وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
16. Akşam ağlayarak babalarına geldiler.
17. Ey babamız! Biz yarış için uzaklaşmış, Yûsuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık; onu kurt yemiş! Ama biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın, dediler.
Büyük ve Küçük Günah İşleyenin Durumu ile Münafıklık
Akşam ağlayarak babalarına geldiler. Bu ilahi kelamda muhtelif deliller vardır. Birincisi, küçük günah işleyen insanın azap görmesinden korkulur, ama kafir olmaz. Büyük günah işleyen insan da imandan çıkmaz. Çünkü Hz. Yûsuf'un kardeşleri Yûsuf'u öldürmeyi kastetmişlerdi, yahut onu kuyunun dibine atmışlar, babasının gözünden yok etmişler ve babasını onsuz bırakmışlardı. Onların yaptığı bu iş, ya küçük ya da büyük günah sayılır. Eğer küçük günah idiyse, çocukları babalarından şöyle istiğfar talebinde bulunmuşlardı: "Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile!". Bu ayet, onların yaptıklarından dolayı Allah'ın azabından korktukları için istiğfar talebinde bulunduklarına işaret eder. Şayet yaptıkları şey büyük günah idiyse, yine de imandan çıkmış sayılmazlar. Çünkü daha sonra onlardan peygamberler çıktı ve onlar iyi kimseler oldular. Nitekim şöyle demişlerdi: "Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!". Bu söylediklerimiz, Mutezile'nin ileri sürmüş olduğu; küçük günah işleyene azap yoktur, büyük günah işleyen de imandan çıkar iddiasını geçersiz kılmaktadır. Aynı şekilde Hariciler'in iddiasını da çürütmektedir, onlar şöyle diyorlar: İnsan büyük veya küçük bir günah işlerse kafir ve müşrik olur. Bu aynı zamanda, bile bile yalan söyleyen veya verdiği sözde durmayan veya emanete ihanet edenin münafık olacağı fikrini de çürütmektedir. Çünkü Hz. Yûsuf'un kardeşleri emanete ihanet etmişler, verdikleri sözde durmamışlar ve aynı zamanda yalan söylemişler, fakat münafık olmamışlardı. Onlar, Yûsuf'u kurt yedi demişler, ama kurt yememişti, bu yalan bir sözdü. Hz. Yûsuf onlara emanet edilmiş, ama onlar Yûsuf'u kuyuya atarak emanete ihanet etmişlerdi. Yûsuf'u koruyacaklarına dair babalarına söz vermişler, ama onu korumamışlardı.
Münafıkların Alametleri
Eğer şöyle bir soru sorulursa: Resûlullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Üç şey nifakın alametlerindendir: Konuştuğunda yalan söylemesi, kendisine bir emanet verildiğinde ihanet etmesi ve verdiği sözde durmaması". Bu hadisle o ayet arasında nasıl uyum sağlanır? Hadisin mensuh olma ihtimali yoktur, çünkü haberdir, haberlerde nesih cereyan etmez.
Buna şu cevap verilir: Onun kafirlerden özel bir kesimle ilgili olması mümkündür. Nitekim Tevrat'ta yer alan Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderileceği hükmü onlara emanet edilmiş, ama onlar bu hükmü değiştirmişlerdi; onu açıklayacaklarına söz vermişlerdi, fakat sözlerinde durmamışlar ve onu gizlemişlerdi. Açıklayacaklarını söyledikleri konuda da yalan söylemişlerdi. Yahut hadiste zikredilen şeyler din konusunda ise münafık olur anlamına gelir, başka konularla ilgili ise münafık olmaz ve onlar da münafıkın alametlerinden sayılmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Biz yarış için uzaklaşmıştık. Bazıları buna, av peşinde koşuyorduk anlamını verdi. Ebu Avsece şöyle dedi: "Nestebiku" (نَسْتَبِقُ) fiili, "sibak" (سِبَاق) kökünden gelir. Yani onlar koşuyorlar ve hangisinin öne geçeceğine bakıyorlardı; rakibinin önüne geçiyor ve koşuda onu yeniyordu. İbn Kuteybe dedi ki: "Nestebiku" (نَسْتَبِقُ) fiili, ok atma yarışı yapmak anlamına gelir, onlar ok atmakta birbirleriyle yarışıyorlardı. Fiil, "sülasi"den de "mufaale" babından da kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın. Onların babalarına söyledikleri bu söz, zahirde büyük bir laftır. Çünkü onlar, biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın diyorlardı. Onların doğru söyledikleri halde Hz. Yakub'un onları yalancı sayması ihtimali yoktur. Peygamberlerden herhangi birinin, doğru söylediğini bildiği bir insanı yalancı kabul etmesi çok uzak bir ihtimaldir. Burada muhtemelen olan şudur: Onlar babalarına şöyle demişlerdi: Daha önce başka konularda senin nezdinde doğru söyleyenler olsak da, bu konuda sen bize inanmıyorsun. Yahut şöyle bir anlam verilir: Sen bize inanmıyorsun, yani bizi sorguluyorsun ve doğru söylediğimizi kabul etmiyorsun. Çünkü Hz. Yakup şu sözlerle onları suçlamıştı: "Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum". Onlar babalarının suçlamasına karşı çıkmışlardı. Bu suçlama ise yalan anlamına gelmez, aksine duraklama ve tereddüt manasına gelir. Çünkü bir şeyi başka birine emanet veren kişi sonra o konuda onu sorgularsa, bu sorgulama onu yalanladığı anlamına gelmez. Buna göre çocukların söylediği sen bize inanmıyorsun mealindeki söz, doğru söyleyenler olsak da daha önceki suçlamadan dolayı şimdi bizi suçluyorsun demektir. Ayetin tefsiri işte bu iki yoruma göre yapılır. Yoksa peygamberlerden birinin, verdiği haberde ve sözünde doğru söylediğini bildiği birini yalanlaması caiz değildir.
Yorumu Yorumla
-
Câû (جَاءُوا)
Kelimenin kökü c-y-e şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir yere varmak, ulaşmak ve gelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "câe" fiilinin eşanlamlısı kabul edilen "etâ" (geldi) fiilinden morfolojik olarak farklılaştığını; "câe" kelimesinin daha belirgin bir amaca yönelmeyi, planlı, kasıtlı ve ağırlığı olan bir gelişi ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının sıradan bir fiziksel yer değiştirme olmadığını belirtir. Kardeşlerin kurdukları komployu (kuyuya atma eylemini) tamamladıktan sonra babalarının karşısında önceden prova edilmiş sahte bir trajedi sahnesini oynamak üzere "kolektif ve tasarlanmış bir dönüş" yaptıklarını, eylemin bu ön kasıtlı doğasının fiilin seçimiyle uyumlu olduğunu ifade eder.
Ebâhum (أَبَاهُمْ)
Kelimenin kökü e-b-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "beslemek, büyütmek, korumak ve terbiye etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, babaya bu ismin salt biyolojik varoluşundan ziyade, bir aileyi himaye eden, inşa eden otoritesinden dolayı verildiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, kardeşlerin suç işledikten sonra doğrudan babalarının huzuruna çıkmalarının sosyolojik boyutuna değinir. Ataerkil (patriyarkal) Bedevi kabile yapısında en büyük otorite, güven ve şefkat kaynağı olan babanın (eb), aynı zamanda en büyük yalanın ve hilenin (keyd) doğrudan hedefi haline getirilmesinin, kabile içi ahlaki çözülmeyi ve mutlak ihaneti temsil ettiğini analiz eder.
'İşâen (عِشَاءً)
Kelimenin kökü a-ş-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "karanlık, karanlığın basması ve zayıf görmek/gece körlüğü (aşa)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "işâ" kelimesinin gün batımından gecenin tam olarak çökmesine kadar geçen, görme yetisinin azaldığı o karanlık zaman dilimini ifade ettiğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kıssadaki dramatik ve retorik işlevini detaylı bir biçimde analiz eder. Kardeşlerin babalarının yanına dönmek için özellikle "karanlık/gece" (işâ) vaktini seçmeleri tesadüfi bir zaman bildirimi değildir; bu, gün ışığının ifşa edici aydınlığından kaçarak yüzlerindeki suçluluğu, yalanın mimiklerini ve sahte gözyaşlarını gecenin psikolojik ve fiziksel perdesi arkasında gizlemeyi amaçlayan son derece kurnazca bir tercihtir. Angelika Neuwirth, edebi anlatı formları bağlamında "karanlık" motifinin bu ayette ihanetin, acının ve suçluluğun mekansal-zamansal bir metaforuna dönüştüğünü ifade eder.
Yebkûn (يَبْكُونَ)
Kelimenin kökü b-k-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "şiddetli hüzün ve keder sebebiyle gözden yaş akması" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hüznün sessiz veya yüksek sesli dışa vurumunun ağlamak (bükâ) olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye kültüründe bir kabile mensubu öldüğünde veya kaybolduğunda yüksek sesle gerçekleştirilen "yas ritüeline" (niyâha) dikkat çeker. Kardeşler, babalarını inandırmak ve yalanlarını meşrulaştırmak için bu sosyal yas formunu araçsallaştırarak sahte bir ağlama gösterisi icra etmişlerdir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "yebkûn" (ağlayarak) hal (durum) zarfının psikolojik derinliğine iner. İnsanın en saf, en sahici ve en savunmasız eylemi olan gözyaşı dökmenin, burada planlı bir hilenin parçasına, riyakar ve manipülatif bir tiyatro eylemine dönüştürüldüğünü vurgular. Duyguların dili, gerçeği aktarmak için değil, hakikati örtbas etmek için kullanılmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla