اِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَاَخُوهُ اَحَبُّ اِلٰٓى اَب۪ينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌۜ اِنَّ اَبَانَا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Hani kardeşleri demişlerdi ki: Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde!
Hani kardeşleri demişlerdi ki: Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Bu ayet, bir babanın çocuklarından birine, diğerlerinde olmayan bir özellik gördüğünde, ona daha çok şefkat ve yakınlık göstermesinde beis olmadığına işaret etmektedir. Dolayısıyla bir babanın, diğerlerine haksızlık yapmamak kaydıyla, çocuklarından özel olarak birine bağış veya tasaddukta bulunmasında sakınca yoktur. Burada Hz. Yakub'un Yûsuf'u ve öz kardeşini, diğer kardeşlerine tercih etmesinde başka sebepler de vardır. Birincisi, onları bedenen zayıf ve aciz gördüğü için onlara karşı daha çok şefkat ve merhamet duyuyordu. Bu, yaratılanlar arasında bilinen bir husustur. Yahut küçük oldukları için onları daha çok seviyordu. Bu da insanların bildiği bir husustur; küçük çocuklar insanlara daha sevimli gelir, kalpleri onlara daha çok meyleder, onlara daha çok şefkat duyarlar ve büyüklerden daha merhametli davranırlar. Veyahut Hz. Yakup, Yûsuf ve kardeşinde dini veya ilmi açıdan veya başka sebeplerle özel bir üstünlük gördüğü için onlara özel davranmıştı; diğer kardeşlerinden farklı olarak onlara öyle davranmasını kendisine Allah emretmişti. Veyahut da Hz. Yakub'a Yûsuf'un peygamber olacağı müjdesi verildiği için onu diğer çocuklarından üstün tutuyor ve bu sebeple Yûsuf'u onlara tercih ediyordu. İşte onlar da, Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli mealindeki sözü, gördükleri bazı emarelerden dolayı söylemişlerdi, yoksa kalpteki sevgi duygusunun hakikati bilinemez.
Halbuki bizim sayımız daha çok. Buradaki "usbe" (عُصْبَةٌ) kelimesi cemaat demektir. Bazıları buna, on kişiden kırk kişiye kadar olan bir topluluk manasını verdiler. Yani onlar, biz bir topluluğuz ve bizim engel olma gücümüz vardır diyorlardı. Bundan dolayı [Hanefi] alimlerimiz şöyle dediler: İmam ve dokuz kişilik bir grup, engelleyici bir güçtür, seriyyeye, yani askeri birliğe gerekli olanlar, onlar için de gereklidir, darulharbe girip ganimet aldıklarında bu ganimetin taksiminde beşte bir kuralı uygulanır.
Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde! Onlar, babalarının dini açıdan sapıttığını kastetmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, bunu ancak şu anlamda söylüyorlardı: Biz sayıca kalabalık bir grubuz, can ve malla ilgili bize zarar vermek ve kötülük yapmak isteyene engel olacak gücümüz var. Biz güçlü kuvvetli bir grubuz, üstelik onun maişetini ve ihtiyaçlarını biz karşılıyoruz, böyleyken onları bize nasıl tercih eder? "Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?" mealindeki ayet de bunun gibidir. Bu ayette Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'i dini açıdan sapık halde bulduğunu kastetmemiştir, bunun başka bir anlamı vardır. Yahut onlar bu sözü, babalarının kendilerinden bazı faydalar gördüğü, buna mukabil Yûsuf ve kardeşinden öyle bir fayda görmediği için söylemişlerdi. Şu da gerçektir ki, insandaki muhabbet duygusu ancak kendisinden fayda gördüğü kişiye olur, fayda görmediği kişiye sevgi duymaz. İşte Hz. Yakub'un, fayda görmediği birini, fayda gördüğü kişilere tercih edip onu daha çok sevmesi, onlara göre açık bir yanılgı ve yanlış idi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
Kelimenin kökü k-v-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "ağızdan söz çıkması, konuşmak ve bir düşünceyi ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kelimesinin sadece fiziksel bir ses çıkarmak değil, aynı zamanda bir inancı, niyeti veya kararı dışa vurmak anlamına geldiğini kaydeder. Bu ayetteki kullanımı, sıradan bir diyalogdan ziyade, kardeşler arasında ortak bir kanaatin, gizli bir ittifakın ve Yusuf'a karşı geliştirilen psikolojik cephenin resmi olarak dile getirilmesini (söze dökülmesini) ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "kavl" fiilinin sıklıkla içsel durumların ve sosyal konumlandırmaların dışa vurumu olarak işlev gördüğüne dikkat çeker; burada kardeşlerin kıskançlığı, sessiz bir duygu olmaktan çıkıp eyleme dönüşecek sosyolojik bir karara dönüşmektedir.
Yûsuf (يُوسُفُ)
El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin etimolojik olarak herhangi bir Arapça köke dayanmadığını, yabancı menşeli (a'cemî) olup zamanla Arapçanın ses yapısına uyarlandığını (muarreb) ifade ederler. Arthur Jeffery, ismin kökeninin İbranice "Yōsēf" kelimesi olduğunu, ancak Arapçaya doğrudan İbraniceden değil, İslam öncesi dönemdeki Hristiyan Süryani (Yausep) veya Habeş gelenekleri üzerinden fonetik bir değişime uğrayarak girdiğini tarihsel verilerle savunur. Christoph Luxenberg, Süryo-Aramice litürjik okuma geleneklerindeki telaffuzun Arapçaya doğrudan yansıdığını belirtir. Bu ayetin bağlamında kelimenin başında yer alan ve pekiştirme/vurgu bildiren "le" (le-yûsufu) harfi, kardeşlerin zihinsel odak noktasının ve tüm kıskançlık krizlerinin merkezinin bizzat Yusuf'un varlığı olduğunu morfolojik bir vurguyla gösterir.
Ehûhu (وَأَخُوهُ)
Kelimenin kökü e-h-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yan yana olmak, hizalanmak ve aynı amacı paylaşmak" gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Kardeş (ah) kelimesinin aynı kanı taşımaktan veya aynı sosyal/manevi hizayı paylaşmaktan türediğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "onun kardeşi" (Bünyamin) vurgusunun, Yusuf ve Bünyamin'in aynı anneden (Rahel) olmaları hasebiyle diğer üvey kardeşlerden oluşan ana gruptan ayrışmalarına işaret ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemde kabilevi dayanışmanın (asabiyye) en temel unsuru olan kardeşlik bağının bu ayetteki parçalanışına dikkat çeker. Kardeşler, kendilerini "biz" olarak tanımlarken, Yusuf ve öz kardeşini bu kabilevi/biyolojik bütünlüğün dışına iterek ötekileştirmekte ve onları hedefe koymaktadırlar.
Ehabbu (أَحَبُّ)
Kelimenin kökü h-b-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "sevmek, değer vermek, kalbe yakın bulmak" anlamlarına geldiğini, ayrıca "tohum" (habbe) kelimesinin de bu kökten türediğini; sevginin kalpte bir tohum gibi yerleşip kök salmasından dolayı bu semantik bağın kurulduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sevginin (hubb), insan nefsinin iyi, güzel veya faydalı gördüğü şeye doğru çekilmesi ve eğilim göstermesi olduğunu ifade eder. Ayette kelime, ism-i tafdil (üstünlük bildiren sıfat) kalıbında "daha sevgili/daha çok sevilen" şeklinde kullanılmıştır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da sevgi kavramının genellikle derin, manevi ve değer odaklı bir bağlılığı ifade ettiğini, ancak bu ayette kardeşlerin babalarının sevgisini niceliksel olarak ölçülebilen, paylaşılan ve adil dağıtılması gereken kabilevi bir mülk/çıkar gibi değerlendirdiklerini analiz eder. Kardeşler, Yakup'un sevgisinin manevi ve peygamberane boyutunu idrak edememektedir.
Usbetun (عُصْبَةٌ)
Kelimenin kökü a-s-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "sıkıca bağlamak, sarmak, dolamak ve düğümlemek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak birbirine sıkıca kenetlenmiş, ortak hareket eden ve dışarıya karşı güçlü bir savunma hattı oluşturan 10 ila 40 kişi arasındaki erkek topluluklarına "usbe" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, birbirini destekleyen ve bağlayan bu topluluğun gücüne dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik bağlamını vurgulayarak, ataerkil ve göçebe Bedevi toplum yapısında bir babanın gücünün ve değerinin, kendisini koruyacak yetişkin ve savaşçı oğullarının (usbe) varlığıyla ölçüldüğünü belirtir. Kardeşlerin "biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde" şeklindeki isyanı, tam da bu kabilevi faydacılık mantığına dayanır. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye zihniyetinin kusursuz bir yansıması olduğunu söyler; kardeşler insan değerini fiziksel güç, sayısal üstünlük ve kabileye sağlanan fayda üzerinden okumakta, ilahi/manevi liyakati tamamen göz ardı etmektedirler.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
Kelimenin kökü d-l-l şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "yolunu kaybetmek, doğru hedeften sapmak ve şaşırmak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, dalaletin kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan çıkmak olduğunu; bunun inanç, düşünce veya pratik yaşam kararlarında olabileceğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "dalalet" kavramının semantik alanını detaylıca inceler. Kur'an'ın genel sistematiğinde bu kelimenin tevhidi yoldan sapmak, dini/teolojik bir inkara (hidayetin zıttı) düşmek anlamında kullanıldığını, ancak bu spesifik ayette kardeşlerin bunu dini bir sapkınlık olarak değil, dünyevi, psikolojik ve ailevi bir "yanılgı", "yönetimsel bir hata" veya "akıl tutulması" anlamında kullandıklarını analiz eder. Kardeşlere göre Yakup'un zayıf bir çocuğa yönelmesi rasyonel bir hata ve açık bir şaşkınlıktır.
Mubîn (مُّبِينٍ)
Kelimenin kökü b-y-n şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi diğerinden ayırmak, ayrıştırmak ve böylece onu belirgin ve açık hale getirmek" anlamında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mübin" sıfatının hem "kendisi açık olan" hem de "durumu açığa çıkaran" anlamında çift yönlü bir işlevi olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, retorik açıdan bu kelimenin bağlamdaki ağırlığına değinerek, kardeşlerin kendi kabilevi ve faydacı mantıklarından o kadar emin olduklarını ki, babaları Yakup'un duygusal tercihini hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar "apaçık, bariz, tartışmasız" bir hata ve sapma (dalâlin mubîn) olarak gördüklerini ifade eder. Bu durum, onların hakikati okuma biçimlerindeki ontolojik körlüğü simgeler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla