قَالَ يَا بُنَيَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلٰٓى اِخْوَتِكَ فَيَك۪يدُوا لَكَ كَيْداًۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Babası, Yavrucuğum dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır!
Aile Bireylerinin Birbirlerine Şahitliği
Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma. Bu beyan, Hz. Yusuf'un yıldızları, güneşi ve ayı kendisine secde ederlerken görmesi, ancak rüyasındaki görme olduğunu gösterir. Olayın sonunda Hz. Yusuf'un "Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın manası buymuş" sözü de aynı hususa işaret eder. Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar mealindeki cümle de, Hz. Yakub'un bunu vahiy yoluyla öğrendiğini gösterir. Çünkü kesin bir ifadeyle sana tuzak kurarlar demiş, hiç istisna da yapmamıştı. Kardeşleri de onun dediği şeyi yaptılar. Bu ayet aynı zamanda Hz. Yusuf'un kardeşlerinin rüya tabirini bildiklerine de işaret eder. Onlar bilgili ve anlayışlı insanlardı, çünkü Hz. Yakup sakın kardeşlerine anlatma demişti. Şayet onlar rüyanın yorumunu ve tabirini bilmiyor olsalardı, babası, Yusuf'un rüyasını kardeşlerine anlatmasına engel olmazdı. Bilmiyor olsalardı, anlatıp anlatmamasının farkı olmazdı. Burada kardeşin, kardeşi hakkında sorgulanamayacağı, aynı zamanda kardeşten kardeşe hıyanet gelebileceği manası da vardır. Anne ve baba ise çocukları hakkında sorgulanırlar, çocuk da anne ve babası hakkında sorgulanır. Genelde anne, baba ve çocuklar birbirlerine karşı hainlik yapmazlar. Hz. Yakup, oğlu Yusuf un rüyasını kardeşlerine anlatmasına engel olmuştu; bunu öğrenirlerse kardeşlerinin kendisini kıskanacaklarını ve tuzağa düşüreceklerini söylemiş, ancak annesine anlatmasına engel olmamıştı. Bu durum, kardeşlerin birbirleri hakkındaki şahitliklerinde sorgulanamayacaklarına (şahitliklerinin kabul edileceğine), fakat anne ve babanın çocukları hakkındaki şahitliklerinin sorgulanacağına (şahitliklerinin kabul edilmeyeceğine) işaret eder. Çocukların anne ve babaları için yaptıkları şahitliklerde böyledir. Bundan dolayı [Hanefi] alimlerimiz dediler ki: Anne ve babanın çocuğuna şahitliği kabul edilmez, çocuğun anne babasına şahitliği de öyledir. Kardeşlerin birbirlerine şahitliği ise kabul edilir. Böyle olmasının sebebi de şudur: Çocuk, anne ve babasının malından yararlanır, anne ve baba da çocuğunun malından yararlanır. Ancak kardeşler birbirlerinin malından yararlanamazlar. Başkasının malından yararlanan herkesin, onun için yaptığı şahitliği sorgulanır, şahitliği kabul edilmez. Buna mukabil başkasının malından yararlanmayan herkes, onun için şahitlik yapabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Şeytan insana apaçık bir düşmandır. Hz. Musa kavga ettiği adamı öldürdüğünde; "Bu, şeytan işidir" demişti. Her türlü kötülüğün başlangıcı şeytandandır, o kalplere o fikri sokar, içine yerleştirir, sonra insanda o fikir karar haline gelir ve kulun fiiline dönüşür. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın!" "Takva sahipleri, içlerine saptırıcı bir fikir doğduğunda ... " Bu iki ayette geçen "tayf" (الطَّائِفُ) ve "nezğ" (نَزْغٌ) kelimeleri, burada vesvese ve kuruntu fitlemek anlamına gelir. İnsan onlardan Allah'ı anıp O'na sığındığında kaybolup giderler.
Denildi ki: Bu ayette geçen keyd (كَيْد) kelimesi ile mekr (مَكْر) kelimesi aynı anlama gelir, o da tuzak kurmak manasıdır. Bu, Ebu Avsece'nin sözüdür. İbn Kuteybe şöyle dedi: "Keyd": hile ve aldatma anlamına gelir. Şöyle de söylendi: Keyd, haberi olmadan bir insana kötülük yapmaya çalışmaktır, mekr de aynı manaya gelir.
Yorumu Yorumla
-
Buneyye (بُنَيَّ)
Kelimenin kökü b-n-y şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi inşa etmek, yapı kurmak ve bina etmek" olduğunu, evladın (ibn) da babanın neslini ve soyunu inşa edip devam ettiren temel bir yapı taşı olmasından dolayı bu kökten türediğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu etimolojik temeli doğrulayarak ayette geçen "buneyye" (yavrum/oğulcuğum) formuna dikkat çeker. Bunun morfolojik olarak bir ism-i tasgir (küçültme ismi) olduğunu, ancak bu formun ayette fiziksel bir küçüklüğü değil, babanın oğluna duyduğu derin şefkati, sevgiyi ve onu tehlikelerden sakınma içgüdüsünü (ta'zim ve taltif) ifade ettiğini belirtir.
Taksus (تَقْصُصْ)
Kelimenin kökü k-s-s şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "birinin ayak izlerini takip etmek, iz sürmek ve kesmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bir rüyayı veya olayı anlatmak anlamındaki "kass" fiilinin, görülen sembollerin veya yaşanan olayların izini adım adım, tutarlı bir şekilde sürerek kelimelere dökmek olduğunu belirtir. Ayetteki "lâ taksus" (anlatma/izini sürme) yasağının, Yakup tarafından rüyanın taşıdığı ilahi şifrelerin açığa çıkarılmasını durdurmaya yönelik olduğunu kaydeder. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ bağlamında "kıssa/kasas" anlatıcılığının sadece sıradan bir bilgi aktarımı değil, toplumsal ve performatif bir eylem olduğunu ifade eder. Yakup'un bu eylemi yasaklaması, ilahi seçilmişlik sırrının (rüyanın) mahremiyetini koruma ve bu sırrın kıskançlık üretecek muhataplar önünde sözlü bir performansa dönüşmesini engelleme amacı taşır.
Ru'yâke (رُؤْيَاكَ)
Kelimenin kökü r-e-y şeklindedir. İbn Fâris, kökün ana anlamının "gözle bakmak, görmek ve idrak etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rüya" kelimesinin uyku sırasındaki idraki ve hayal gücüyle görmeyi ifade ettiğini söyler. Yakup'un bu rüyayı kardeşlere anlatmayı yasaklamasını, rüyanın sadece bilinçaltı bir karmaşa değil, gelecek ilahi nimetlerin apaçık ve şifreli bir vizyonu olması ve bu gerçekliğin kardeşler tarafından da kolayca idrak edilebileceği tehlikesiyle açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an bağlamında peygamberi "rüya" kavramının sıradan uykusal düşlerden (hulm) ontolojik olarak tamamen ayrıldığını belirtir. Ayetteki bu rüyanın, ilahi mesajın ve kader planının sembolik bir dille insan bilincine inzal edilmesi olduğunu, Yakup'un endişesinin de rüyanın taşıdığı bu kesin gerçeklik payından kaynaklandığını ifade eder.
Keyden (كَيْدًا)
Kelimenin kökü k-y-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeye hile katmak, gizli bir plan kurmak ve zarar vermek" anlamlarında olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "keyd" kavramını, "birini gizli ve sinsi bir yolla, hissettirmeden aldatmak ve ona kötülük yapmak" olarak tanımlar. Burada kardeşlerin Yusuf'a karşı açık bir savaş veya düşmanlıktan ziyade, psikolojik ve stratejik bir komplo kuracaklarına işaret ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi kabile kültüründe "keyd" kavramının genellikle zeka, kurnazlık ve savaş stratejisi bağlamında ele alındığını; Kur'an'da ise bu kelimenin ahlaki bir düşüşü, kıskançlığın ürettiği organize kötülüğü ve ilahi plana karşı konulan beyhude insan hilesini simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "feyekîdû leke keydâ" (sana bir tuzak kurarlar) şeklindeki vurgulu (mef'ul-i mutlak) gramatik kullanımın, Arap retoriğinde kurulacak tuzağın büyüklüğünü, kesinliğini ve tehlikeli boyutunu pekiştirmek için kullanıldığını söyler.
Eş-Şeytâne (الشَّيْطَانَ)
Kelimenin kökü ş-t-n veya ş-y-t şeklindedir. İbn Fâris, ş-t-n kökünün "uzaklaşmak, haktan, doğrudan ve rahmetten sapmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, İbn Fâris'i desteklemekle birlikte, kelimenin "yanmak ve helak olmak" anlamındaki ş-y-t kökünden de gelebileceğini; her iki durumda da ilahi rahmetten uzaklaşmış, isyankar ve yakıcı bir tabiata sahip varlığı ifade ettiğini kaydeder. Geleneksel Arap dilbilimcilerinin bu yaklaşımlarına karşın Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olduğuna karşı çıkar. Aramice "Sâtân" veya daha muhtemel olarak Habeşçe (Ge'ez) "Şeytân" kelimesinden Arapçaya geçmiş bir alıntı sözcük olduğunu, kelimenin sonundaki "-an" ekinin de bu Habeşçe formasyonu desteklediğini tarihsel delillerle savunur. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti de kelimenin köken itibarıyla yabancı olabileceğini ancak Arapçalaştığını (muarreb) ifade ederler. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini inceleyerek İslam öncesi dönemde "şeytan" kelimesinin şairlere ilham veren, çölle ilişkilendirilen cin benzeri asi varlıkları tanımladığını; Kur'an'ın bu mitolojik algıyı dönüştürerek şeytanı evrensel bir ahlaki kötülük ilkesi ve insanın ontolojik düşmanı haline getirdiğini analiz eder.
Aduvvun (عَدُوٌّ)
Kelimenin kökü a-d-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "haddi aşmak, sınırı geçmek, saldırmak ve koşmak" olduğunu belirtir. Düşmana, kendi sınırını aşıp başkasına haksızca müdahale ettiği veya saldırdığı için bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "aduvv" (düşman) kelimesinin kökenindeki "haddi aşma" (udvan) kavramına dikkat çeker. Şeytanın insan için "aduvv" olarak tanımlanmasının, onun sadece pasif bir rakip değil; insanın manevi, ahlaki ve psikolojik sınırlarını sürekli ihlal etmeye çalışan, aktif, saldırgan ve yoldan çıkarıcı bir düşman olmasından kaynaklandığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla