Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yusuf Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yusuf Sûresi, 10. Ayet

    قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle kâ-ilun minhum lâ taktulû yûsufe veelkûhu fî ġayâbeti-lcubbi yeltekithu ba’du-sseyyârati in kuntum fâ’ilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan biri, Yûsuf'u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız, onu (kör) kuyunun dibine bırakın. Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alır dedi.

      Onlardan biri, Yûsuf'u öldürmeyin, onu (kör) kuyunun dibine bırakın, dedi. Ebu Avsece, "ğayabeti'l-cüb" (غَيَابَتِ الْجُبِّ) ibaresi, kuyunun en dibi anlamına gelir, dedi. Gayabe, gaib kılmak: gizlemek demektir. "Cüb" ise kuyu demektir, bunun çoğulu "cibab" (جِبَاب) gelir. Ebu Ubeyde dedi ki: "Gayabe": senden gizlenen her şeydir.

      Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alır. Yani kervanlardan biri onu oradan çıkarır. Burada geçen "yeltekıthu" (يَلْتَقِطْهُ) kelimesi, taneleri arayıp bulur ve yerden kaldırır manasında, kuşlar için de kullanılır. Eğer mutlaka yapacaksanız, yani kesin olarak onu ortadan kaybetmek istiyorsanız. Tefsirciler ise şöyle derler: Yûsuf'u öldürmeyin sözünü falanca ve falanca söyledi, o bizim tanımadığımız kişilerden idi. Onların kim olduğunu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Ebu Avsece dedi ki: Kervan diye tercüme edilen "seyyare" (سَيَّارَة) kelimesi, "seyr" kökünden gelir, sefere çıkan gibi bir manaya gelir, bununla kafile yani kervan kastedilmiştir. Denildi ki: "Cüb" kelimesi, taşla örtülmeyen kuyu demektir, taşla örtülürse "cüb" değildir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâilun (قَائِلٌ)

        Kelimenin kökü k-v-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ağızdan söz çıkması, konuşmak ve bir düşünceyi beyan etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin bir inancı, niyeti veya eylem planını dışa vurmak olduğunu kaydeder. Kelimenin ayette belirsiz (nekra) bir ism-i fâil (özne) kalıbında "kâilun" (bir söz söyleyen/bir konuşmacı) şeklinde gelmesi dikkat çekicidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu belirsiz kullanımın, Yusuf'u öldürme konusunda oluşan ortak kabilevi mutabakatta (asabiyye) ortaya çıkan isimsiz bir çatlağı, anonim bir merhamet veya sağduyu sesini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bir önceki ayetteki kolektif "kâlû" (dediler) eyleminden buradaki tekil ve belirsiz "kâilun" (biri dedi) formuna geçişin, kan dökme (katl) gibi nihai bir tabu karşısında grubun mutlak fikir birliğinin bozulmasını ve kabile içi psikolojik çözülmeyi yansıttığını analiz eder.

        Taktulû (تَقْتُلُوا)

        Kelimenin kökü k-t-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "boyun eğdirmek, bastırmak ve can almak" anlamlarına geldiğini, fiziksel varlığı geri dönülemez bir biçimde sonlandıran şiddet eylemlerini kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "katl" fiilini bir canlının ruhunun bedeninden zorla ayrılması olarak tanımlar. Ayetteki "lâ taktulû" (öldürmeyin) yasağı, doğrudan bir ahlaki erdemden ziyade pragmatik bir geri adımdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kardeşlerin zihnindeki "öldürün" (uktulû) emrinden "öldürmeyin" (lâ taktulû) uyarısına geçişin, insan doğasındaki vicdani dalgalanmayı ve kendi kardeşinin kanını doğrudan dökmenin (katl) getireceği ontolojik ve psikolojik yükten kaçış çabasını sembolize ettiğini vurgular.

        Elkûhu (وَأَلْقُوهُ)

        Kelimenin kökü l-k-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyle karşılaşmak, yüz yüze gelmek ve bir şeyi ileri doğru atmak/bırakmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin, bir nesneyi fırlatıp onun belirli bir zeminle veya yerle buluşmasını sağlamak olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu ayetteki kelime seçiminin psikolojik boyutuna odaklanır. Kardeşler, doğrudan kan dökmekten (katl) ve Yusuf'u ıssız bir araziye savurup atmaktan (tarh) vazgeçerek, onu kuyuya "bırakmayı" (ilkâ) seçmişlerdir. İzutsu'ya göre bu eylem, kardeşlerin cinayet sorumluluğunu kendi ellerinden çıkarıp doğanın ve tesadüflerin üzerine "atarak" vicdanlarını pasifize etme stratejisini dilsel olarak ortaya koyar.

        Gayâbeti (غَيَابَتِ)

        Kelimenin kökü g-y-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "gözden kaybolmak, örtülmek ve gizlenmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Güneşin batıp kaybolmasına veya insanın gözden ırak bir yere gitmesine bu kökten türeyen kelimelerle işaret edilir. Râgıb el-İsfahânî, "gayâbe" kelimesinin bir şeyi içine alıp görüş alanından tamamen çıkaran, dibi görünmeyen karanlık derinlikler anlamına geldiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sistematiğinde "gayb" kelimesinin genellikle insanın algı sınırlarını aşan ilahi/metafizik boyut için kullanıldığını, ancak burada fiziksel bir kuyunun karanlık derinliğini (gayâbe) tanımlamak için seçildiğini belirtir. İzutsu'ya göre bu kullanım, kuyunun Yusuf için sadece fiziksel bir hapis değil, içinden yepyeni bir peygamberlik bilinciyle çıkacağı sembolik, karanlık bir rahim (geçiş bölgesi) işlevi gördüğüne işaret eder.

        El-Cubbi (الْجُبِّ)

        Kelimenin kökü c-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "kesmek, koparmak ve oymak" anlamına geldiğini, toprağın kesilip kazılmasıyla oluşturulduğu için kuyuya "cubb" dendiğini açıklar. Genellikle içi taşla örülmemiş, doğrudan toprağa kazılmış geniş kuyuları ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, İbn Fâris'i destekleyerek bunun sıradan bir su kaynağı (bi'r) olmadığını, etrafı örülmemiş, ıssız ve derin bir çukur olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenli görünmekle birlikte, Kur'an'daki spesifik kullanımıyla bölgesel Aramice ve Süryanice "gubbā" (kuyu/sarnıç) kelimesinin doğrudan bir yansıması olabileceğini savunur; zira Tevrat metinlerinde de Yusuf'un atıldığı çukur "bôr" veya "gûb" kökleriyle ifade edilmektedir. Christoph Luxenberg, Geç Antik Çağ Hristiyanlık okumalarına dikkat çekerek, Süryo-Aramice "gubbā" kelimesinin litürjik metinlerde genellikle umutsuzluğun, ölümün ve yeraltı dünyasının (çukurun) bir metaforu olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu kelimeyi seçerek aynı edebi ve teolojik çağrışım ağını harekete geçirdiğini iddia eder.

        Yeltekıthu (يَلْتَقِطْهُ)

        Kelimenin kökü l-k-t şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi yerden almak, toplamak ve bulmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Kuşun yerden yem toplaması bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "iltikat" kavramının önceden planlanmamış, kasıtsız ve tamamen tesadüfi bir şekilde bir şeyi (lukata/buluntu) yerden alıp sahiplenmek olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kardeşlerin niyetini ifşa ettiğini söyler. Yusuf'u bir kervana satmayı planlamamışlar, onun kaderini tamamen çölden geçen yabancıların tesadüfen onu "yerden bir buluntu gibi nh toplaması" ihtimaline terk etmişlerdir. Bu, sorumluluğu meçhule havale etmektir.

        Es-Seyyârati (السَّيَّارَةِ)

        Kelimenin kökü s-y-r şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yürümek, hareket etmek, bir yerden başka bir yere sürekli geçmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çölde sürekli hareket halinde olan yolcu gruplarına ve kervanlara "seyyâra" dendiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Bedevi Arap toplumunda çöl şartlarının acımasızlığını bağlam alarak kelimeyi analiz eder. Çölde kervan (seyyâra), tek iletişim ve hayatta kalma ağıdır. Kardeşler, Yusuf'u kendi kabile korumasından (asabiyye) kopararak onu çölün bu göçebe ve yabancı unsuruna teslim etmeyi teklif etmişlerdir. Bu eylem, özgür bir kabile mensubunu, hareket halindeki kimliği belirsiz yolcuların (seyyâra) insafına ve muhtemel bir kölelik statüsüne indirgeme operasyonudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X