Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 25. Ayet

    وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَم۪يصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَاَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا الْبَابِۜ قَالَتْ مَا جَزَٓاءُ مَنْ اَرَادَ بِاَهْلِكَ سُٓوءاً اِلَّٓا اَنْ يُسْجَنَ اَوْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vestebekâ-lbâbe vekaddet kamîsahu min duburin veelfeyâ seyyidehâ ledâ-lbâb(i)(c) kâlet mâ cezâu men erâde bi-ehlike sû-en illâ en yuscene ev ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yakalayıp yırttı. Kapının yanında kocası ile karşılaştılar. Kadın kocasına dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir?

      İkisi de kapıya doğru koştular. Bazıları dedi ki: Kadın, kapatmak için kapıya koştu, Hz. Yûsuf da kaçıp gitmek için kapıya koştu. Ancak kadının, kapatmak için kapıya koşma ihtimali yoktur, çünkü kapıların zaten kapalı olduğu şu ayette ifade edilmektedir: "Kadın kapıları iyice kapattı". Ancak kadın, Hz. Yûsuf'u hapsetmek ve gitmesine engel olmak için kapıya koştu. Hz. Yûsuf da çıkmak ve kaçmak için kapıya koşmuştu.

      Kadın onun gömleğini arkadan yakalayıp yırttı. Onun çıkmasına engel olmak için gömleğinden çekmişti.

      Kapının yanında kocası ile karşılaştılar. Yani kadının kocasını kapının yanında buldular. Bu ayet, Hz. Yûsuf’un "Efendim benim velinimetimdir, bana iyilik etti" sözü ile kendisini satın alan azizi kastetmediğine, kendisini yaratan ve Aziz olan Allah'ı kastettiğine işaret etmektedir. Çünkü burada "seyyidehâ" (سَيِّدَهَا) yani kadının efendisi buyurmakta, "seyyidehumâ" (سَيِّدَهُمَا) yani ikisinin efendisi dememektedir.

      Ebu Avsece dedi ki: Kadın onun gömleğini yırttı; yani yırtıp parçaladı. "Makdûd" (مَقْدُودٌ) parçalanmış anlamına gelir. "Min düburin" (مِنْ دُبُرٍ) arka taraftan, "min kubulin" (مِنْ قُبُلٍ) de ön taraftan demektir. Bu lafız kubul kökünden gelmektedir ve "min'kubuli'l-mer'i" (مِنْ قُبُلِ الْمَرْءِ) ifadesindeki "ön" anlamındadır. Kapının yanında kocası ile karşılaştılar. Burada Cenab-ı Hak kadının efendisi anlamına gelen "seyyidehâ" (سَيِّدَهَا) kelimesini kullanmakta, ikisinin efendisi anlamına gelen "seyyidehumâ" (سَيِّدَهُمَا) dememektedir. Bu durum az önce bizim söylediğimize işaret etmektedir. "Lede'l-bâb" (لَدَى الْبَابِ) kapının yanında demektir. Yani kadının efendisini kapının yanında buldular.

      Kadın kocasına dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir? Bu ifade, iradenin fiil ile beraber olduğuna işaret etmektedir. Çünkü kadın, Hz. Yûsuf'un içindeki arzusunu bilmiyordu. O ancak gördüğü durumdan ve meyletmekten anladığını haber vermişti. Yûsuf'un kardeşlerinin sözleri de böyle idi: "Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli". Halbuki onlar babalarının içindeki sevgiyi bilmiyorlardı, Hz. Yakup'tan gördükleri Yûsuf'a olan meylinden ve ona olan şefkatinden başka bir şey bilmiyorlardı. Bu, söylediğimiz gibi iradenin fiille beraber olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İstebekâ (وَاسْتَبَقَا)

        Kelimenin kökü s-b-k şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "öne geçmek, ilerlemek, birini geride bırakmak ve yarışmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müsabaka/istibak" kavramının, bir amaca veya hedefe başkasından daha önce ulaşma çabası olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin ikili (tesniye) formda kullanılmasının edebi dinamizmine dikkat çeker; burada iki zıt niyetin aynı mekansal hedefe (kapıya) yönelik fiziksel bir çatışması vardır. Yusuf haramdan kaçıp kurtulmak için, Züleyha ise onu yakalayıp günaha çekmek için "yarışmaktadır". Angelika Neuwirth, anlatı sanatında (narratology) bu fiilin eylemin hızlanmasını, gerilimin doruk noktasına çıkmasını (klimaks) ifade eden kinetik bir eşik kelimesi olduğunu belirtir.

        El-Bâbe (الْبَابَ)

        Kelimenin kökü b-v-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "kapı, giriş ve bir şeyin bölümü" anlamına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, edebi anlatı formları bağlamında "kapı" imgesinin bu ayetteki sembolik işlevine değinir. Daha önce Züleyha tarafından kilitlenen (ğallekat) kapılar, artık günahın işlendiği mahrem alan ile ahlaki yasaların geçerli olduğu dış dünya (kurtuluş) arasındaki varoluşsal bir sınırı temsil etmektedir. Yusuf'un kapıya koşması, kapalı/boğucu şirk ve günah mekanından, tevhidi özgürlüğe doğru yapılan fiziksel bir çıkış (exodus) teşebbüsüdür.

        Kaddet (وَقَدَّتْ)

        Kelimenin kökü k-d-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi uzunlamasına, boydan boya yarmak, kesmek veya yırtmak" anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik bir inceliğe dikkat çekerek, enine kesmek için "kat" (k-t-a) kökünün, boyuna yırtmak için ise "kadd" (k-d-d) kökünün kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bir nesnenin sert ve ani bir müdahaleyle boylamasına ayrılması eylemini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "uzunlamasına yırtma" anlamının, eylemin şiddetini kusursuzca betimlediğini vurgular. Züleyha'nın Yusuf'u arkasından çekerken uyguladığı fiziksel zorlama, o anki öfke, çaresizlik ve ihtirasın patlaması "kadd" fiilinin fonetik ve anlamsal sertliğinde cisimleşir.

        Kamîsahu (قَمِيصَهُ)

        Kelimenin kökü k-m-s şeklindedir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, "kamîs" (gömlek) kelimesinin etimolojik olarak saf Arapça bir kökten türemediğini, yabancı menşeli (a'cemî) olup Arapçanın fonetiğine uyarlanmış (muarreb) bir kelime olduğunu ifade ederler. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Latince "camisia" veya Yunanca "kamision" kelimesinden türediğini; İslam öncesi dönemde Hristiyan Süryani ("qemîsâ") veya Aramice ticaret ağları üzerinden "iç gömleği/tunik" anlamında Arapçaya yerleştiğini tarihsel delillerle savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu yeni bağlamdaki retorik işlevine odaklanır; kardeşlerin hilesinde "yalanın/ihanetin" kanıtı olan gömlek, bu sahnede yeniden ortaya çıkarak iftira karşısında Yusuf'un iffetinin ve "masumiyetinin" en güçlü fiziksel, hukuki şahidine dönüşmüştür. Nesne aynıdır ama sembolik işlevi tamamen tersine dönmüştür.

        Duburin (دُبُرٍ)

        Kelimenin kökü d-b-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin arkası, sonu ve arka tarafı" olduğunu, ön/yüz (kubul/vech) kavramının ontolojik ve mekansal zıttını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nesnenin arka kısmı olduğunu kaydeder. Gömleğin "arkadan" yırtılması, kaçan ile kovalayanın pozisyonlarını kesin olarak ispatlayan kriminal bir delildir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette eylemin "arkadan" (dubur) gerçekleşmesinin manevi bir okumasını yapar; Yusuf'un kötülüğe (fahşâ) tam anlamıyla sırtını dönmesi, yalan ve günahla yüzleşmeyi reddedip ilahi hakikate doğru yönelmesi, onun varoluşsal ahlakının mekansal bir yansımasıdır.

        Elfeyâ (وَأَلْفَيَا)

        Kelimenin kökü l-f-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi bulmak, ansızın karşılaşmak ve tesadüf etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilfâ" fiilinin, beklenmedik bir anda, hazırlıksızken aniden bir kimseyi veya nesneyi karşısında bulmak olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu eylemin kıssanın ritmindeki dramatik önemine dikkat çeker. Kapıya doğru yapılan o şiddetli yarışın ve gömleğin yırtılmasının hemen ardından gelen "elfeyâ" (ikisi birden aniden karşılarında buldular) fiili, şok edici bir yüzleşmeyi, olayların akışını donduran ve yepyeni bir hukuki/psikolojik krizi başlatan o "çarpışma anını" dilde muazzam bir zamanlama ile görselleştirir.

        Seyyidehâ (سَيِّدَهَا)

        Kelimenin kökü s-v-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "karaltı, siyahlık" anlamının yanı sıra "şeref, yücelik, bir kavmin önderi olmak ve başkalarına hükmetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyyid" kelimesinin, üzerinde mülkiyet, yönetim veya otorite hakkı bulunan kişi (efendi) olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimindeki muazzam hassasiyete vurgu yapar. Ayette kapıda karşılaşılan kişi için "kocası" veya "eşi" (zevc) denilmemiş, doğrudan Züleyha'nın zamirine bağlanarak "onun efendisi/sahibi" (seyyidehâ) kelimesi seçilmiştir. Bu etimolojik tercih, o evdeki evlilik ilişkisinin ruhsal ve sevgiye dayalı bir eşitlikten ziyade, mutlak bir hiyerarşiye, devlet otoritesine ve "sahip-köle/tebaa" dinamiklerine dayandığını ifşa eder. Züleyha, kocasından değil, "efendisinden" suçüstü yakalanmanın dehşetini yaşamaktadır.

        Cezâu (جَزَاءُ)

        Kelimenin kökü c-z-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin karşılığını vermek, bedelini ödemek ve yetinmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yapılan iyi veya kötü bir eylemin karşılığında hak edilen adil bedel ve yaptırım olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Züleyha'nın suçüstü yakalandığı o şok anında gösterdiği olağanüstü psikolojik reflekse dikkat çeker. O, paniğe kapılıp özür dilemek yerine hemen "ceza" gibi soğuk ve resmi bir hukuki terminolojiye sığınmış, kendini anında "yargılanan/suçlu" konumundan çıkarıp "yargı dağıtan/mağdur" konumuna yerleştirerek saldırgan ve manipülatif bir dil kurgusu inşa etmiştir.

        Yuscene (يُسْجَنَ)

        Kelimenin kökü s-c-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "hapsetmek, men etmek, kısıtlamak ve dar bir yere koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sicn" (zindan) kelimesinin insanı özgürlüğünden, iradesinden ve rahatından alıkoyan kapalı ve sıkıntılı mekan olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Züleyha'nın ilk seçenek olarak doğrudan idamı değil de "zindanı" (yuscene) önermesinin altında yatan sosyo-psikolojik nedeni analiz eder. Züleyha'nın Yusuf'a olan marazi tutkusu henüz bitmemiştir; zindanı bir yok etme (infaz) aracından ziyade, onu gözden uzaklaştırmadan el altında tutmak, direncini kırmak ve sonunda kendisine boyun eğdirmek için kurguladığı bir "terbiye/baskı" aracı olarak görmektedir.

        Azâbun (عَذَابٌ)

        Kelimenin kökü a-z-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "engellemek, tatlılıktan mahrum bırakmak veya şiddetli acı/elem vermek" anlamlarına geldiğini kaydeder. Suyun tatlılığına da bu kökten "azb" denir, zira susuzluğu kesip engeller. Râgıb el-İsfahânî, insana sürekli elem veren, onu rahatından ve fıtri durumundan mahrum bırakan ağır bedensel veya ruhsal ceza olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın genel semantiğinde "azap" kavramının genellikle Allah'a ait eskatolojik (ahiret) veya kozmik bir cezayı ifade ettiğini; ancak burada kelimenin, bir devlet adamının karısının öfkesinden doğan dünyevi, bedensel ve sarsıcı bir işkenceyi (şiddetli dayak veya eziyet) ifade edecek şekilde yatay bağlamda ve seküler bir hiddetle kullanıldığını belirtir. Züleyha, acımasızlığının sınırlarını en üst kavramlarla çizmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X