Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 40. Ayet

    مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ ta’budûne min dûnihi illâ esmâen semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ enzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i)(c) emera ellâ ta’budû illâ iyyâh(u)(c) żâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.

      Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, yani putlar, sizin ve atalarınızın tanrılar adını taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Onlar, kendilerine kulluk yapılmaya ve ilah diye isimlendirilmeye layık değildirler. Buna layık olan ancak sizleri ve göklerle yeri yaratandır. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Yani sizin onlara tapmanıza dair, sizin ve atalarınızın tanrılar diye isimlendirdiğiniz o nesneler hakkında Allah hiçbir delil ve kanıt indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. Yani ilahlık, rablık ve kulluk yapılmak konusunda hüküm sadece Allah'a aittir. Gerçek, sizin söylediğiniz şu sözlerdeki gibi değildir: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz". "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır". Cenab-ı Hak, kulluk ve uluhiyet konusunda hükmün sadece Allah'a ait olduğunu söylüyor. Yahut şöyle söylüyor: Yaratmakta hüküm sadece Allah'a aittir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Bilesiniz ki, yaratma da emretme de yalnız ona aittir". Yani yaratmak da, yaratma emrini vermek de yalnız O'na aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. O'nun hükmü işte şudur: O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir.

      İşte dosdoğru din budur. Yani Allah'a kulluk etmek ve O'nun birliğine iman etmek, dosdoğru dindir. Çünkü o, delile ve kanıta dayanan dindir. Diğer dinlerin ise hiçbir değeri ve doğru bir temeli yoktur, çünkü delile ve kanıta dayanmamaktadırlar. "Kayyim" (الْقَيِّمُ) kelimesi, delile ve kanıta dayanan anlamına gelir. Müfessirler bu kelimeye dosdoğru manasını verdiler.

      Fakat insanların çoğu bilmezler. Muhtemelen düşünmedikleri için bilmezler. Düşünmüyorlar, bu yüzden bilmiyorlar, eğer düşünüp tefekkür etselerdi bilirlerdi. Bu ilahi kelam, cahillikle yapılsa bile işlenen suça ceza vermenin gerekli olduğuna işaret eder. Çünkü Allah, bilmesi için insana gerekli imkanı verdi. Ona bilme imkanını verdiği için, cahil kalmakta mazereti yoktur. Yahut onlar biliyorlardı, ancak bilgilerinden yararlanmıyorlardı, bundan dolayı Allah onlarda bilgiyi yok saymaktadır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'budûne (تَعْبُدُونَ)

        Kelimenin kökü a-b-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yumuşamak, boyun eğmek ve zelil olmak" olduğunu belirtir. Ayakların basmasıyla yumuşayan ve düzelen yola bu kökten "muabbad" denir. Râgıb el-İsfahânî, ibadet kavramının ubudiyetten daha ileri ve nihai bir alçalma/tevazu hali olduğunu, insanın kendi hiçliğini kabul ederek mutlak bir otoriteye teslim olmasını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ibadet kavramının ontolojik boyutunu analiz eder. İnsanın kendisini yaratan kudret karşısındaki varoluşsal küçüklüğünü ve itaatini simgeler. Ancak bu ayette Yusuf, zindan arkadaşlarının Allah'ı bırakıp sahte tanrılara "boyun eğmelerinin" (ta'budûne), insanın kendi fıtratına aykırı, temelsiz ve boşa giden bir aşağılanma (zillet) eylemi olduğunu ifşa eder.

        Esmâen (أَسْمَاءً)

        Kelimenin kökü s-m-v veya v-s-m şeklindedir. İbn Fâris, s-m-v kökünün "yücelik ve yükseklik" anlamına geldiğini, ismin bir varlığı tanımlayıp onu bilinir/yüce kıldığı için bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin bir nesneyi diğerlerinden ayıran zihinsel ve işitsel bir alamet olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "isimler" (esmâen) kelimesinin bu ayetteki sarsıcı retorik kullanımına odaklanır. Politeizmin (çok tanrıcılığın) eleştirisi yapılırken, "Siz içi boş nesnelere tapıyorsunuz" denilmemiş, doğrudan "Siz sadece birtakım isimlere tapıyorsunuz" denilmiştir. Bu dilsel harika; sahte ilahların arkasında gerçek bir güç, ruh veya "müsemmâ" (öz) bulunmadığını, onların zihinsel bir illüzyondan, içi boş kelimelerden ve soyut etiketlerden ibaret olduğunu kanıtlar.

        Semmeytumûhâ (سَمَّيْتُمُوهَا)

        Kelimenin kökü s-m-v şeklindedir. Toshihiko Izutsu, insanın kavram üretme gücü ile putperestlik (idolatry) arasındaki psikolojik ve linguistik (dilbilimsel) ilişkiyi analiz eder. İnsanlar, rüzgar, güneş veya bereket gibi doğa olaylarını veya kendi yonttukları taşları birer tanrı olarak "isimlendirerek" (semmeytumûhâ), kendi dilleriyle onlara sahte bir ontolojik varlık (kutsallık) kazandırırlar. Yusuf'un "onları siz isimlendirdiniz" fiilini kullanması; putların gücünün gökten inmediğini, bizzat insanın kendi zihnindeki korkulardan ve toplumsal uzlaşmalardan doğan beşeri birer kurgu olduğunu yüzlerine vurmasıdır.

        Sultânin (سُلْطَانٍ)

        Kelimenin kökü s-l-t şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güç, kuvvet, kahretmek, galip gelmek ve aydınlatıcı delil" olduğunu belirtir. Işık verip karanlığı yırttığı için yanan yağa da "selît" dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sultan kavramının karşı konulamaz siyasi güç ve akılları aydınlatan kesin kanıt (hüccet) anlamlarını birleştirdiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, Süryanice "şûltânâ" (güç, otorite) kelimesi üzerinden siyasi, hukuki ve teolojik bir kavram olarak İslami döneme aktarıldığını tarihsel delillerle savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "sultan" kelimesinin salt bir siyasi otorite değil, "epistemolojik/teolojik kanıt" (ilahi onay) anlamında kullanıldığını vurgular. Müşriklerin inançlarının ve yarattıkları o sahte isimlerin arkasında Allah'tan inen rasyonel hiçbir güvence, belge veya "sultan" yoktur.

        El-Hukmu (الْحُكْمُ)

        Kelimenin kökü h-k-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "men etmek, alıkoymak ve engellemek" olduğunu belirtir. Yargıca, toplumu fesattan ve adaletsizlikten engellediği için hakim dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hüküm kelimesinin mutlak adaleti tesis etmek ve olayların ardındaki hakikati kavramak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Hüküm ancak Allah'ındır" (İnil hukmu illâ lillâh) şeklindeki vurgulu (kasr) cümlenin teolojik ve siyasi ağırlığına dikkat çeker. Yusuf, zindanın o izole ve ezilmiş ortamında Mısır'ın devasa bürokrasisine meydan okuyarak; yasama, yönetme, meşruiyet belirleme ve eşya üzerinde nihai karar verme yetkisini (hüküm) yatay düzlemdeki sahte otoritelerden (firavundan/azizden) söküp almış ve doğrudan mutlak tek merci olan Allah'a tahsis etmiştir.

        İyyâhu (إِيَّاهُ)

        Kelimenin morfolojik yapısı, tahsis ve hasr (özgüleme) bildiren ayrık (munfasıl) meful zamiridir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu zamirin cümlenin yapısındaki psikolojik toparlayıcılığını analiz eder. "O'ndan başkasına ibadet etmemenizi emretti" (ellâ ta'budû illâ iyyâhu) cümlesindeki bu zamir, şirk inancının o dağınık, kaotik ve "müteferrik" (parçalanmış) zihin yapısını bıçak gibi keserek atar. İnsanın varoluşsal yönelimini, korkusunu ve sevgisini şüpheye yer bırakmayacak şekilde tekleştirir; tüm eylemleri ve niyetleri mutlak tek bir ontolojik merkeze (O'na) kilitler.

        Ed-Dînu (الدِّينُ)

        Kelimenin kökü d-y-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "itaat etmek, boyun eğmek ve karşılık/ceza vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın kayıtsız şartsız itaat ettiği yasa ve şeriat olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, bu kelimenin Pehlevice "dên" (vicdan, inanç) veya Süryani/Aramice "dînâ" (hukuk, yargı) kelimelerinden Arapçaya yerleşmiş, "hukuk ve yaşam nizamı" anlamına gelen köklü bir terim olabileceğini tarihsel bir perspektifle ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında din kavramının salt vicdani bir inanç olmadığını, insanın mutlak itaatini gerektiren ontolojik bir sistem olduğunu belirtir. Yusuf, Mısır'ın politeistik "dinine/hukukuna" karşı Allah'ın tevhid dinini devasa bir alternatif olarak sunmaktadır.

        El-Kayyimu (الْقَيِّمُ)

        Kelimenin kökü k-v-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "ayakta durmak, dosdoğru olmak ve bir işi istikrarla yürütmek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kayyim" sıfatının, kendisi bizzat sağlam ve dosdoğru olan, aynı zamanda başkasını da düzeltip ayakta tutan otorite/sistem olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Dosdoğru din" (Ed-Dînul Kayyim) tamlamasını sosyolojik bir okumayla analiz eder. Putperestliğin zanna dayalı, eğri, tutarsız ve insanı zillete düşüren temelsiz yapısına karşılık; ayakları yere sağlam basan, mantıksal iç tutarlılığı olan ve insanlık onurunu (fıtratı) ayakta tutan tek rasyonel ve teolojik sistemin tevhit (Allah'ın dini) olduğunu vurgular.

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        Kelimenin kökü a-l-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini sürmek, işaretini kavramak ve hakikati idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının bir şeyin özünü eksiksiz bir biçimde bilmek olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "Fakat insanların çoğu bilmezler" (velâkinne ekseran nâsi lâ ya'lemûn) ifadesinin epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutunu derinlemesine analiz eder. Mısır toplumu mimaride, tarımda, tıpta ve devlet yönetiminde (yatay ilimlerde) çağının zirvesinde olmalarına rağmen; evrenin gerçek yöneticisini (El-Hüküm) bilmek, sahte isimleri terk edip tevhide ulaşmak (dikey ilim/marifet) konusunda tam bir cehalet ve ontolojik körlük içindedirler. İzutsu'ya göre Kur'an'ın reddettiği "bilmemek", malumat eksikliği değil, hakikati görememe felaketidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X