Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 42. Ayet

    وَقَالَ لِلَّذ۪ي ظَنَّ اَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْن۪ي عِنْدَ رَبِّكَۘ فَاَنْسٰيهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّه۪ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَۜ ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle lilleżî zanne ennehu nâcin minhumâ-żkurnî ‘inde rabbike feensâhu-şşeytânu żikra rabbihi felebiśe fî-ssicni bid’a sinîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye, Efendinin yanında benden bahset dedi. Fakat şeytan ona, efendisine Yûsuf'tan söz etmeyi unutturdu. Dolayısıyla Yûsuf birkaç sene daha zindanda kaldı.

      Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye dedi ki ... Bazıları şöyle dedi: Hz. Yûsuf’un doğru söylediğini zanneden kişi, efendisine sakilik yapıyor ve kurtuluyor. Bazıları da dedi ki: Hz. Yûsuf, kurtulacağını zannettiği kişiye dedi ki ... Bunu söyleyenler, zannı Yûsuf'a ait kılmaktadırlar. Ayette zikredilen zan fiili, eğer o adama ait ise, o zaman gerçekten zannetmek anlamına gelir. Şayet zanneden kişi Hz. Yûsuf ise, o zaman ilim ve kesin bilgi anlamına gelir. Yani onun kurtulacağını Hz. Yûsuf kesin olarak bildi demektir. Çünkü onun yorumladığı şeyde kuşkuya düşmesi ihtimali yoktur, çünkü rüyaları yorumlamayı ona Allah öğretmişti: "Rabb'in sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek". "Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir". Zannın gerçek anlamda Hz. Yûsuf'la ilgili olması da muhtemeldir, buna göre Hz; Yûsuf, kurtulacak olan kişiye, efendisinin kendisinden söz edeceğini zannettiğini söyledi. Bu durumda ayette takdim-tehir var demektir.

      Esbaba Tevessül

      Efendinin yanında benden bahset! Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yûsuf Allah'tan başkasına sığınıp zindandan kurtulmayı kraldan talep edince, Allah da adama ondan bahsetmeyi yıllarca unutturdu ve Rabb'inden başkasından hayır beklemesinin cezası olarak onu zindanda tuttu. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Hz. Yûsuf’un Allah'tan başkasına sığınması, kalbini Allahtan çekip başkasıyla meşgul etmesi ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak o adamın kurtulmasını onun eliyle sağlamayı uygun buldu, kendisini ise unutulmuş olarak zindanda tuttu, çünkü onların zindana girmesine yol açan sebebin kendisi olmadığını biliyordu. Yalnız insanlara mazeret göstermek ve onlara azizin karısının kendisine yaptığı iftirayı reddetmek için gerekçelerini açıklaması gerekiyordu. Yahut bu haberi insanların dillerinden düşürmek ve kafalarındaki tereddütleri gidermek için buna gerek vardı. Hz. Yûsuf düşündü ki, adam kralın yanında kendisinden bahsettiği zaman, belki kendisini zindandan çıkarırdı. Bunu da kalbini Allah'tan çıkarmayı düşündüğü için değil, o adamın kurtulmasına kendi eliyle vesile olduğunu düşündüğü için söylemişti. Cenab-ı Hak dünya işlerinin hepsini işte böyle sebeplere bağlamıştır. Kullarının, kalpte Allanın kaderi inancı olmakla birlikte sebeplere sarılarak kulluk yapmalarını ister. Mesela rızkı ve ziraati insanların çalışarak elde edecekleri sebeplere bağladı. Yine mesela savaş için pek çok silah ediniliyor ve onlarla savaşılıyor, ancak insanlar Allanın verdiği güçle savaşıyor ve O'ndan gelen yardım ile galip gelebiliyorlar. Oysa Cenab-ı Hak bütün bunları ve o sebeplere sarılmayı emretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: "Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın". Bütün bunları yapan insan, Allah'tan başkasına sığınmış değildir, yahut başarıyı ve zaferi onlardan ve o sebeplerden bekliyor değildir, aksine bütün bunların Allah'tan ve O'nun katından geldiğini bilmektedir. Aynı şekilde Hz. Yûsuf'un da kendisi gibi yaratılmış birine sığınmak istediğinin ve kurtuluşu ondan beklediğinin düşünülmesi caiz değildir. Ancak bu, söylediğimiz gibi esbaba tevessül meselesidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Efendinin yanında benden bahset! Hz. Yûsuf'un neden böyle bir şey söylediğine dair iki ihtimal vardır. Birincisi, onun bilgisi ve emri olmadan zindana atılmış olabileceğim için benden bahset! Çünkü o kadın kendisini zindana atmakla tehdit etmişti. İçine, bunun kadın tarafından hazırlanan bir tuzak olduğu fikri doğdu. Bundan dolayı o sözü söylemişti. İkincisi, benden gördüğün ve duyduğun şeyleri ona anlat! Çünkü Hz. Yûsuf zindanda o iki kişiyi tevhit inancına davet etmiş, şöyle demişti: ''.Ayrı ayrı tanrılara mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'a mı (inanıp bağlanmak) daha iyi?"

      Fakat şeytan ona, efendisine Yûsuf'tan söz etmeyi unutturdu. Bazı müfessirler şöyle dedi: Şeytan Hz. Yûsuf'a, kendisini yaratan ve vareden Rabb'ine dua etmeyi unutturdu ve o da hakiki rab olan Allah'a dua etmedi. Bazıları da şöyle söyledi: Hz. Yûsuf, efendine benden bahset demişti, ama şeytan ona, efendisine Yûsuf'tan bahsetmeyi unutturmuştu. Bu mana daha doğru gibidir, ilk anlam ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü sonunda adam şöyle demişti: "O iki kişiden, hapisten kurtulup bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırlamış olanı, 'Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm, beni hemen gönderin' dedi". Onun bu sözü, kralın yanında Hz. Yûsuf'tan söz etmeyi şeytanın unutturduğuna ve bu yüzden uzun zaman onu efendisinin yanında anmadığına işaret eder. Bazıları şöyle dedi: Onu şeytan unutturmamış, aksine belki önceki sözleri hatırlar ve kızgınlığı daha da artar diye kasten Yûsuf'tan söz etmemişti, zamanı gelene kadar bilerek ondan bahsetmemişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Cenab-ı Hak burada, unutturma işini şeytana nispet etti, nitekim Hz. Musa da şöyle demişti: "Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir". En doğrusunu Allah bilir ya, her kötülüğün başı şeytan olduğu için Allah onu şeytana nispet etmiş olmalıdır. Çünkü şeytan insanın aklına çeşitli şeyleri hatırlatır, kalbine birçok şey sokar ve ona vesvese verir. Sonra insan da o istikamette karar verir ve o şeyi yapar. En doğrusunu Allah bilir ya, burada unutmanın faydası, Hz. Yûsuf zindanda olduğu halde Cenab-ı Hakk'ın, onun risaletinin delilini ve nübüvvetinin kanıtını ortaya çıkarmak, o kadınların şahitliği ile de Yûsuf'un suçsuzluğunu ortaya koymak istemesidir. O, zikrettiği sözlerin ve yorumladığı rüyaların bilgisi idi.

      Dolayısıyla Yûsuf birkaç sene daha zindanda kaldı. Bazıları beş sene daha, bazıları da yedi sene daha zindanda kaldı dediler. Ancak biz onu bilmiyoruz, onun bir müddet daha zindanda kaldığından başka bir şeyi bilmeye de ihtiyacımız yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zanne (ظَنَّ)

        Kelimenin kökü z-n-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün Arapçada iki zıt anlama gelebilen (ezdâd) nadir kelimelerden olduğunu; bağlama göre hem "şüphe ve tereddüt" hem de "kesin bilgi ve yakîn" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zan" kavramının emarelere ve belirtilere dayanarak ulaşılan zihinsel kanaat olduğunu; bu emareler güçlüyse "yakîn" (kesinlik), zayıfsa "vehm" (kuruntu) adını aldığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "zanne" (sandı/bildi) fiilinin buradaki özel kullanımına dikkat çeker. Yusuf peygamberin, sâkînin kurtulacağını "zannetmesi" sıradan bir ihtimal hesabı veya şüphe değil, bizzat Allah'tan aldığı ilme ve yaptığı rüya tabirinin mutlaklığına duyduğu peygamberane bir "kesin bilgidir" (yakîn). Ancak Kur'an'ın fiili "yakîn/alime" yerine "zanne" olarak seçmesi, mutlak gayb bilgisinin (geleceğin) sadece Allah'a ait olduğunu, beşeri/peygamberi bilginin bile kendi içinde edebi bir tevazu (zan) barındırması gerektiğini gösterir.

        Nâcin (نَاجٍ)

        Kelimenin kökü n-c-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin aslından ayrılması, yükselmesi, bir tehlikeden kurtulup sıyrılması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necât" kavramının, insanı helak edecek veya sıkıntıya sokacak bir durumdan, mekandan veya bedensel tehlikeden kopup güvenli bir yere (yüksekliğe/necv) çıkması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, zindan bağlamında bu kavramı analiz eder; hapisten "kurtulan" genç için bu eylem, sadece fiziksel olarak idamdan kurtulup saraya geri dönmek değil, aynı zamanda aşağı tabakadan (zindan/zillet) eski aristokratik statüsüne (yükselme) doğru yaptığı varoluşsal ve dikey bir mekansal çıkıştır.

        Uzkurnî (اذْكُرْنِي)

        Kelimenin kökü z-k-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi zihinde tutmak, unutmanın zıttı ve bir durumu dile getirmek/anmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zikir" eyleminin hem içsel bir idrakle (kalple hatırlamak) hem de sesli bir formda (dille söylemek) gerçekleştiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki retorik kırılmasına odaklanır. Kur'an'da genellikle Allah'ı anmak (teolojik bağlam) için kullanılan yüce "zikir" kelimesi, bu ayette tamamen yatay, seküler ve bürokratik bir "hatırlatma, referans olma ve af talebi" anlamında (efendinin yanında benden bahset) kullanılmıştır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Yusuf'un bu talebinin sosyo-psikolojik derinliğini analiz eder; Yusuf'un bu vesile arayışı, zindandaki mutlak tecridi (izolasyonu) kırmak ve sağır bir devlete (Mısır hukukuna) kendi masumiyetini duyurmak için giriştiği rasyonel ve meşru bir iletişim (dille anılma) çabasıdır.

        Fe'ensâhu (فَأَنسَاهُ)

        Kelimenin kökü n-s-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi terk etmek, bir bilginin veya hatıranın zihinden kaybolması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın hafızasında var olan bir gerçekliğin veya kendisine verilen bir emanetin silinmesi (nisyân) eylemidir. Angelika Neuwirth, anlatıbilim (narratology) perspektifinden "unutma" eyleminin olay örgüsündeki dramatik işlevini inceler. Kurtulan gencin Yusuf'u unutması basit bir hafıza kaybı değil; kurguyu yavaşlatan, Yusuf'un zindandaki ontolojik çilesini (terbiyesini) uzatan ve ilahi kader planındaki asıl kırılma vaktinin (kralın rüyasının) gelmesini bekleyen sarsıcı bir zaman geciktirici (ritardando) unsurdur.

        Eş-Şeytânu (الشَّيْطَانُ)

        Kelimenin kökü ş-t-n veya ş-y-t şeklindedir. İbn Fâris, kelime ş-t-n kökünden gelirse "haktan, doğrudan ve rahmetten uzaklaşmak", ş-y-t kökünden gelirse "ateşte yanmak ve helak olmak" anlamına geldiğini kaydeder. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte İbranice veya Habeşçedeki formlarından etkilenerek Arapçalaştığını (muarreb) ifade ederler. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramice "sâtân" (muhalif, düşman, engelleyici) kelimesinden İslam öncesi dönemde Arapçaya geçtiğini tarihsel delillerle savunur. Toshihiko Izutsu, Şeytan figürünün bu ayetteki görünmez müdahalesini (fe'ensâhuş şeytânu - şeytan ona unutturdu) analiz eder. Şeytan doğrudan Yusuf'a saldıramamış, ancak onun dış dünyayla kurduğu meşru iletişim hattını (sâkînin hafızasını) körleterek olayların gidişatını sabote eden, insanın zihnine doğrudan nüfuz edebilen (unutkanlık veren) kozmik bir düşman/engelleyici olarak konumlanmıştır.

        Felebise (فَلَبِثَ)

        Kelimenin kökü l-b-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir yerde durmak, beklemek, ikamet etmek ve oradan ayrılmamak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lübs" eyleminin, bir mekanda veya bir durumda uzun süreli, zorunlu veya ihtiyari bir sabitlenme halini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin başındaki "fâ" (fâ-i ta'kîbiyye - bunun üzerine/sonucunda) harfinin kurduğu teolojik nedenselliği analiz eder. Şeytanın unutturması (psikolojik müdahale), anında mekansal ve fiziksel bir sonuca (zindanda kalmaya) yol açmıştır. Yusuf'un Allah'tan başka beşeri bir vesileye (kurtulan gence) geçici de olsa yaslanmasının ontolojik bedeli, ilahi irade tarafından o çile mekanında daha uzun süre kesintisiz olarak "sabitlenmek" (lübs) şeklinde tahsil edilmiştir.

        Bıd'a (بِضْعَ)

        Kelimenin kökü b-d-a şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kesmek, bir bütünü parçalara ayırmak" olduğunu belirtir. Sayı olarak "üç ile dokuz" arasındaki küsuratlı rakamları ifade eder, zira bu sayı tam bir onluktan kesilmiş/koparılmış bir parçadır. Râgıb el-İsfahânî, tam bir onluğa ulaşmayan belirsiz niceliği temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin zaman algısındaki psikolojik ağırlığını inceler. Mısır zindanlarındaki bu belirsiz "birkaç" (bıd'a) yıl ifadesi, net bir tarih verilmemesi itibarıyla esaretin o boğucu sonsuzluk hissini ve sonu bilinmeyen bir bekleyişin insan ömründen "kestiği/kopardığı" o eksik yılları dilde muazzam bir belirsizlikle somutlaştırır.

        Sinîn (سِنِينَ)

        Kelimenin kökü s-n-v şeklindedir. İbn Fâris, "sene" (yıl) kelimesinin aslen kuraklık, kıtlık ve zorluk dönemlerine dayandığını; bu nedenle Arapların genellikle sıkıntı içeren zaman dilimleri için bu kökü kullandıklarını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "âm" (yıl) kelimesi bolluk, bereket ve yağmur yılları için kullanılırken, "sene" (ve çoğulu sinîn) kelimesinin meşakkat, kuraklık, eziyet ve acıyla geçen yılları ifşa eden spesifik bir terim olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu etimolojik tercihe odaklanır. Yusuf'un zindanda geçirdiği o ilave "birkaç yıl", sıradan ve nötr bir zaman akışı (âm) değil; unutulmuşluğun, sabrın, tecridin ve varoluşsal imtihanın damgasını vurduğu, insanı içten içe yoran ve kurutan bir "çile yılları" (sinîn) olarak kusursuz bir anlamsal bütünlükle kapanışı yapar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X