Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 33. Ayet

    قَالَ رَبِّ السِّجْنُ اَحَبُّ اِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِۚ وَاِلَّا تَصْرِفْ عَنّ۪ي كَيْدَهُنَّ اَصْبُ اِلَيْهِنَّ وَاَكُنْ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle rabbi-ssicnu ehabbu ileyye mimmâ yed’ûnenî ileyh(i)(s) ve-illâ tasrif ‘annî keydehunne asbu ileyhinne veekun mine-lcâhilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yûsuf, Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum! dedi.

      Yûsuf, Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir, dedi. Hz. Yûsuf'un zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir demesi, çağıranın ve birlikte olma davetinin azizin karısından geldiğine işaret etmektedir. Görmez misin ki başka bir yerde de şöyle demektedir: "Kral (kadınlara), 'Yûsuf'u elde etmek istediğinizde beklentiniz ne oldu?' diye sordu". Azizin karısı da buna benzer şeyler söylemişti: "işte hakkında beni kınadığınız şahıs budur". Yani onunla beraber olmak istediğim için sizler beni kınamıştınız, şimdi siz onunla beraber olmak istiyorsunuz. Ve Hz. Yûsuf'un söylediği şu söz: Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Yani o zillet ve aşağılanma benim için daha iyidir. "Ehabbu ileyye" (أَحَبُّ إِلَيَّ) kelimesi, benim tercihim odur, dinim için o daha hayırlıdır, demektir. Bunların benden istediklerinden, yani onların istedikleri şey nefsin hoşuna gitse, ona meyletse ve onu arzu etse de, yine zindanın kendisine daha hayırlı olduğunu haber vermekte; nefis zindandan hoşlanmadığı, hatta nefret ettiği halde yine de zindanı tercih ettiğini ve dini için onun daha hayırlı olduğunu söylemektedir. Görmez misin ki Hz. Yûsuf şunu da söylemektedir: Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum! Bu ifade, Hz. Yûsuf’un söylediği zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir mealindeki cümle ile, ancak kendi irade ve tercihiyle sevdiğine ve dindeki tercihini kastettiğine işaret etmektedir, nefsin iradesini ve tercihini değil. Aksine nefis, kadınların davet ettikleri şeyi arzu eder ve onu ister. Bunun delili de yine Hz. Yûsuf’un söylediği, sonra onlara meyleder ve cahillerden olurum mealindeki beyanıdır. Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir mealindeki cümle, dua cümlesi değildir, nitekim bazı insanlar öyle dediler: O Rabb'inden zindanı talep etmişti, duası kabul edildi ve zindana düştü. Hz. Yûsuf’un duası, şu sözde görülmektedir: Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan ... Nitekim Hz. Adem ile Havva da şöyle demişlerdi: "Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik". Bu ayetteki "Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik" mealindeki ifade dua değildir, içinde bulundukları halden haber vermektedir. Dua ancak onların şu sözleridir: "Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!" Hz. Nuh da şöyle demişti: "Ey Rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!"

      Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meylederim. Bu cümle, Cenab-ı Hakk'ın Hz. Yûsuf'a vermediği bir lütfün daha kendi katında bulunduğuna işaret etmektedir. Çünkü o lütfu kendisine vermiş olsaydı, kadınların tuzakları ve kötülükleri meydana gelmeyecekti. Çünkü Hz. Yûsuf, bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan demektedir. Eğer bu da kendisine verilmiş olsaydı, Hz. Yûsuf'un böyle bir istekte bulunmasının anlamı olmazdı. Bu, Mutezile'nin iddialarını da reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Yüce Allah herkese her türlü itaati yerine getirme kudretini ve her nevi hayrı yapma kuvvetini, aynı zamanda her çeşit kötülüğü de defetme gücünü vermiştir.

      Bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan. Yani eğer onların tuzaklarını benden sen gidermezsen, giderebilecek hiç kimse yoktur. Az önce geçen "Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen" mealindeki ayet de bu manadadır. Bu cümle, ''.Allahım! Beni bağışla ve esirge" diye dua etmekten daha beliğdir. Onlara meylederim. Bazıları buradaki "esbu ileyhinne" (أَصْبُ إِلَيْهِنَّ) ibaresine onlara meylederim diye anlam verdi. Bazıları da şöyle mani verdi: Eğer onların bana kurdukları tuzakları boşa çıkarmazsan, onlara uyarım. "Sabv" (صَبْو) kelimesine, emrin dışına çıkmak manası verilmiştir. Dininden çıkan herkese de Sabii oldu denilir. Müşrikler de Resûlullah'a (s.a.) Sabii, yani üzerinde bulunduğumuz dinden çıktı diyorlardı. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: "Sabv" (صَبْو) kelimesi, hoşa giden iş demektir. Cahillerden olurum, yani eğer bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan benim fiilim, alimlerin hakimlerin fiili gibi değil, cahillerin fiili gibi olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbi (رَبِّ)

        Kelimenin kökü r-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, beslemek, büyütmek ve ona sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramının bir şeyi kademe kademe, yavaş yavaş kemal noktasına (mükemmelliğe) ulaştırmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu ayetteki varoluşsal çığlığına dikkat çeker. Yatay düzlemde efendisi (Mısır azizi) tarafından yalnız bırakılan ve aristokrat kadınların şehvet kuşatması altında kalan Yusuf, yegâne himaye merciini doğrudan dikey boyuta taşımış ve kendisini asıl terbiye eden, koruyan mutlak otoriteye (Rabbine) sığınarak dünyevi efendilerin ve zalimlerin otoritesini zımnen reddetmiştir.

        Es-Sicnu (السِّجْنُ)

        Kelimenin kökü s-c-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "hapsetmek, men etmek, daraltmak ve kısıtlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanı özgürlüğünden ve rahatından alıkoyan kapalı ve eziyet verici mekana "sicn" dendiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Yusuf'un dilinde kazandığı o muazzam paradoksal anlama dikkat çeker. Züleyha'nın "zindan" kelimesini bir şantaj, ceza ve aşağılama (sağar) aracı olarak kullanmasına karşılık; Yusuf bu korkunç mekanı, ahlaki bağımsızlığının, iffetinin ve tevhidi özgürlüğünün yegâne kalesi (sığınağı) olarak yeniden tanımlamış; fiziksel esareti, ruhsal çöküşe (zinaya) tercih ederek kavramın içini tersyüz etmiştir.

        Ehabbu (أَحَبُّ)

        Kelimenin kökü h-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "sevmek, değer vermek, meyletmek" anlamına geldiğini belirtir. İsmi tafdil (en/daha) kalıbındadır. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendi fıtratına, aklına veya nefsine uygun bulduğu şeye yönelmesine "hubb" dendiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Yusuf'un "zindan bana daha sevimlidir/ehabbudur" ifadesindeki psikolojik ve ontolojik sıçramayı analiz eder. Normal bir insan psikolojisi zindandan nefret ederken, Yusuf ilahi bilinç (burhan) sayesinde nesnelerin estetik ve çekim değerlerini tamamen ahlaki bir filtreyle yeniden tartmıştır. Günahın cazibesi karşısında, zindanın karanlığı ona ontolojik olarak "sevilmeye layık" (ehabbu) tek hakikat alanı olarak görünmüştür.

        Yed'ûnenî (يَدْعُونَنِي)

        Kelimenin kökü d-a-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "çağırmak, seslenmek ve birini bir şeye teşvik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "davet" eyleminin birini bir amaca sevk etmek için sözlü veya fiili olarak yönlendirmek olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin çoğul formuna dikkat çeker. Züleyha'nın bireysel ve kapalı kapılar ardındaki teklifi (murâvede), şehirli kadınların meclisinde artık kolektif, kışkırtıcı ve toplumsal bir "günaha çağrı/davet" eylemine dönüşmüştür. Yusuf, karşısında sadece bir kadını değil, organize bir ahlaki çöküş şebekesini bulmuştur.

        Tasrif (تَصْرِفْ)

        Kelimenin kökü s-r-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi yönünden başka bir yöne çevirmek, geri döndürmek ve savuşturmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sarf" fiilinin bir tehlikeyi kişinin üzerinden defetmek olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısındaki tevazuyu vurgular. Yusuf, "ben onların tuzağını yenerim" gibi bir beşeri kibre girmemiş, kendi iradesinin zayıflığını itiraf ederek, tuzağı kendi üzerinden "çevirecek" (sarf edecek) yegâne gücün ilahi müdahale olduğunu beyan etmiş, peygamberane bir acziyetle Allah'a sığınmıştır.

        Keydehunne (كَيْدَهُنَّ)

        Kelimenin kökü k-y-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeye hile katmak, gizli plan kurmak ve tuzak hazırlamak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramını birine gizli ve hissettirmeden zarar verecek bir komplo kurmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki çoğul iyelik zamirinin (hunne - o kadınların) ehemmiyetini belirtir. Başlangıçta Züleyha'nın tekil ihtirası olan tuzak, artık saray kadınlarının ortak zevk ve tahakküm oyununa (kolektif bir keyd'e) evrilmiştir. Bu, bireysel bir günah teklifinden ziyade, Yusuf'un iffetini yok etmeye and içmiş toplumsal bir şebekenin psikolojik kuşatmasıdır.

        Esbu (أَصْبُ)

        Kelimenin kökü s-b-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "çocukluk etmek, gençlik hevesine kapılmak, akıl yürütemeden şehevi bir arzuyla meyletmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Gençlik ve toyluk (sabâ) kelimeleri bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, insanın rasyonel düşünceden kopup, cahilce ve hayvani bir arzuyla bir şeye kapılmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Yusuf'un bu fiili kullanarak yaptığı o muazzam itirafa odaklanır. Yusuf bir melek olmadığını, biyolojik kodları (gençlik hevesi/şehveti) olan bir "beşer" olduğunu bilmektedir. Eğer Allah'ın ontolojik koruması (burhan ve sarf) devreden çıkarsa, kendi biyolojik zaaflarına (esbu) yenik düşebileceği gerçeğini en saf haliyle dile getirmiş, ahlaki zaferi kendi nefsine değil Allah'a nispet etmiştir.

        El-Câhilîn (الْجَاهِلِينَ)

        Kelimenin kökü c-h-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bilginin zıttı, hafiflik, ölçüsüzlük, acelecilik ve akılsızlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cahilliğin hem gerçeği bilmemek hem de inatla gerçeğin zıttına inanıp eylemde bulunmak olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi kültürde ve Kur'an semantiğinde "cehl" kavramının salt bir "bilgisizlik/eğitimsizlik" değil; aklın, otokontrolün ve ahlaki olgunluğun (hilm) zıttı olan bir vahşet, fevrilik, ihtiraslara yenik düşme ve putperest ahlakı olduğunu detaylıca analiz eder. Yusuf'un, kadınların davetine uymayı sıradan bir günah değil, doğrudan "cahillerden olmak" (Kur'an'ın ontolojik karanlığı) olarak tanımlaması, o fiilin insanın ahlaki aklını (hilmini) tamamen yok edip onu hayvani bir ilkel fıtrata geri döndüreceğinin bilincinde olmasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X