçalanıyor anlamı da verildi. İbn Kuteybe şöyle dedi: "Esef" (أَسَف) kelimesi, üzüntünün en şiddetlisi anlamına gelir. Kelimenin aslı, üzüntünün son noktası manasına gelir. Hüznün ve üzüntünün son sınırına varınca "esife" (أَسِفَ) denilir. Bu kelime, kızgınlığın son noktası manasına da gelir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük".

      Ah Yûsuf'um ah! İçim yanıyor! Bu, sadece dille söylenen bir söz değildi, içinde duyduğu hissiyatı haber veriyordu. Bu caizdir, nitekim Cenab-ı Hak "Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz" sözü ile onların kalplerindeki duygularını haber veriyordu, dilleriyle söyledikleri sözü değil. O sözün, bütünüyle amaçsız olarak söylenmiş olması da muhtemeldir.

      Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu. "Kazîm" (كَظِيم) kelimesi, feryat etmekten kendini tutmak, hüznünü fiillerine yansıtmadan üzüntüyü içinde saklamak manasına gelir. "Ceze'u" (جَزَع) ise, feryadını fiillerine yansıtmak demektir. Hüznü heyecanlandıran şey gazabı da heyecanlandırır. Ancak hüzün insan gücünün dışında, gazap ise insanın kendi elindedir, yalnız her ikisini heyecanlandıran şey de aynıdır. Yahut "kezîm": hüznünü kalbine gömen anlamına gelir, gam ise geldiğinde sanki insanın kalbini örtüp perdeleyen durumdur. "Hemm" (هَمّ), maksada uygun niyetlerden birine sevkeden düşüncedir. "Hüzn" (حُزْن), yaratılış halinin değişiminde etkili olan, lakin fiillerde görülmeyen şeydir. "Ceze'u" (جَزَع) durumu ise, fiillerde görülür, ama yaratılışın yapısını değiştirmez. Bundan dolayı Hz. Yakub'un ruhi bakımdan zayıflamasında etkili olmuş, onun bazı organlarına zarar vermişti, gözlerini kaybetmiş, hüznünü içine gömmüştü. "Kezîm" (كَظِيم), söylediğimiz gibi kederi yutmak, ortaya çıkmasını engellemek ve feryat etmekten kendini alıkoymaktır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tevellâ (تَوَلَّىٰ)

        Kökü v-l-y şeklindedir. İbn Fâris, v-l-y kökünün temel anlamının "yakınlık, bir şeyin peşinden gelmek ve bitişik olmak" olduğunu, ancak "an" (عَنْ) edatıyla birleştiğinde bu anlamın tam zıttına dönerek "uzaklaşmak, yüz çevirmek ve ilgiyi kesmek" manasına evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevellî" eyleminin hem fiziksel bir yönelişi hem de kalbi bir kopuşu ifade ettiğini; burada Yakup'un, evlatlarının tutumuna karşı bir tepki olarak onlarla olan fiziksel ve duygusal temasını kestiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin bir "sosyal izolasyon" (yalnızlaşma) hamlesi olduğunu analiz eder. Yakup, dış dünyadan ve çocuklarından yüz çevirerek kendi içsel hakikatine ve Yusuf'ara olan bağlılığına geri dönmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin bir peygamberin beşeri kırılganlığı ile vakur duruşu arasındaki o ince çizgiyi temsil ettiğini; Yakup'un çocuklarının samimiyetsizliğine karşı sükûtu ve mesafeyi bir dil olarak kullandığını belirtir.

        Yâ Esefâ (يَا أَسَفَىٰ)

        Kökü e-s-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hüzün ile öfkenin birleşmesi" olduğunu belirtir. Eğer kişi kendisinden daha üstün birine karşı bu duyguyu hissediyorsa buna "hüzün", kendisinden daha zayıf birine karşı (evlatları gibi) hissediyorsa "öfke" dendiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "esef" kavramının elden kaçan bir fırsat veya kaybedilen bir sevgiliye duyulan derin keder ve onu geri getirme arzusunun yarattığı ruhsal acı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin bir "nida" (sesleniş) formuyla gelmesini analiz eder. Yakup, hüzne bir şahıs gibi seslenmekte, acısını dille somutlaştırmaktadır. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), bu ünlemin Yakup'un yıllardır içinde tuttuğu sabrın patlama noktası olduğunu, ancak bu haykırışın isyan değil, Yusuf'un yokluğunun yarattığı ontolojik boşluğun dildeki trajik bir yankısı olduğunu belirtir.

        İbyaddat (ابْيَضَّتْ)

        Kökü b-y-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "beyazlık, boşluk, arınmışlık ve bir şeyin asli renginin gitmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyazlaşma" (ibyâd) eyleminin burada göz için kullanılmasını, gözdeki görme yetisinin (siyahlığın/nurun) gitmesi ve yerini körlüğün beyaz perdesine bırakması olarak açıklar. Angelika Neuwirth, bu fiziksel değişimi dramatik metin yapısı içinde "duyuların kapanması" ve dış dünyayla bağın kesilerek tamamen içsel bir rüyaya/hasrete gömülme sembolü olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bunu "somatizasyon" (ruhsal acının bedene vurması) olarak niteler. Yakup'un çektiği metafizik hüzün, biyolojik bir sınırı aşarak onun görme duyusunu fiziksel olarak yitirmesine neden olmuştur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Yakup'un yaşadığı acının derecesini anlatmak için kullanılan en sarsıcı tasvirlerden biri olduğunu, "ağlamaktan gözlerine ak düşme" durumunun edebi ve tıbbi bir trajediyi aynı anda karşıladığını ifade eder.

        El-Huzni (الْحُزْنِ)

        Kökü h-z-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sertlik ve engebe" olduğunu; sert ve pürüzlü yerlere "huzne" dendiğini belirtir. Hüznün kalpte yarattığı ağırlık ve pürüz sebebiyle bu ismi aldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "hüzün" kavramının ruhun bir daralma (inkıbad) yaşaması ve bir kayıp karşısında içine kapanması hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "hüzün"ün "havf" (korku) ile olan zıtlığına dikkat çeker; hüzün geçmişteki bir kayıp üzerinedir. Yakup'un hüznü, zamanı Yusuf'un kaybolduğu noktada donduran ve o "sert" acıyı her an taze tutan bir varoluş halidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki hüznün Yakup'un sabrını tüketen değil, aksine onun kulluğunu ve Allah'a olan yakarışını derinleştiren bir "peygamberane sancı" olduğunu analiz eder.

        Kezîm (كَظِيمٌ)

        Kökü k-z-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "nefesi tutmak, bir kabın ağzını sıkıca bağlamak ve susmak" anlamına geldiğini belirtir. Öfkesini yutan kişiye bu yüzden "kâzım" denir. Râgıb el-İsfahânî, "kezm" eyleminin acının veya öfkenin dışarı taşmasına engel olup onu içeride hapsetmek (preslemek) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Yakup'un sessizliğini analiz ettiğini belirtir. O, acısını çocuklarına veya başkalarına şikayet ederek boşaltmamış, aksine bu yakıcı duyguyu "yutarak" (kezm) kendi içinde biriktirmiştir. Aisha Abdurrahman (Bintü’ş-Şâtı), "kezîm" sıfatının mübalağa (abartı) formu taşıdığını, Yakup'un adeta bir hüzün ve sabır heykeline dönüştüğünü; dışarıya sadece "beyazlaşmış gözler" gibi sessiz kanıtlar bıraktığını ancak iç dünyasının bir volkan gibi kaynadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin bir "duygusal disiplin" ve "tevekkül zirvesi" olduğunu, Yakup'un acısını insanlardan gizleyip sadece mutlak merciye sunduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X