فَبَدَاَ بِاَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَٓاءِ اَخ۪يهِۜ كَذٰلِكَ كِدْنَا لِيُوسُفَۜ مَا كَانَ لِيَأْخُذَ اَخَاهُ ف۪ي د۪ينِ الْمَلِكِ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَٓاءُۜ وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 76. Ayet
Daralt
X
-
Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yûsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.
Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Bu cümlenin zahiri, mallarını kontrol edip su kabını arayanın Hz. Yûsuf olduğu anlamına gelir, çünkü kardeşinin yükünden önce ibaresinde kardeşi, Hz. Yûsuf'a nispet edilmektedir. Ancak arama emrini veren kişi olması münasebetiyle ona nispet edilmişti, çünkü sultanlar verdikleri emri bizzat kendileri yapmazlar. Bu ayette Bünyamin ile kardeşleri arasındaki ayırıma da işaret edilmektedir, çünkü kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı mealindeki cümlede kardeşinin ismini verdi, diğerlerini vermedi. Bu da iki anlama gelir. Birincisi, Hz. Yûsuf "Ben senin öz kardeşinim" dediği için ondan kardeşi diye söz etmiş, diğerlerinden ise kardeşi olarak bahsetmemişti. Ayette onun, kardeşi olduğunu söylediği için onu kardeş diye zikretmiş ve kendisine nispet etmiş, diğerlerinin ise kardeşleri olduğunu söylemediği için onlardan kardeş olarak söz etmemiştir.
İkincisi, onun, yani Bünyamin'in Hz. Yûsuf'a bir zararı ve kötülüğü dokunmamış, aralarında kardeşlik ve sadakattan başka bir şey geçmemişti. Diğerleri, yani diğer kardeşleri ise, kendisine kötülük etmişler, zarar vermişler ve çirkin işler yapmışlardı, onların kendisine yaptıkları kötülük sebebiyle onların kardeşliğinden uzak olduğunu göstermek için böyle söylemişti. Tıpkı Hz. Nuh'la ilgili olarak şu ayet-i kerimede söylendiği gibi: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin elbette haktır. Sen hakimlerin en adilisin. Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir". Cenab-ı Hak burada Hz. Nuh'a, oğlunun kendi ailesinden olduğu fikrini onun kötü işler yapması sebebiyle reddetmekte, onun yaptıklarının doğru şeyler olmadığını söylemektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız ayet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. Bu cümle, diğerlerinin yükleri arandıktan sonra kardeşinin yükünün arandığına ve onu hepsini aramadan çıkarmadığına da işaret eder. İşte biz Yûsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik mealindeki beyan iki anlama gelir. Birincisi, "kezâlike kidnâ" (كَذَٰلِكَ كِدْنَا), yani işin başından sonuna kadar ne yapması gerektiğini, nasıl bir tedbirle kardeşini diğerlerinden ayırıp yanında tutacağını, babalarının ilgisi sadece kendilerine yönelik olsun diye Yûsuf'u babasından uzaklaştırmaya çalışmalarının cezası olarak ne yapacağını Yûsuf'a öğrettik. Çünkü babaları kendilerine şöyle demişti: "Onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!". Yûsuf'a yaptıkları eylemin haberi kendisine ulaştığında onlardan yüz çevirmişti: "Onlardan yüz çevirdi, '.Ah Yûsuf'um ah! İçim yanıyor!' diyordu". En doğrusunu Allah bilir ya, bu iş, babalarının ilgisi sadece kendilerine yönelik olsun diye Yûsuf'a yaptıklarının cezası ve babalarının onlardan yüz çevirmesi içindi. Bunun böyle olması mümkündür. İkincisi, "kezâlike kidnâ" (كَذَٰلِكَ كِدْنَا), yani o kabı kardeşinin yükünden bilerek çıkardığını anlamasınlar, bilmeden ve rastgele çıkardığını görsünler diye onların yüklerini nasıl arayacağını kendisine öğrettik. Su kabının kardeşinin yükünde olduğunu kesin olarak bildiğini diğerleri anlamasınlar diye nasıl arama yapması gerektiğini Cenab-ı Hak işin başında kendisine öğretmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, biz Yûsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik mealindeki cümle bu iki anlama gelir. Yahut Yûsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik mealindeki cümle, onlar kendi kardeşlerini tutmaya çalışacakları için daha önce yaptıklarının cezası olarak Yûsuf'a böyle bir tuzak kurmasını emrettik, anlamına gelir.
Yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Burada Cenab-ı Hak, Yûsuf'un kardeşinin hükmünün, onlardaki uygulamaya göre, hırsızlık yapan adamın malı çalınan kişiye köle yapılması olduğunu belirtmektedir. Hırsıza çaldığının iki katı kadar ceza ödemesi, dövülmesi, terbiye edilmesi ve sonra serbest bırakılması, kralın hükümlerinden idi. Biz hırsızlık konusunda kralın ne hüküm verdiğini bilmiyoruz, yalnız ayette kardeşini kralın kanununa göre almadığını haber vermektedir. Allah dileyip bunu öğretmeseydi. Yani bu hükmü, kralın hükmü yapmasaydı, yahut kralın kanununda bulunmamasına rağmen Yûsuf'a hırsızı yakalama ve hapsetme yetkisini vermeseydi. .. Veyahut Hz. İbrahim'le ilgili ayette söylendiği gibi: "Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç". Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun peygamberler, istisnayı gerçek iradeye, yani Allah'ın iradesine bağlarlardı. Veyahut da Hz. Yûsuf şunu söylüyordu: Allah'ın ilminde benim küçük bir hata yapmam müstesna, o zaman ben o kralın kanununa tabi olmayı hak ederim, Allah da benim yapacağımı bildiği şeyi dilemiş olur. Hz. İbrahim'in sözü de böyledir: "Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç." Yani ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan korkmam, ancak benim yapacağım bir hata ve benden sadır olan bir kusur ile ona layık görülmem müstesna, o zaman da Allah benim onu yapacağımı bildiği için onu dilemiş demektir.
Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Buradaki derecelerden maksat, faziletler ve üstünlüklerdir. Cenab-ı Hak bazı kimseleri, peygamberlikle, ilimle ve her türlü lütuflarla diğerlerinden üstün tutar. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır. İlmi ne kadar güzel ve çok olursa olsun hiçbir alim yoktur ki, bir konuda kendisinden daha güzel ilme ve daha çok bilgiye sahip olan biri bulunmasın! Yahut her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır mealindeki cümle, insanlara ilim öğreten her ilim sahibinin üstünde yüce Allah vardır demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah ilimle âlim değildir diyenler, bu ayetin sözlük anlamına dayanarak delil gösterirler. Cenab-ı Hak burada her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır buyurmakta, başkalarının ilmi bulunduğunu belirtti ve fakat kendisinin ilmi bulunduğunu belirtmedi, kendisi hakkında "âlim" (عَلِيمٌ) tabirini kullandı. Ancak âlim deyince de ilmi bulunduğunu ispat etmiş oldu. Çünkü Allah, bütün alimlerin üstünde bir "âlim" (عَلِيمٌ) vardır deyince bu anlam ortaya çıkar.
Yorumu Yorumla
-
Febede'e (فَبَدَأَ)
Kelimenin kökü b-d-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye başlamak, bir şeyin evveli ve ilk defa ortaya çıkması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bed'" kavramının bir eylemin zamansal olarak ilk basamağını temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yusuf'un aramaya kendi öz kardeşinden değil de diğer kardeşlerinin yüklerinden başlamasını, planın inandırıcılığını korumak ve şüpheleri kendi üzerinden dağıtmak için başvurulan sarsılmaz bir "stratejik geciktirme" ve "psikolojik taktik" olarak analiz eder. Bu "başlama" eylemi, gerçeği sona saklayan idari bir kurgudur.
Ev'iyetihim (أَوْعِيَتِهِمْ) ve Vi'âi (وِعَاءِ)
Kelimenin kökü v-a-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi toplamak, bir araya getirmek ve onu korumak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vi'â" kelimesinin içine bir şey konulan, onu dış dünyadan ayıran ve muhafaza eden "kap/torba" anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki izlerine değinerek, özellikle Aramice ve Süryanice'deki "vâynâ" (kap/muhafaza) kelimeleriyle olan köklü bağlarına işaret eder. Toshihiko Izutsu, "kap" (vi'â) kavramının bu ayetteki semantik işlevini; zahiri olan (zahire/tahıl) ile batıni olan (gizlenen kadeh/sır) arasındaki sınırı temsil eden simgesel bir nesne olarak analiz eder. Kaplar açıldıkça, sadece erzak değil, Yusuf'un saklı iradesi de ortaya çıkmaktadır.
Ehîhi (أَخِيهِ)
Kelimenin kökü e-h-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir asıldan gelme, ortaklık ve benzerlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ah" (erkek kardeş) kelimesinin bu bağlamda doğrudan Bünyamin'i, yani Yusuf'un hem anne hem de baba tarafından öz olan tek kardeşini temsil ettiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), metinde "Bünyamin" isminin yine zikredilmeyip "kardeşi" denilmesindeki o derin vurguya dikkat çeker. Bu kelime, Yusuf'un aramayı sonlandırdığı ve kadehi "bulduğu" yerin tesadüfi olmadığını; tüm o idari prosedürün sonunda ulaşılan noktanın, aslında Yusuf'un en çok korumak istediği "asli bağ" olduğunu dilde mühürler.
İstahrecehâ (اسْتَخْرَجَهَا)
Kelimenin kökü h-r-c şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin içinden dışına çıkmak, belirginleşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istihrac" fiilinin bir şeyi gizlendiği yerden çaba göstererek, araştırarak ve bir yöntem kullanarak "dışarı çıkarmak" anlamına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımını adli bir "delil tespiti" olarak analiz eder. Yusuf, kadehi sanki tesadüfen bulmuş gibi değil, sistemli bir aramanın sonucunda, tüm şahitlerin gözü önünde "ortaya çıkarmış" (istahrecehâ) ve böylece suçun fiziksel kanıtını hukuki bir kesinliğe kavuşturmuştur.
Kednâ (كِدْنَا)
Kelimenin kökü k-y-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gizli plan yapmak, bir amaca ulaşmak için sinsi yollar izlemek ve hile" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramının her zaman kötü amaçlı olmadığını, bazen bir hayrı gerçekleştirmek için kullanılan "hikmetli plan" anlamına da gelebileceğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, buradaki "İlahi Keyd" (Kednâ - Biz planladık) kavramını, beşeri hilelerin (kardeşlerin Yusuf'a yaptığı tuzak) karşısında, adaleti tesis eden "metafizik bir kurgu" olarak analiz eder. Bu, Yusuf'un zekasının değil, Allah'ın olayları sevk ve idare etme biçiminin (ilahi senaryonun) dildeki ilanıdır.
Dîni (دِينِ)
Kelimenin kökü d-y-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "boyun eğmek, ceza, hukuk sistemi, adet ve yargı" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "din" kavramının itaat edilen kurallar bütünü ve bir eylemin karşılığı olan hüküm olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin buradaki kullanımını "hukuki düzen" (legal system) bağlamında analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "din" kelimesinin bu ayette doğrudan Mısır'ın "yürürlükteki ceza yasası" (penal code) anlamına geldiğini vurgular. Yusuf, Bünyamin'i Mısır yasalarına göre değil, kardeşlerin kendi kabullendikleri hukuk (Kenan hukuku) üzerinden alıkoymuştur; zira Mısır'ın "din"i (kanunu), hırsıza kölelik cezası vermemektedir.
El-Meliki (الْمَلِكِ)
Kelimenin kökü m-l-k şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "güç, otorite, bir şeye sahip olma ve onu yönetme" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "melik" sıfatının mutlak emir ve yasak koyma yetkisine sahip olan yöneticiyi temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Melikin dini" (Kralın yasası) ifadesindeki bu tamlamayı analiz ederek; Mısır'daki hukuki meşruiyetin kaynağının kral olduğunu ve Yusuf'un bu resmi sistemin sınırlarını ancak ilahi bir ilhamla (stratejiyle) esnetebildiğini belirtir.
Nerfeu (نَرْفَعُ)
Kelimenin kökü r-f-a şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi aşağıdan yukarıya kaldırmak, yüceltmek ve değerini artırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ref'" eyleminin hem fiziksel bir yükseltme hem de şan, şeref ve ilmi açıdan bir mertebe kazandırma olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin peygamberlerin ve bilgelerin toplum içindeki "ontolojik seçkinliğini" temsil ettiğini analiz eder. Allah, dilediği kulunu olayların akışını yöneten bir konuma getirerek onu dikey bir düzlemde yüceltmektedir.
Derecâtin (دَرَجَاتٍ)
Kelimenin kökü d-r-c şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "adım adım yükselmek, basamak basamak ilerlemek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "derece" kavramının özellikle manevi, ilmi ve idari rütbeleri temsil eden "merdiven basamakları" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bilginin ve hikmetin insanı varoluşsal olarak üst katmanlara taşıyan bir "tekamül merdiveni" olduğunu, Yusuf'un rüya yorumundan devlet yönetimine kadar uzanan bu süreçteki yükselişinin bu "dereceler" ile sembolize edildiğini analiz eder.
Alîm (عَلِيمٌ)
Kelimenin kökü a-l-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin izini sürmek, işaretinden hakikate varmak ve derinlemesine idrak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" sıfatının her şeyi kuşatan, gizliyi ve açığı bilen mutlak özneyi temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin "Her bilgi sahibinin üzerinde bir bilen (Alîm) vardır" şeklinde bitirilmesini; beşeri bilginin (Yusuf'un planı) her zaman ilahi ve mutlak olan "Büyük Bilgi"ye (Allah'a) muhtaç ve onun altında olduğunu bildiren bir "bilgi hiyerarşisi" (epistemolojik sınır) olarak analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla