Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 30. Ayet

    وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَد۪ينَةِ امْرَاَتُ الْعَز۪يزِ تُرَاوِدُ فَتٰيهَا عَنْ نَفْسِه۪ۚ قَدْ شَغَفَهَا حُباًّۜ اِنَّا لَنَرٰيهَا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle nisvetun fî-lmedîneti-mraetu-l’azîzi turâvidu fetâhâ ‘an nefsih(i)(s) kad şeġafehâ hubbâ(en)(s) innâ lenerâhâ fî dalâlin mubîn(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şehirdeki bazı kadınlar, azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş; (Yûsuf'un) sevdası kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapkınlık içinde görüyoruz dediler.

      Şehirdeki bazı kadınlar, 'azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş' dediler. Kadın sanki sırrının, şehirdeki kadınlar nezdinde gizli kalmasını istemişti, ama onlar bu sırrın krala ulaşması için şehir halkı içinde yaymışlardı. Yahut o kadınlara kendisi söylemediyse, o zaman mutlaka hizmetçilerden biri öğrenmiş ve o sırrı şehirdeki kadınlar arasında yaymıştı. İşte o zaman onlar şöyle demişlerdi: Azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş. Yani kölesiyle birlikte olmak istiyormuş.

      (Yûsuf'un) sevdası kalbine işlemiş! Bazıları buradaki "şeğaf" (شَغَف) kelimesine, kalbin örtüsü ve kılıfı manasını verdi. Buna göre ayet, kadının Yûsuf'a olan aşkı kalbine işledi manasına gelir. Ona "meşğûf" (مَشْغُوف) da denilir; o da, aşktan çılgına dönmüş anlamına gelir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: "Şeğaf" (شَغَف), aşkını içine gömmek manasına gelir. "Şeğaf" (شَغَف), aşk ile dolmaktır. Ebû Avsece şöyle dedi: Ayet, aşk kalp kılıfının içine işledi manasına gelir. Bu kelime ayın harfi ile "şeafehâ" (شَعَفَهَا) diye okunursa, aklı gitti, aşık oldu manasına gelir. Bu, o kadınların sözüdür, bununla onların neyi kastettiklerini bilmiyoruz. Ancak bu bir haberdir, Allah onların böyle söylediklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Biz onu gerçekten açık bir sapkınlık içinde görüyoruz, çünkü kocasına ihanet etmişti. Yahut, o gerçekten açık bir sapkınlık içinde, çünkü aşkından şaşkına dönmüştü. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nisvetun (نِسْوَةٌ)

        Kelimenin kökü n-s-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kelimenin kendi lafzından tekili olmayan, sadece kadınlardan oluşan bir topluluğu ifade eden özel bir çoğul formu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kadının yaratılışındaki zarafete ve sosyal konumuna atıfla, "nisyân" (unutmak) veya "nesîe" (gecikmek/geride kalmak) kökleriyle anlamsal bir bağ kurarak kelimeyi analiz eder. Ayetteki "nisvetun" kullanımı, dağınık bir kalabalığı değil, belirli ve kapalı bir kadınlar grubunu (cemiyeti) ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi ve Kur'an dönemi sosyolojisinde bu kelimenin kullanımını inceleyerek; buradaki "kadınlar" grubunun sıradan halktan ziyade, şehirdeki (medine) elit, aristokrat ve dedikodu üreten üst sınıf kadın ağını (network) temsil ettiğini, olayın artık sarayın mahrem sınırlarından çıkıp bu sosyal sınıfın diline düştüğünü analiz eder.

        El-Medîneti (الْمَدِينَةِ)

        Kelimenin kökü m-d-n veya d-y-n şeklindedir. İbn Fâris, d-y-n kökünden gelmesi durumunda "boyun eğmek, itaat etmek ve yönetilmek" anlamına geldiğini; m-d-n kökünden gelmesi durumunda ise "yerleşmek, bina kurmak ve şehirleşmek" anlamında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "medine" kelimesinin sadece fiziksel binalardan oluşan bir yerleşke değil; kendi içinde bir hukuku, yargısı (din) ve siyasi otoritesi olan medeni/kurumsal bir alan olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenden türetilmesine itiraz ederek, kökeninin Aramice ve Süryanicedeki "medîntâ" (yargı bölgesi, vilayet, şehir) kelimesine dayandığını, buradan Arapçaya hukuki ve idari bir terim olarak geçtiğini tarihsel verilerle savunur. Christoph Luxenberg, bu görüşü destekleyerek kelimenin Geç Antik Çağ'da idari bir merkezi tanımladığını belirtir. Kadınların dedikodusunun "şehirde" (el-medîneti) yayılması, skandalın Mısır'ın siyasi ve idari merkezine sızdığını gösterir.

        İmraetu (امْرَأَتُ)

        Kelimenin kökü m-r-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "insan, kişi, adam (mer')" anlamına geldiğini, kadına da erkeğin bir cüzü ve dişil eşleniği olduğu için bu ismin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin morfolojik olarak erkeğe ait bir statü tamlamasıyla (Aziz'in kadını) kullanıldığına dikkat çeker. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki edebi ve psikolojik inceliğe odaklanır. Şehirdeki kadınlar Züleyha'yı kendi özel ismiyle değil, "Aziz'in karısı" (imraetul azîz) şeklindeki siyasi ve resmi unvanıyla anmışlardır. Bu kelime seçimi, ortadaki skandalın toplumsal algıdaki büyüklüğünü vurgular; sıradan bir kadın değil, devletin en tepe isminin resmi eşi (imraetu) kendi kölesine göz koymuştur. Dedikodunun yıkıcı gücü, kadının şahsından ziyade temsil ettiği bu "imrae" (statü/eşlik) makamından beslenir.

        El-Azîzi (الْعَزِيزِ)

        Kelimenin kökü a-z-z şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güçlü olmak, yenilmezlik, nadir bulunmak ve başkasına galip gelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramının, insanın başkaları tarafından alt edilmesini, mağlup edilmesini veya küçük düşürülmesini engelleyen mutlak bir siyasi, fiziksel veya psikolojik güç durumu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ayette kelimenin ilahi bir sıfat (El-Azîz) olarak değil, tamamen yatay, seküler ve siyasi bir makam ismi (Mısır başbakanı/kral naibi) olarak kullanıldığını belirtir. Kadınların dilindeki "Aziz" kelimesi, Züleyha'nın kocasının sahip olduğu mutlak siyasi iktidarı ve yenilmezliği simgeler; ironik olan ise bu mutlak siyasi gücün (izzetin), kendi evinin içindeki ahlaki çöküşü (karısının köleye olan tutkusunu) engelleyememiş olmasıdır.

        Turâvidu (تُرَاوِدُ)

        Kelimenin kökü r-v-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gidip gelmek, bir şeyi yavaşça, kibarca aramak ve talep etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "murâvede" eyleminin birini bulunduğu durumdan vazgeçirmek için ikna ve hile yoluyla onu sürekli kuşatmak olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki gramatik formuna (muzari/şimdiki zaman - turâvidu) dikkat çeker. Kapalı kapılar ardında bitmiş, iftira ile üstü örtülmeye çalışılmış bir eylem olmasına rağmen; şehirdeki kadınlar bu fiili şimdiki/geniş zaman kalıbıyla "baştan çıkarmaya çalışıyor/kuşatıyor" şeklinde dedikodu malzemesi yapmışlardır. Bu durum, skandalın kadınlar arasında nasıl güncel, sürekli ve abartılı bir biçimde canlı tutulduğunu gösteren dilbilimsel bir detaydır.

        Fetâhâ (فَتَاهَا)

        Kelimenin kökü f-t-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gençlik, tazelik, güç ve yenilik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fetâ" kelimesinin hem fiziksel olarak genç ve güçlü erkeği hem de sosyal statü olarak efendisine hizmet eden köleyi/hizmetçiyi ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin sonundaki iyelik zamirine (fetâ-hâ: onun genci/kölesi) dikkat çekerek, bu kelime seçiminin sosyolojik boyutunu analiz eder. Şehirli elit kadınların dilinde bu kelime, Züleyha'nın ahlaki suçundan ziyade sınıfsal suçunu vurgular. Aristokrat bir kadının, kendisiyle eşit statüde biriyle değil de bizzat kendi mülkü olan, elinin altındaki bir hizmetçiyle/köleyle (fetâhâ) böyle bir ilişkiye girmesi, dönemin saray kadınları için asıl "düşüklük" ve skandal sebebidir.

        Şeğafehâ (شَغَفَهَا)

        Kelimenin kökü ş-ğ-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "kalbi saran zar, kalp zarı (şegaf)" anlamına geldiğini, bir aşkın veya hastalığın kalbin en derin noktasına kadar nüfuz etmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şeğaf" eyleminin, sevginin insanın kalbinin dış yüzeyini delip geçerek en içteki hassas zara (perikard) yerleşmesi ve tüm bilinci esir alması olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin edebi ve psikolojik ağırlığına değinir. Şehirli kadınlar, Züleyha'nın durumunu sıradan bir heves olarak değil, patolojik bir saplantı (şeğaf) olarak tanımlamaktadır. Bu kelime, aşkın insanın özgür iradesini yok eden, aklını örten ve kişiyi içten içe tüketen hastalıklı, kontrol edilemez ve yıkıcı boyutunu kusursuz bir etimolojik anatomiyle betimler.

        Hubben (حُبًّا)

        Kelimenin kökü h-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "sevmek, değer vermek" anlamının yanı sıra "tohum" (habbe) kelimesinin de bu kökten türediğini; sevginin kalpte bir tohum gibi yerleşip kök salmasından dolayı bu semantik bağın kurulduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sevginin (hubb), insan nefsinin iyi, güzel veya haz verici gördüğü şeye doğru çekilmesi ve o cisme karşı şiddetli bir eğilim göstermesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "hubb" kelimesinin bu ayetteki yatay ve biyolojik kullanımını analiz eder. Kur'an'da genellikle yüce değerlere veya Allah'a duyulan manevi bir bağı temsil eden sevgi kavramı, burada dedikoducu kadınların dilinde tamamen şehevi, bedensel, mantıksız ve itibar yıkıcı seküler bir "aşk/tutku" krizi olarak konumlandırılmıştır.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        Kelimenin kökü d-l-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak ve şaşırmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan çıkmak olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin kadınların dilindeki seküler ve sosyolojik kullanımına odaklanır. Şehirli elit kadınlar, Züleyha'yı teolojik bir inançsızlıkla (dini dalalet) suçlamamaktadırlar; onların "dalalet" (sapıklık/şaşkınlık) tanımı tamamen sınıfsaldır. Koskoca Aziz'in karısının bir köleye aşık olması, aristokratik aklı yitirmesi, sosyal statünün yolundan sapması ve saray adabını kaybetmesidir.

        Mubîn (مُّبِينٍ)

        Kelimenin kökü b-y-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi diğerinden ayırmak ve belirgin/açık hale getirmek" anlamında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mübin" sıfatının hiçbir tartışmaya ve şüpheye yer bırakmayacak derecede aşikar olmak anlamına geldiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kadınların kurduğu bu yargı cümlesindeki (dalâlin mubîn - apaçık bir sapkınlık) retorik kesinliğe dikkat çeker. Aristokrat kadınlar, kendi içlerindeki bir rakibin (Züleyha'nın) düşüşünden gizli bir haz alarak, onu hiçbir acıma emaresi göstermeden "apaçık, bariz ve tartışılamaz" bir akıl tutulmasıyla mahkum etmişlerdir. Bu ifade, elit zümre içindeki rekabetin ve riyakar ahlakçılığın dildeki somut yansımasıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X