وَقَالَ الْمَلِكُ اِنّ۪ٓي اَرٰى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَاُخَرَ يَابِسَاتٍۜ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَأُ اَفْتُون۪ي ف۪ي رُءْيَايَ اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
Kral dedi ki: Rüyamda yedi arık ineğin yedi semiz ineği yediğini gördüm. Ayrıca yedi yeşil ve bir o kadar da kuru başak gördüm. Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın.
Kral dedi ki: Rüyamda yedi semiz ineği gördüm. Ayet-i kerime onun sadece gördüğünü söylüyor, uykuda iken rüyasında gördüğünü söylemiyor. Ancak ayetin sonunda rüya kelimesini de belirtiyor. Eğer rüya yorumluyorsanız mealindeki ifade, onu rüyada gördüğüne işaret eder. Bu aynı zamanda bazı rüyaların hak olduğuna ve gerçeklik payı bulunduğuna, bazılarının da asılsız olduğuna ve gerçeklik payı bulunmadığına işaret eder. Çünkü o şöyle demişti: Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın. "Yorumcular, bunlar karışık düşlerdir, dediler". Sanki bazı rüyalar hak ve gerçektir ve onun neticeleri beklenir, ancak karışık düşlerin hakikatle alakası yoktur.
Kral dedi ki: Rüyamda yedi semiz ineği gördüm; bunlar yaşlı ineklerdi. "Siman" (سِمَانٍ) besili ve semiz olmak demektir. Onları yedi zayıf inek yiyordu. "İcâf" (عِجَافٌ) zayıflayıp kurumak demektir. Ayrıca yedi yeşil başak gördüm. "Sünbülât" (سُنْبُلَاتٍ) başak, "hudr" (خُضْرٍ) da yeşil, biçilmeye hazır demektir. Bir o kadar da kuru başak gördüm. "Yâbisât" (يَابِسَاتٍ) kurumuş, biçilmeye değmez otlar demektir. Bu ayet göstermektedir ki, bazı rüyalar açık olur, işaret ettiği şey açıkça bilinir, bazıları da kapalı ve kinayeli olur, açık değildir, ancak düşünmek ve tefekkür etmekle neye işaret ettiği bilinir. Çünkü ayette yedi inek gördüm diyor. Yedi, bildiğimiz yedi sayısıdır. İnekler yıllardan kinayedir. Besili, bolluktan ve refahtan kinayedir. Onları yiyordu, bildiğimiz yeme fiilidir, başka şey değil. Aynı şekilde yedi zayıf ibaresindeki yedi, bildiğimiz yedi sayısıdır. Zayıf (icaf) da, sıkıntıdan ve kuraklıktan kinayedir. Yedi başak, bildiğimiz başaktır. Yeşil, hasat edilebilir olmaktan kinayedir. Kuru (yabisat) da hasat edilecek durumda olmamaktan kinayedir. İşte burada açık ve sarih olan, sözün hakiki anlamına işaret eden şeyler vardır, bu sözler kulağa geldiğinde maksadın ne olduğu anlaşılmaktadır. Burada aynı zamanda müphem olan, açık olmayan şeyler de vardır. Bu, iki şeyi gösterir: Onlardan bazıları düşünmek ve tefekkür etmekle anlaşılır, ikincisi, bazıları da açıkça anlaşılmaz, ne düşünmekle, ne de tefekkür etmekle maksat anlaşılır, onun maksadı ancak bunların dışında bir beyan ile anlaşılır. İşte Allah ile yaratılanlar arasındaki hitapların durumu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın. Buradaki "yâ eyyühe'l-mele'" (يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ) cümlesi ile, kavminin eşrafına ve bilginlerine hitap etmektedir. "Mele'" (الْمَلَأ) kelimesinin milletin eşrafı ve liderleri anlamına geldiğini daha önce de söylemiştik. Krallarda adet böyledir, onlar konuştuklarında ancak halkın en akıllılarına, maddi ve manevi konumu en iyi ve yüksek olanlarına hitap ederler. Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın mealindeki cümle, gece uyurken gördükleri rüyayı kastetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu rüyamı da bana yorumlayın. Sanki onları, eğer bilmiyorlarsa zorlama bir şekilde rüya yorumlamayı yasaklamaktadır. Aynı şekilde kendisinden bilmediği bir şeyi yapması istenen herkese düşen, bilmiyorsa onunla uğraşmaması, zorluğa girmemesidir. Çünkü ayette, eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın denilmektedir.
Yorumu Yorumla
-
El-Meliku (الْمَلِكُ)
Kelimenin kökü m-l-k şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye mutlak olarak sahip olmak, güç, kuvvet ve otorite" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, melik kavramının "kendi iradesiyle insanlar üzerinde emir ve nehiy yetkisine sahip olan, onları idare eden en üst otorite" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu ayetteki kelime seçiminde gösterdiği muazzam tarihsel doğruluğa (historicity) dikkat çeker. Kur'an, İbrahim ve Musa dönemlerindeki yerli Mısır kralları için istisnasız "Firavun" unvanını kullanırken; Yusuf döneminde Mısır'ı işgal eden Sami kökenli yabancı Hiksos hanedanlığı dönemi için "Firavun" kelimesini asla kullanmaz, bunun yerine spesifik ve tarihsel olarak kusursuz bir terim olan "Melik" (Kral) kelimesini tercih eder. Bu etimolojik tercih, metnin arka planındaki o sarsılmaz tarihsel ve teolojik bilinci ortaya koyar.
Erâ (أَرَى)
Kelimenin kökü r-e-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gözle bakıp görmek veya zihin/kalp yoluyla idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, uykuda görülen rüyalar ve vizyonlar için de bu fiilin kullanıldığını kaydeder. Angelika Neuwirth, kralın rüyasını anlatırken fiili geçmiş zaman (gördüm) değil de şimdiki/geniş zaman kipiyle (erâ - görüyorum) kullanmasının psikolojik ve anlatıbilimsel (narratology) şiddetine odaklanır. Kral, rüyayı bitirip uyanmış olmasına rağmen görüntülerin zihnindeki o dehşet verici canlılığı hâlâ devam etmektedir; olayı meclisine adeta o anda, gözlerinin önünde cereyan ediyormuş gibi büyük bir varoluşsal panik ve trans haliyle aktarmaktadır.
Bekarâtin (بَقَرَاتٍ)
Kelimenin kökü b-k-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ortadan yarmak, açmak ve genişletmek" olduğunu belirtir. İnek ve öküz cinsine, toprağı (tarlayı) boynuzları veya sabanla yarıp sürdükleri için bu ismin verildiğini muazzam bir kök bağlantısıyla açıklar. Derinlemesine ilim okuyan kişiye de ilmi yarıp çıkardığı için "mütebahhir/bâkır" denir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Mısır kültüründeki semiyotik (göstergebilimsel) ağırlığını analiz eder. Antik Mısır'ın tarıma dayalı sosyolojisinde ve panteonunda inek imgesi (örneğin Tanrıça Hathor); salt bir hayvan değil, Nil nehrinin taşkınlarını, toprağın doğurganlığını, varoluşu, rızkı ve ulusal ekonominin bel kemiğini temsil eden en büyük "hayat/bereket" sembolüdür.
Simânin (سِمَانٍ)
Kelimenin kökü s-m-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "semizlik, yağlılık ve bedenin etli/dolgun olması" anlamına geldiğini, zayıflığın zıttı olduğunu belirtir. İç yağına (semn) da bu isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bedensel dolgunluğun ötesinde, sağlığı, bereketi ve zirve noktasındaki verimliliği temsil ettiğini ifade eder. İneklerin "semiz" (simân) olması, Mısır halkının yaşayacağı o ekonomik refahın, taşkın yıllarının ve topraktan fışkıran ulusal zenginliğin görsel (estetik) bir yansımasıdır.
İcâfun (عِجَافٌ)
Kelimenin kökü a-c-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "aşırı zayıflık, etsiz kalmak, cılızlık ve kurumak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedendeki tüm canlılığın çekilip sadece iskeletin kalması durumunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, zayıf ineklerin semiz inekleri yutmasındaki (ye'kuluhunne) o teolojik ve psikolojik paradoksu analiz eder. Doğal akışta güçlünün zayıfı ezmesi gerekirken; burada ölüme yaklaşmış, cılız ve "kuru" (icâf) olanın, hayatı ve bereketi temsil edeni çiğnemeden yutması, doğa yasalarının (fiziksel gerçekliğin) tersyüz olacağı, Mısır'ın üzerine çökecek olan kıtlığın (ölümün) geçmişteki tüm refah ve bereket yıllarını (zamanı) acımasızca "yutacağı/tüketeceği" gerçeğinin sarsıcı bir rüya formudur.
Sunbulâtin (سُنبُلَاتٍ)
Kelimenin kökü s-b-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "uzamak, aşağıya doğru sarkmak ve salınmak" olduğunu belirtir. Yol kelimesine (sebîl) uzayıp gittiği için, ekinin başağına da (sunbule) büyüyüp, ağırlaşıp aşağıya doğru sarktığı için bu isim verilmiştir. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten türediği fikrini reddederek, Süryanice "şubboltâ" ve Aramice "şibbaltâ" (ekin başağı) kelimeleriyle ortak bir Sami tarım terminolojisine dayandığını tarihsel delillerle savunur. Ekin başağı, Mısır'ın o devasa buğday silolarını ve temel rızkı (hububat) simgeler.
Yâbisât (يَابِسَاتٍ)
Kelimenin kökü y-b-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "kuruluk, sertlik ve nemin tamamen kaybolması" anlamına geldiğini, yaş/ıslak (ratb) kavramının ontolojik zıttını oluşturduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir bitkinin veya nesnenin içindeki hayat suyunun çekilerek kaskatı kesilmesi ve çürümeye yüz tutması olduğunu kaydeder. Yeşil başakların yanındaki bu "kuru/kavrulmuş" (yâbisât) başaklar, gökten yağmurun ve Nil'den suyun çekildiği o ölümcül tarımsal çöküşü (kuraklığı) mekansal bir hareketsizlikle betimler.
El-Meleu (الْمَلَأُ)
Kelimenin kökü m-l-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "doldurmak" anlamına geldiğini; bir toplumun önde gelenlerine, yöneticilerine ve eşrafına "mele'" dendiğini, zira onların heybetleriyle meclisleri "doldurduklarını" ve göz doldurduklarını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sosyo-politik ağırlığını analiz eder. Kralın uyanır uyanmaz doğrudan devletin en üst düzey karar organını, siyasi, dini ve askeri eliti (mele') toplaması, gördüğü rüyanın sıradan bir kabus değil, devleti ve ulusal güvenliği derinden sarsan bir ontolojik tehdit olarak algılandığının bürokratik bir itirafıdır. Kraliyetin mutlak gücü, bu rüya karşısında çaresizliğe düşmüştür.
Eftûnî (أَفْتُونِي)
Kelimenin kökü f-t-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gençlik, kuvvet ve yenilik" olduğunu belirtir. "Fetva" kavramının da bu kökten geldiğini; karmaşık, karanlık ve içinden çıkılmaz bir meseleye getirilen "yeni, aydınlatıcı ve güçlü çözümün" tıpkı taze bir genç (fetâ) gibi olayı dirilttiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, zor ve anlaşılmaz bir problem (müşkül) karşısında net bir hüküm talep etmektir. Kral, elitlerinden basit bir fikir veya teselli değil, Mısır'ın kaderini belirleyecek olan bu karanlık metafizik bilmeceye dair kesin, bağlayıcı ve aydınlatıcı bir "devlet aklı/fetvası" istemektedir.
Ru'yâye (رُؤْيَايَ)
Kelimenin kökü r-e-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gözle veya kalp/zihinle görmek" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "rüya" ve "hulm" (kabus/karmaşık düş) kavramları arasındaki o keskin ontolojik ayrıma odaklanır. Kral, gördüğü görüntü yığınını sıradan bir sanrı (hulm) olarak değil, arkasında mutlaka çözülmesi gereken bir "hakikat, mesaj ve kader planı" barındıran kutsal bir vizyon (ru'yâ) statüsünde görmüştür. Henüz müşrik bir kral olmasına rağmen, metafizik bir mesajın ağırlığını sezecek bir idrak seviyesine sahiptir.
Ta'burûn (تَعْبُرُونَ)
Kelimenin kökü a-b-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir nehri veya vadiyi bir yakadan diğer yakaya geçmek" olduğunu belirtir. Kelimeye dökülen duyguya "ibare", gözden süzülüp geçen yaşa "abre", aklın bir olaydan ders çıkarıp başka bir gerçeğe sıçramasına "i'tibar" denir. Râgıb el-İsfahânî, rüya tabiri (ta'bir) eyleminin de bu "geçiş" kökünden geldiğini; insanın rüyadaki fiziksel ve anlamsız gibi duran sembollerden (bir yakadan), onların arkasındaki gizli ilahi maksada ve geleceğe (diğer yakaya) zihinsel bir sıçrayış/geçiş yapması olduğunu muazzam bir şekilde ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, tabir etmenin salt bir psikolojik analiz olmadığını; eşyanın zahiri kabuğunu kırıp, o sembollerin ontolojik karşılıklarını (kaderi) okuyabilme sanatı olduğunu, Mısırlı elitlerin ise (ve genel olarak seküler aklın) bu "kıyılar arası metafizik geçişi" yapmaktan aciz kalacaklarını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla