اِذْ قَالَ يُوسُفُ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي رَاَيْتُ اَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَاَيْتُهُمْ ل۪ي سَاجِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yusuf Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
Bir gün Yusuf, babasına demişti ki: Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm.
Hz. Yusuf'un Rüyası
Ben rüyamda on bir yıldızla ... gördüm. Bu beyanın işaret ettiği husus şudur: Yusuf'un kardeşleri, bilgin ve yeryüzünün gözleri idiler, kendilerine uyulan ve kendileriyle doğru yol bulunan yıldızlar idiler. Çünkü yeryüzünde yıldızlar takip edilir ve onlarla doğru yol bulunur. Güneşi ve ayı gördüm cümlesi de Hz. Yusuf'un ebeveynine işaret eder. Çünkü yaratıkların bütün menfaatleri ay ve güneş sayesinde elde edilir. Yeryüzündeki bütün gıdalar onlarla yetişir, meyvelerin ve her türlü gıda ürünlerinin olgunlaşması ve insanlara fayda veren her şey için onlara ihtiyaç vardır.
Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm mealindeki ayet de, hem rüyada bizzat gördüğünün kendisi anlamına gelir, hem de rüyaya ilişen bir mana sebebiyle gördüğünün dışında bir anlama gelir. Çünkü o rüyada yıldızları, güneşi ve ayı görmüştü, bunlar onun kardeşlerine ve ebeveynine işaret eder. Gördüğü yıldızlardan maksat, bir mana ilişkisi sebebiyle bilinen yıldızlardan, ay ve güneşten başka bir şeydir. Sonra secde ettiklerini söyledi, o gördüğü secdenin kendisi ve hakikatidir. Hz. İbrahim.'in (s.a.) rüyasında oğlunu kestiğini görmesi de böyledir; görmüş olduğu kesme olayı gerçek bir kesme, yani koçu kesme idi; rüyasında oğlunu görmüştü, fakat ondan maksat koç idi. Bu bizim için bir ölçüdür: Hitaptan maksat, o hitabın kendisidir, başkası değil; ilişkili olduğu bir manadan dolayı öyledir. Bu mana öbürüne ulaşınca o hüküm vacip olur. Burada aynı zamanda içtihadın ve hitaplarda belirtilen anlama dikkat etmenin cevazına delil vardır. Aynı şekilde rüya tabiri insanlarda içtihatla yapılır, bu da içtihatla amel etmenin cevazına delildir.
Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yusuf gördüğü rüyayı kardeşlerinin yanında babasına anlatınca, babası şöyle demişti: Bu gündüz rüyasıdır, hiçbir anlamı yoktur. Ancak gizlice Yılsuf'a, bundan sonra gördüğün rüyayı kardeşlerine anlatma diye tembih etmişti. Ancak bu söz yalandı, Allah'ın elçisi olan Hz. Yakub'un ise yalan söylemesi caiz değildir. Oğluna önce, o gündüz rüyasıdır, bir anlamı yoktur diyor, sonra gizlice o rüyayı tabir ediyor. Allanın elçilerinden herhangi birinin yalan söylemiş olması düşünülemez. Eğer Hz. Yakup böyle bir yalan söylemiş ise, mutlaka ilahi emirle olmuştur.
Yorumu Yorumla
-
Yûsuf (يُوسُفُ)
El-Cevâlîkî, "El-Mu'arreb" adlı eserinde bu kelimenin Arapça kökenli olmadığını, İbranice veya Süryaniceden Arapçaya geçmiş yabancı (a'cemî) bir özel isim olduğunu kaydeder. Arap dilcilerin bu ismi zorlama bir şekilde bir Arapça köke (örneğin y-s-f) dayandırma çabalarının dilbilimsel bir temeli olmadığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti de benzer şekilde bu ismin yabancı kökenli olup Arapçalaştığını (muarreb) ifade ederek kökeninin İbranice olduğuna işaret eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak İbranice "Yōsēf" kelimesine dayandığını, ancak Kur'an'daki "Yûsuf" formunun doğrudan İbraniceden değil, büyük ihtimalle Hristiyan Süryani (Yausep) veya Habeş gelenekleri aracılığıyla, ses değişimine uğrayarak İslam öncesi Arapça literatürüne girdiğini güçlü tarihsel ve filolojik delillerle savunur. Christoph Luxenberg ise kelimenin Süryo-Aramice okuma geleneği içindeki fonetik yapısına dikkat çekerek, ismin o coğrafyadaki Hristiyan litürjik metinlerindeki telaffuz biçiminin doğrudan Arapçaya yansıdığını belirtir.
Ebeti (أَبَتِ)
Kökü e-b-v şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "beslemek, büyütmek ve korumak" olduğunu, babaya bu ismin salt biyolojik bir üremeden ziyade bir aileyi besleyip terbiye ettiği için verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "eb" (baba) kelimesinin biyolojik babalığın ötesinde; bir şeyin var olmasına, onarılmasına veya icat edilmesine sebep olan herkes için mecazen kullanılabileceğini belirtir. Ayette geçen ve hitap formu olan "ebeti" (babacığım) kelimesinin sonundaki "te" harfinin, sevgi, saygı ve yüceltme (ta'zim) bildiren bir aidiyet/hitap eki olduğunu, Yusuf'un babasına olan derin hürmetini ve şefkatini etimolojik bir incelikle yansıttığını kaydeder.
Reeytu (رَأَيْتُ)
Kökü r-e-y şeklindedir. İbn Fâris, kökün ana anlamının "gözle bakmak ve görmek" olduğunu, ancak zamanla mecazen "düşünmek, inanmak, bir görüşe sahip olmak ve idrak etmek" anlamlarına da evrildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, rüyet (görme) eylemini detaylı bir şekilde sınıflandırarak bunu duyusal (gözle), hayal gücüyle (rüyada/uykuda) ve akılla (basiret/tefekkür) görme olarak ayırır. Ayette geçen "reeytu" (gördüm) fiilinin, sıradan bir uyku hayalini değil; peygamberlere has, hakikatin kalbe doğrudan ilham edildiği kesin, berrak ve sembolik bir ruhsal "müşahedeyi" (vizyonu) ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki görme (rüyet) ve rüya olgusunun ontolojik statüsünü inceleyerek, vahiy sürecindeki bu tür rüyaların sadece psikolojik bir bilinçaltı yansıması olmadığını, ilahi bir bilgi edinme (epistemolojik) yolu ve vahyin farklı bir boyuttaki deruni idraki olduğunu ifade eder.
Kevkeben (كَوْكَبًا)
Kökü k-v-k-b şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel olarak "parlamak, ışıldamak ve bir araya toplanmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel gök cisimlerini (yıldızları/gezegenleri) ifade etmekle birlikte, mecazi olarak toplumun önde gelenleri, parlayan ve yol gösteren liderleri için de kullanıldığını kaydeder; Yusuf'un rüyasındaki on bir yıldızın onun kardeşlerini temsil etmesinin bu etimolojik mecazla uyumlu olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami dil ailesine ait olduğunu (Akkadca kakkabu, Süryanice kawkebâ, Habeşçe kokab) ve İslam öncesi dönemde de Araplar tarafından bilinen köklü bir astronomik terim olduğunu tespit eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye şiirinde yıldızların daha çok kaderi belirleyen, yağmur yağdıran veya bağımsız mitolojik güçler atfedilen varlıklar olarak görüldüğünü, Kur'an'ın "kevkeb" kelimesini bu pagan çağrışımlardan arındırarak sadece Allah'ın emrine amade, ontolojik bir boyun eğiş içindeki kozmik göstergelere dönüştürdüğünü vurgular.
Sâcidîn (سَاجِدِينَ)
Kökü s-c-d şeklindedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "tevazu göstermek, baş eğmek, itaat etmek ve alçalmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, secdenin iki boyutu olduğunu ifade eder: Biri insanın kendi iradesiyle yaptığı kulluk secdesi, diğeri ise evrendeki tüm varlıkların varoluşsal olarak Allah'ın yasalarına boyun eğmesini ifade eden "teshiri" (zorunlu) secdedir. Güneş, ay ve yıldızların secde etmesinin, onların yaratıcının koyduğu düzene iradesiz itaati ve bu vizyonda Yusuf'un ilahi seçilmişliğine boyun eğmeleri anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli bir fiil gibi görünse de, spesifik olarak "dini ibadet ve yere kapanma" anlamında kullanılmasının, Süryanice ve Aramice "sged" (tapınmak, kilisede veya mabetlerde ayin sırasında yere kapanmak) kelimesinden Arapçaya geçen güçlü bir dini alıntı olduğunu savunur. Christoph Luxenberg, bu görüşü destekleyerek Kur'an'daki secde formunun Geç Antik Çağ Hristiyan litürjisindeki proskynesis (diz çöküp kapanma) ritüellerinin dilsel bir yansıması olduğunu öne sürer. Toshihiko Izutsu ise semantik bir analiz yaparak, İslam öncesi dönemde "sücud" eyleminin genellikle krallara, soylulara veya putlara karşı yapılan sosyal ve hiyerarşik bir fiziki itaat jesti olduğunu; Kur'an'ın bu kelimenin alanını dönüştürerek secdeyi salt tek tanrıya (ve ancak O'nun emriyle olduğunda diğer unsurlara) yönelik mutlak, tevhidi bir teslimiyet eylemi haline getirdiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla