فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Rabb'i onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına düşürmedi. Şüphesiz O, çok iyi işiten, pek iyi bilendir.
Rabb'i onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına düşürmedi. Bu ilahi beyan, Hz. Yûsuf’un duasından maksadın, onun şu sözü olduğuna işaret eder: "Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meylederim". "Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir" sözü dua değildir, o ancak haberdir, zindanı öyle gördüğünü haber vermektedir. Çünkü onun arkasından Cenab-ı Hak, Rabb'inin onun duasını kabul ettiğini haber vermekte ve kadınların tuzağına düşürmediğini bildirmektedir.
Şüphesiz O, çok iyi işiten, pek iyi bilendir. O, işitendir. Yani yaratılanlar arasında söylenen açık ve gizli her sözü işitmektedir. Bilendir, yani hiçbir şey O'na gizli değildir.
Yorumu Yorumla
-
Festecâbe (فَاسْتَجَابَ)
Kelimenin kökü c-v-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sese karşılık vermek, bir çağrıyı yankılamak ve cevabı geri döndürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isticâbe" kavramının bir duayı, talebi veya çağrıyı kabul edip eyleme dönüştürmek olduğunu kaydeder. Kelimenin başındaki "fâ" (ف) harfi, Arapçada "fâ-i ta'kibiyye" olarak bilinir ve eylemin kesintisiz, anında gerçekleştiğini gösterir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin "istif'al" (istecâbe) kalıbında gelmesinin teolojik önemine dikkat çeker; Yusuf'un çaresizlik içindeki yakarışı evrende boşlukta kalmamış, ilahi irade bu çağrıya derhal ve mutlak bir şekilde "icabet ederek" olaylara müdahil olmuştur. Toshihiko Izutsu, dikey (Allah-insan) ilişkisinde "isticabe" eyleminin, aşağıdan yukarıya yükselen insani acziyete (dua), yukarıdan aşağıya inen ilahi lütfun ve himayenin kesin bir cevabı olduğunu analiz eder.
Rabbuhu (رَبُّهُ)
Kelimenin kökü r-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi ıslah etmek, korumak, beslemek ve ona sahip olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramının bir varlığı kademe kademe, özenle kemal (olgunluk) noktasına ulaştırmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bir önceki ayette Yusuf'un "Rabbim" (Rabbî) diyerek başlattığı çağrının, bu ayette ilahi perspektiften "Onun Rabbi" (Rabbuhu) şeklinde üçüncü şahıs iyelik zamiriyle karşılanmasındaki ontolojik yakınlığa odaklanır. Allah, evrenin genel Rabbi sıfatıyla değil, spesifik olarak "Yusuf'un Rabbi" sıfatıyla, kendi seçtiği (muhles) kulunu koruyan, onu o saraydaki sahte efendilerin (erbab) tahakkümünden çekip çıkaran kişisel ve mutlak bir hamî olarak metne yerleşir.
Fesarafe (فَصَرَفَ)
Kelimenin kökü s-r-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi yönünden başka bir yöne çevirmek, geri döndürmek ve defetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sarf" fiilinin bir tehlikeyi veya belayı kişinin üzerinden savuşturmak olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik bağlamını analiz eder. Yusuf bir önceki ayette "Eğer onların tuzağını benden çevirmezsen (tasrif)" diyerek bir talepte bulunmuş, ilahi irade ise bu talebi aynen karşılayarak tuzağı "çevirmiştir" (sarafe). Bu fiil, kadınların kurduğu ahlaki ve psikolojik tuzağın son derece gerçek ve yıkıcı bir ivmeyle Yusuf'un üzerine geldiğini, ancak görünmez bir ilahi kalkanın bu saldırıyı yörüngesinden saptırarak Yusuf'un ontolojik merkezini (iffetini) koruduğunu betimler.
Keydehunne (كَيْدَهُنَّ)
Kelimenin kökü k-y-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeye hile katmak, gizli bir plan kurmak ve sinsi bir tuzak hazırlamak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramını birine hissettirmeden, içten içe zarar verecek bir komplo kurmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki dişil çoğul zamirin (hunne - o kadınların) sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. Allah'ın bertaraf ettiği şey, sadece Züleyha'nın bireysel bir arzusu değil; şehirli aristokrat kadınların güçlerini, cazibelerini ve kibirlerini birleştirerek kurdukları organize, kurumsal ve devasa bir saray entrikasıdır (kolektif keyd). Yusuf'un ahlaki direnci, ilahi müdahale ile bu toplumsal ahlaksızlık şebekesini bütünüyle boşa çıkarmıştır.
Es-Semîu (السَّمِيعُ)
Kelimenin kökü s-m-a şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "sesi algılamak, işitmek ve anlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde bu sıfatın, gizli veya açık, fısıltı veya çığlık şeklindeki tüm sözleri eksiksiz bir biçimde idrak etmesi anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ilahi ismin ayetteki dramatik yerini vurgular. Mısır sarayının sağır edici ihtirasları, kilitli kapıları ve kadınların gürültüsü arasında; kimsesiz bir kölenin (Yusuf'un) dudaklarından dökülen "Zindan bana daha sevimlidir" şeklindeki o zayıf ama samimi feryadı, mutlak işitici (Es-Semî') olan Allah tarafından anında duyulmuş ve karşılık bulmuştur. Evrende hiçbir haklı yakarışın sahipsiz kalmayacağının teolojik garantisidir.
El-Alîmu (الْعَلِيمُ)
Kelimenin kökü a-l-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini sürmek, alametini bilmek ve bir nesnenin hakikatini derinlemesine idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının bir şeyin özünü tüm yönleriyle kavramak olduğunu kaydeder. İsm-i failin mübalağalı (mübalağa-i ism-i fâil) formu olan "Alîm", bilginin sınırsızlığını ve nüfuz ediciliğini gösterir. Toshihiko Izutsu, "Semî'" ve "Alîm" sıfatlarının yan yana gelişindeki (hendiadys) psikolojik tamamlayıcılığı analiz eder. "Semî'" sıfatı Yusuf'un dille ifade ettiği sesli duayı (zindan talebini) karşılarken; "Alîm" sıfatı Yusuf'un kalbinin en derinliklerindeki o sessiz korkuyu, kendi beşeri zaaflarına (nefsine) yenik düşme endişesini ve ilahi korumaya duyduğu o mutlak, dilsiz muhtaçlığı bilmesi ve ona göre muamele etmesi anlamına gelir. Allah sadece duyulana değil, bilinçaltındaki en saf niyete de vakıftır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla