فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ اَرْسَلَتْ اِلَيْهِنَّ وَاَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـٔاً وَاٰتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكّ۪يناً وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّۚ فَلَمَّا رَاَيْنَهُٓ اَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ اَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلّٰهِ مَا هٰذَا بَشَراًۜ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Azizin karısı, kadınların dedikodularını duyunca onlara davetçi gönderdi; yaslanmaları için yastıklar hazırladı ve onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf'a), karşılanna çık! dedi. Kadınlar Yûsuf'u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Bu yüzden ellerini kestiler ve Haşa Rabb'imiz! Bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir! dediler.
Azizin karısı, kadınların dedikodularını duyunca. Yani onların konuşmalarını işitince ... "Mekr" (مَكْر) kelimesi, insanı güven halinde iken yakalamak manasına gelir, burada ondan maksat da gizlenmesi istenen ve kendisine emanet edilen şeye ihanet etmektir. Sanki kadın, sırrının ve Yûsuf'a olan aşkının insanlardan saklanmasını istemişti, onu şehirdeki kadınlara da insanlardan gizlemek üzere açıklamıştı, fakat onlar da bunu her tarafa yaymışlardı. İşte kadının duyduğu [dedikodu anlamı verdiğimiz] hile bu idi. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler böyle dediler. Kadının, sırrını kadınlara vermemiş olması da mümkündür, ancak hizmetçilerden biri farkına varmış ve kadınlara o haberi vermişti, onlar da her tarafa yaymışlardı. Azizin karısı, onlardan bunu duyunca, onlara davetçi gönderdi, ya vereceği ziyafete davet etti veya ziyarete gelmelerini rica etti. Müfessirler ise şöyle dediler: Kadınlar, şehirdeki fırıncı ve sucu kadınlardı. Onu kimin söylediğini ve onların kim olduklarını bilmiyoruz. Zaten onların kim olduklarını bilmeye ihtiyacımız da yoktur.
Yaslanmaları için yastıklar hazırladı. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki "müttekeen" (مُتَّكَأً) kelimesi, yiyecek, içecek ve yaslanacak yastık hazırladı manasına gelir. Bazıları bu kelimeye semer anlamı verdi. Bazıları da yastık veya dayanılacak şeyler anlamı verdi. Ebu Avsece de, uzanmış, yani kadınların oturacakları ve uzanacakları yerlerini hazırladı manasını verdi. Kelime "mütkeen" (مُتْكَأً) diye okunduğunda, Hasan-ı Basri'nin dediğine göre, semer ve yiyecek manasına gelir. İbn Kuteybe de böyle dedi ve ona "bezmaverd" denilir diye ekledi.
Onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf'a), 'karşılarına çık!' dedi. Kadınlar Yûsuf'u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Burada kadının söylediği karşılarına çık sözüne Hz. Yûsuf nasıl itaat etmiştir? Bu, helal olmayan bir durumdur. Ancak bu hal çeşitli yollarla açıklanabilir. Birincisi, kadınların yanına girmeye ve onlarla halvet olmaya Hz. Yûsuf zorlanmış olabilir. Çıkmaya gelince, o konuda zorlanmış olmaz, çünkü maksat onların yanından çıkmaktır. Çünkü onların karşısına çıktığında oradan çıkması da mümkün olacaktı. Sanki kadın onların karşısına çıkmaya izin verince, onların yanından çıkacağı için arzu ederek çıktı. Çünkü kadının izni olmadan o evden çıkması mümkün değildi. Dolayısıyla onların karşısına çıkma emri, o evden çıkma iznini de kapsamakta idi; çünkü kadının izni olmadan evden çıkmanın yolu yoktu. Bu yüzden önce onların karşısına çıktı, sonra da o mekandan ayrıldı. Bu, oradan kurtulmanın başka yolu olmadığı için zorlama sayılmaz. Buradaki çıkma emri, sanki sadece "çık'' kelimesinden ibaretti, "onların karşısına'' ifadesini söylememişti. Dolayısıyla Hz. Yûsuf, kadınların yanına çıkacağını bilmiyordu, bu yüzden çıktı. Ancak Cenab-ı Hak ayette kadının maksadını haber vermektedir, yani onun çık emrinden maksadı kadınların karşısına çıkması idi. Karşılarına çık, dedi ilahi beyanıyla kadının maksadını haber vermektedir. Konuşmada bu gibi şeyler yapılmaktadır. Karşılarına çık cümlesindeki "aleyhinne" (عَلَيْهِنَّ) zamiri, "anhunne" (عَنْهُنَّ) diye, yani onların yanından çık anlamında kullanılmış olması da caizdir; "alâ" (عَلَى) harf-i cerini, "an" (عَنْ) harf-i ceri anlamında kullanmak Arap dili açısından caizdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onlar, insanlara ölçerek bir şey aldıklarında'', yani insanlardan aldıklarında demektir. Bunun örnekleri çoktur. Bu ayet-i kerime, Yûsuf'u satın alanın, onun sokağa çıkmasına ve insanların içine girmesine engel olduğuna işaret etmektedir. Ya onun canından korktuğundan yahut kadınlar yüzünden fitneye düşmesini istemediğinden veyahut da hakkında çalınmış bir çocuğu alıkoyduğu kanaatinin uyanmaması için Yûsuf’un varlığından haberdar olunmasını istemediğinden onun dışarı çıkmasına engel oluyordu. Burada bir insanın kendi çocuğunu veya kölesini şefkat duygusuyla korumak istemesi fikri nasıl olmaz?
Kadınlar Yûsuf'u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Burada kullanılan ve onu büyüttüler anlamına gelen "ekbernehû" (أَكْبَرْنَهُ) kelimesi, onun güzelliğini çok yücelttiler anlamına gelir; bir insanda böyle bir güzelliğin bulunmasına şaşırıp kaldılar. Görmez misin ki o kadınlar şöyle demişlerdi: Haşa Rabb'imiz! Bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir, dediler. Bu yüzden ellerini kestiler. Yani ellerindeki meyve bıçaklarıyla ellerini kestiler. Müfessirler bu cümledeki hâşâ lillâh (حَاشَ لِلَّهِ) ifadesine maazallah anlamını verdiler. Bazıları bu sözün, çirkinlikten tenzih etmek manasına geldiğini söyledi. Kadınların, maazallah, bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir demeleri, onların Allah'a inandıklarına işaret eder. Bu ancak değerli bir melektir sözü de, onlar meleği görmeseler de, meleğin güzel olduğu anlayışının toplumda hakim olduğunu ifade eder. Dolayısıyla güzel olan her şeyi meleklere nispet ediyorlardı. Onlara çirkin olan her şeyi de -Allah lanet eylesin!- şeytana nispet ediyorlardı. Ayetteki "beşeran" (بَشَرًا) kelimesi, "bişiran" (بِشِرًى) diye de okunmuştur, o zaman da, bu, satın alınan bir insan olamaz manasına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Mekrihinne (بِمَكْرِهِنَّ)
Kelimenin kökü m-k-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi gizlemek, örtmek ve gizli plan/hile yapmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mekr kavramını "birini hedeflediği yoldan veya düşünceden gizli ve kurnazca bir yolla saptırmak" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu kelimenin sosyolojik derinliğine dikkat çeker. Şehirli kadınların (nisve) kendi aralarında Züleyha'yı kınamaları basit bir dedikodu değil; aslında Züleyha'yı tahrik ederek Yusuf'u kendilerine de göstermesini sağlamak için kurdukları ince ve organize bir "sosyal komplo" (mekr) olarak kurgulanmıştır. Angelika Neuwirth ise anlatıbilimsel olarak "mekr" kelimesinin bu ayette dedikoduyu pasif bir söylemden çıkarıp aktif bir tuzağa dönüştürdüğünü, Züleyha'nın da bu kadınsı tuzak karşısında kendi gücünü (ziyafeti) bir karşı-tuzak olarak hazırladığını analiz eder.
Muttekeen (مُتَّكَأً)
Kelimenin kökü v-k-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeye dayanmak, yaslanmak ve destek almak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yastığa yaslanarak yemek yeme veya dinlenme mekanlarına "mütteke" dendiğini kaydeder. Geleneksel tefsirlerde bu kelime Züleyha'nın hazırladığı görkemli oturma/yaslanma minderleri olarak açıklanırken; Christoph Luxenberg, Süryo-Aramice okuma hipotezi çerçevesinde bu kelimeye dair oldukça farklı ve radikal bir filolojik iddia ortaya atar. Luxenberg'e göre bu kelime "yaslanılacak yer" değil; Süryanicede "turunçgil/ağaç kavunu" anlamına gelen ve kesilerek yenilen bir meyve isminin (etrog/citron) Arapçaya yanlış kopyalanmış veya yanlış sesletilmiş bir formudur. Bu iddiaya göre Züleyha kadınlara minder değil, kesmeleri için bir meyve hazırlamıştır. Arthur Jeffery ise geleneksel anlama daha yakın durarak, kelimenin ardında Pers veya Greko-Romen (Triklinium) "uzanarak ziyafet çekme" kültürünün Etiyopya veya Aramice üzerinden Arap coğrafyasına yansıyan kültürel bir alıntısı (loanword) olabileceğine işaret eder.
Sikkînen (سِكِّينًا)
Kelimenin kökü s-k-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "hareketsizlik, durulma ve sükunet" anlamlarına geldiğini; kesici alete de (bıçak) kurban edilen hayvanın hareketini kesip onu hareketsiz bıraktığı (sakinleştirdiği) için bu ismin verildiğini açıklar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Arapça gibi görünse de köken itibarıyla yabancı (a'cemî) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "sakkînâ" veya Süryanice "sakkîn" kelimesinden Arapçaya geçmiş köklü bir alıntı sözcük olduğunu tarihsel delillerle savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin metindeki dramatik işlevine odaklanır; bıçak, sadece bir meyve soyma aleti olarak değil, Züleyha'nın misafir kadınlar üzerinde kurduğu psikolojik üstünlüğün, keskinliğin ve yaklaşan dehşet anının (kanın) öncü fiziksel sembolü olarak sahneye yerleştirilmiştir.
Ekbernehu (أَكْبَرْنَهُ)
Kelimenin kökü k-b-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikbâr" eyleminin birini gözde çok büyütmek, onun haşmeti karşısında dehşete düşmek ve hayranlıktan donakalmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin psikolojik boyutunu analiz eder. Şehirli elit kadınların dedikodu yaparken takındıkları o rasyonel, kibirli ve alaycı tavrın, Yusuf'un yüzünü gördükleri anda yaşadıkları estetik şok (ontolojik sarsıntı) ile paramparça olmasını simgeler. Yusuf'un güzelliği, kadınların "bilinçli kontrolünü" ellerinden alacak kadar büyük ve ezicidir.
Katta'ne (وَقَطَّعْنَ)
Kelimenin kökü k-t-a şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi bütünden ayırmak, parçalamak ve kesmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin tef'îl babında (katta'a) kullanılmasının morfolojik önemine değinerek, bu kalıbın eylemde "kesret" (çokluk), şiddet ve tekrar bildirdiğini kaydeder. Yani kadınlar ellerini kazara bir kez çizmemişler; şok halinde, defalarca ve derinden kesmişlerdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu aşırılık bildiren formunun altındaki psikolojiyi vurgular. Kadınların ellerini (parmaklarını) parçalamaları salt bir dikkatsizlik değil; Yusuf'un görüntüsü karşısında vecd (trans) haline geçerek kendi bedenlerini hissetme, acı duyma gibi biyolojik ve rasyonel melekelerini tamamen yitirdikleri bir histeriyi dilde cisimleştirir.
Hâşe (حَاشَ)
Bu kelime tenzih (uzak tutma) bildiren bir edat/fiildir, kökü h-v-ş şeklindedir. İbn Fâris, kökün "bir tarafa çekilmek, istisna etmek ve birini bir özellikten uzak tutmak" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ı veya saygın bir kişiyi kusurdan, noksanlıktan veya beşeri zaaflardan uzak tutmak (tenzih) için korku ve hayret anında söylenen bir nida olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin eski Sami dillerine dayandığını; İbranice ve Süryanice mabet geleneklerindeki "hâs/hâshâ" (asla, haşa, Tanrı korusun) şeklindeki litürjik tenzih formüllerinden Arapçaya geçmiş bir alıntı (loanword) olabileceğini savunur.
Beşeran (بَشَرًا)
Kelimenin kökü b-ş-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "insan derisi, ten ve dış yüzey" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insana melekler, cinler veya ruhani varlıklardan farklı olarak, dışarıdan görünen etten, kemikten ve deriden oluşan somut biyolojik yapısı nedeniyle "beşer" dendiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kadınların "Bu bir beşer değildir" (mâ hâzâ beşeran) şeklindeki çığlıklarını analiz eder. Kadınlar, Yusuf'un sahip olduğu o olağanüstü estetik seviyenin, insanın çamurdan/maddeden yaratılmış sıradan biyolojik (beşeri) sınırlarını aştığını ve ona farklı bir ontolojik statü verilmesi gerektiğini dildeki bu inkar cümlesiyle itiraf etmişlerdir.
Melekun (مَلَكٌ)
Kelimenin kökü m-l-k veya l-e-k şeklindedir. İbn Fâris, l-e-k (âlûk) kökünden geldiğinde "haber/risalet taşıyan", m-l-k kökünden geldiğinde ise "güç ve kudret sahibi" anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir gelişimden ziyade, İbranice (mal'âkh) veya Süryanice (mal'akhâ) kelimelerinden (haberci/elçi/göksel varlık) Arapçaya geçmiş eski ve temel bir dini terim olduğunu tarihsel olarak ortaya koyar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "Bu ancak kerem sahibi bir melektir" (in hâzâ illâ melekun kerîm) nitelemesinin ontolojik bir okumasını yapar. Kadınlar Yusuf'ta sadece fiziksel bir "güzellik/yakışıklılık" (hüsn) değil; onda en ufak bir hayvani şehvetin veya bayağılığın bulunmadığı o saf iffeti, ruhsal parlaklığı ve günahsızlığı (ismet) sezgisel olarak idrak etmişler ve bu yüzden onu salt estetik değil, ahlaki ve metafizik bir kavrama (melek) benzetmek zorunda kalmışlardır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla