وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ۗ وَهَمَّ بِهَاۚ لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ كَذٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّٓوءَ وَالْفَحْشَٓاءَۜ اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَص۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı. İşte biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için böyle yaptık. Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı.
Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı. Müfessirlerin söyledikleri, kadın Yûsuf için sırt üstü yattı, Yûsuf da kadını arzuladı, yani Yûsuf da pantolonunu çıkardı ve benzeri sözlerinin hepsi hurafedir, aslı yoktur, Hz. Yûsuf hakkında böyle bir söz söylenmesi helal değildir. Bu sözlerin yanlış olduğunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. Yûsuf’un 'Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi" sözüdür. Eğer istek ve ilişki arzusu Yûsuf’tan gelmiş olsaydı, kadın için böyle söylemez, kendini aklamaya çalışmazdı.
İkincisi, İşte biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için böyle yaptık. Müfessirlerin söylediği gibi şayet Hz. Yûsuf pantolonunu çıkarıp kadının bacakları arasında oturmuş olsaydı, kötülük ondan uzaklaştırılmış olmazdı.
Üçüncüsü, Hz. Yûsuf, "Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi" demektedir. Eğer onların dediği gibi olsaydı, yokluğunda azize hainlik etmiş olacaktı.
Dördüncüsü, "Kadınlar, 'Haşa! Allah için, biz ondan hiçbir eğrilik görmedik' dediler. Azizin karısı da: 'Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim' dedi". Bütün bu konuşmalar, müfessirlerin söylediklerinin doğru olmadığını göstermektedir, Hz. Yûsuf hakkında böyle bir şeyin söylenmesi helal değildir. Ayetin zahirinde onların söylediklerini destekleyen büyük ve küçük hiçbir alamet bulunmamaktadır; çünkü orada kadın onu arzuladı, o da onu arzuladı ibaresinden başka bir şey yoktur.
Sonra bize göre ayet, farklı şekillerde açıklanabilir. Birincisi, kadın onu arzulamıştı ifadesi, kesin kararlı bir arzulama anlamına gelir. Yûsuf da onu arzuladı mealindeki cümle ise, aklına geliveren bir arzulama anlamına gelir. Kulun kalbine geliveren bir duyguda hiçbir dahli yoktur, bundan dolayı da sorumlu tutulamaz. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür.
İkincisi, kadın onu arzulamıştı mealindeki ifade, onunla olmayı, ona sahip olmayı istemişti manasına gelir. Yûsuf da onu arzulamıştı mealindeki cümle de, onu başından defetmeyi arzulamıştı anlamına gelir. Ancak bu cümlenin devamında eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi buyurulmaktadır. Eğer onun arzusu kadını başından defetmek olsaydı, eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi mealindeki cümlenin anlamı olmazdı. Ancak Yûsuf da onu arzulamıştı mealindeki cümle, sanki onu öldürmeyi arzulamıştı manasına gelmektedir; onu öldürmeyi arzulayınca da, kadını öldürmenin helal olmadığına dair Rabb'inin uyarı ve işaretini gördü.
Üçüncüsü, Hz. Yûsuf'un onu arzulaması, Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi şartına bağlanmaktadır. Yani Rabb'inin uyarı ve işaretini görmeseydi onu arzulayacaktı. Bu, aynen şu ayetteki ifadeye benzemektedir: "Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!". Yani seni yerinde biz sağlam tutmuş olmasaydık ... Hz. İbrahim'in sözü de yaklaşık bu anlama gelir: "Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!". Yani eğer o konuşabiliyorsa, o yapmıştır.
Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi mealindeki ayetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yakub'un dudaklarını ısırdığını gördü. Bazıları da şöyle dedi: Hz. Yakup onun gözünde canlandırıldı ve onun parmağını ısırdığını gördü. Bazıları da, Allah'ın kitabından şu ayeti gördü, der: "Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayasızlıktır, çok kötü bir yoldur". Bu söylenenlerin hiçbiri bilinemez. Ayette zikredilen "burhan" (بُرْهَانَ) kelimesinin asıl manası, kesin delildir; şayet o Allah'ın kesin delilini görmemiş olsaydı, kadını arzu edecekti. Ancak o kesin delilin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Onu en iyi Allah bilir. Burhan, delil ve ayet manasına gelir. Yani eğer Hz. Yûsuf Rabb'inin delilini, Rabb'inin burhanını ve ayetlerini görmeseydi. .. Yahut burhan, risalet manasına gelir. Nübüvvet anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Yorumu Yorumla
-
Hemmet / Hemme (هَمَّتْ / هَمَّ)
Kelimenin kökü h-m-m şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "erimek, akmak, kalbin bir şeye yönelmesi ve içsel bir arzu duymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hemm" kavramını insanın bir şeyi yapmaya azmetmesi, içindeki o şiddetli dürtü ve meyil olarak tanımlar. Züleyha'nın "hemm" eylemi eyleme dönüşen aktif bir arzu iken, Yusuf'un "hemm" eylemi ilahi bir müdahaleyle anında durdurulan ve fiiliyata geçmeyen insani bir yönelimdir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi kültürde "hemm" eyleminin zihinde tasarlanıp fiiliyata dökülen kasıtlı bir niyet olduğunu; ancak bu ayette Yusuf'un eyleminin "burhan" sayesinde bu aşamaya geçmeden kesilen biyolojik/psikolojik bir refleks seviyesinde kaldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Yusuf da ona meyletti" (ve hemme bihâ) ifadesinin tarihsel bağlamdaki teolojik tartışmalarına (peygamber ismeti/masumiyeti) dikkat çeker. Klasik müfessirlerin Yusuf'u temize çıkarmak için bu fiili çok farklı şekillerde tevil ettiklerini, ancak dilbilimsel ve tarihsel bağlamda kelimenin Yusuf'taki tamamen fıtri, insani bir dürtüyü işaret ettiğini ve asıl peygamberane erdemin bu fıtri dürtünün ilahi bir bilinçle (burhan) bastırılması olduğunu belirtir.
Burhâne (بُرْهَانَ)
Kelimenin kökü b-r-h-n (veya b-r-h) şeklindedir. İbn Fâris, kökün ana anlamının "açıklık, aydınlık ve şüpheyi gideren kesin kanıt" olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, burhanı, her türlü şüphe ve karanlığı ortadan kaldıran, hakikati en net biçimde gösteren, idraki aydınlatan mutlak delil olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli bir türeme olmaktan ziyade, eski Habeşçe (Ge'ez) kökenli "berhān" (ışık, aydınlanma) kelimesinden Arapçaya geçmiş köklü bir dini alıntı sözcük olduğunu tarihsel ve filolojik delillerle savunur. Habeşçedeki "ışık/parlama" kökeni, Yusuf'un kriz anında kalbine inen ve gözündeki şehvet perdesini aniden yırtan ilahi aydınlanma/vizyon kavramıyla kusursuz bir anlamsal uyum içindedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki "burhan" kavramının ontolojik boyutuna vurgu yapar. Yusuf'un gördüğü burhan, sadece rasyonel bir delil veya zihinsel bir hatırlama değil; onun tüm varoluşsal boyutunu sarsan, bedensel dürtülerini iptal eden ve ona ilahi hakikati "yakîn" seviyesinde müşahede ettiren dikey ve metafizik bir müdahaledir.
Nasrife (لِنَصْرِفَ)
Kelimenin kökü s-r-f şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi kendi yönünden başka bir yöne çevirmek, geri döndürmek ve savuşturmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sarf" fiilinin bir tehlikeyi veya durumu kişinin üzerinden defetmek olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Kur'an'daki retorik (belagat) kullanımına son derece ince bir dikkat çeker. Ayette "Yusuf'u kötülükten çevirelim diye" denilmemiş, "Kötülüğü ve fuhşiyatı ondan çevirelim (savuşturalım) diye" (linasrife anhus sûe) denilmiştir. Bu etimolojik dizilim ve fiil tercihi, Yusuf'un kötülüğe doğru giden aktif bir özne olmadığını; aksine kötülüğün onun üzerine doğru gelen harici bir saldırı olduğunu ve Allah'ın bu saldırıyı onun etrafından "çevirerek" Yusuf'un içsel saflığını/merkezini koruduğunu gösteren muazzam bir edebi inceliktir.
Es-Sûe (السُّوءَ)
Kelimenin kökü s-v-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "insana üzüntü veren, zarar dokunduran, çirkin ve hoşa gitmeyen her şey" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kelimesinin dünyada veya ahirette insana azap, keder veya yıkım getiren, akıl ve şeriat nazarında çirkin kabul edilen tüm eylemleri kapsadığını belirtir. Züleyha'nın teklif ettiği ihanet (efendisine ve ahlaka karşı), sonuçları itibarıyla insanı içten içe çürüten varoluşsal bir zarardır.
El-Fahşâe (وَالْفَحْشَاءَ)
Kelimenin kökü f-h-ş şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "sınırı fazlasıyla aşmak, haddi geçmek ve söz veya eylemde aşırı çirkinlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fahşâ kavramının, aklın ve ilahi şeriatın kesin olarak çirkinliğini onayladığı günahlar olduğunu, Kur'an'da özellikle zina (gayrimeşru cinsel ilişki) ve hayasızlık için spesifik bir terim olarak kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde "fahşâ" kelimesini detaylıca analiz eder. İzutsu'ya göre bu kelime, "ma'ruf" (ortak insani iyi) kavramının en uçtaki ontolojik zıttıdır. İnsanı hayvandan ayıran ahlaki sınırların (hudud) tamamen çökmesini ve ruhsal/bedensel bir iğrençliği (abomination) temsil eder.
El-Muhlesîn (الْمُخْلَصِينَ)
Kelimenin kökü h-l-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi içine karışmış olan yabancı maddelerden arındırmak, saflaştırmak ve kurtarmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihlas" kavramının insanın niyetini ve eylemini sadece Allah'a has kılması olduğunu ifade eder. Ancak kelimenin morfolojik yapısındaki kritik bir ayrıma dikkat çeker: "Muhlis", kendi çabasıyla dinini saflaştıran kişi iken; ayette geçen ism-i mef'ul (edilgen) kalıbındaki "muhles", Allah tarafından özel olarak seçilmiş, her türlü manevi kirden bizzat ilahi irade ile arındırılmış ve mutlak koruma altına alınmış kişidir. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu edilgen (passive) formuna odaklanarak, Yusuf'un sadece aktif bir inanan değil, Allah'ın kendi üzerine tekel (monopoly) kurduğu, şeytanın ve nefsin nüfuz edemeyeceği kadar ontolojik olarak "saflaştırılmış" (muhles) bir varlık olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "muhles" okumasının teolojik (kelami) önemine değinir; Yusuf'un kötülükten korunması (ismet sıfatı), onun anlık bir irade gösterisinden ziyade, önceden Allah tarafından gerçekleştirilmiş derin, ontolojik ve köklü bir "arındırılma/seçilme" (ıstıfa) eyleminin doğrudan sonucudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla