Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 108. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 108. Ayet

    قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنَا۬ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekumu-lhakku min rabbikum(s) femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(s) vemâ enâ ‘aleykum bivekîl(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Ey insanlar! İşte size Rabb'inizden gerçek gelmiştir. Artık kim doğru yolu tutarsa kendi lehine bu yolu seçmiş, kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Ben sizin adınıza hareket edecek değilim.

      Kur'an'daki Hak Kelimesinin Anlamı

      De ki: Ey insanlar! İşte size Rabb'inizden hak gelmiştir. Buradaki hak (الْحَقُّ) kelimesi ile Muhammed aleyhisselamın veya Hz. Peygambere (s.a.) indirililen Kur'an-ı Kerimin kastedildiği söylenmiştir. Hak lafzı ile Resfilullah'ın (s.a.) insanları davet ettiği dinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü Cenab-ı Hak bir ayette "Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüpheniz varsa" buyurmuştur. Buradaki hak lafzı ile insanların şüphe ettikleri din kastedilmiş gibidir. Yani eğer size sunulan delilleri ve kanıtları kabul etmekte tekebbür göstermezseniz, o şüpheyi sizden giderecek olan şey size gelmiştir. Bazı müfessirlerin de söyledikleri gibi hak ile Muhammed aleyhisselamın kastedilmiş olması da ihtimal dahilindedir. Çünkü Resıllullah'ın (s.a.) bizzat kendisi dünyaya gelişinden itibaren hayatının sonuna kadar mucize idi. Yine bazı müfessirlerin söylediği gibi 'hakk'ın Kur'an-ı Kerim olması muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: '½.sılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye layık olan Allah katından indirilmiştir" . Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'e hak, nur, şifa, rahmet, hidayet ve benzeri değişik isimler vermiştir; onu okuyup düşünen, tefekkür eden ve ona sarılan kişilerde, sözü edilen bütün bu isimler hakikat olarak tecelli eder.

      Artık kim doğru yolu tutarsa kendi lehine bu yolu seçmiş, kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Yani kim doğru yolu tutarsa, doğru yolu tutmasının dünyada ve ahirette faydası ona aittir. Kim de saparsa, sapkınlığının ve hıyanetinin zararı sadece kendisine racidir. Yani Cenab-ı Hakk'ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri, kendine menfaat sağlamak veya şahsi ihtiyacını karşılamak için emretmiş ve yasaklamış değildir. Ancak ve ancak yaratılmışlara menfaat sağlamak ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için emretmiş ve yasaklamıştır.

      Ben sizin adınıza hareket edecek değilim. Yani ben sizin başınıza memur yapılmış değilim. Bazı müfessirler şöyle dediler: Bu ayet neshedilmiştir, onu kıtal ayeti neshetmiştir. Ancak böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) her ne kadar savaşmakla emredilmiş ise de, o insanların amellerini muhafaza etmeye memur ve vekil değildir, ona düşen sadece tebliğdir. Nitekim Allah muhtelif ayetlerde şöyle buyurur: "Sana düşen sadece duyurmaktır". "De ki: "Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir". "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, n-v-s (n v s) kökünün temel anlamının "hareket etmek, sallanmak ve sarsılmak" olduğunu belirtir. İnsan topluluğuna bu ismin verilmesi, onların sürekli bir hareket ve değişim içinde olmaları sebebiyledir. Bazı lügatçiler ise kelimenin "ünsiyet kurmak" anlamındaki e-n-s (e n s) köküyle ilişkili olduğunu, insanın sosyalleşme yeteneğine vurgu yaptığını ifade ederler.

        Toshihiko Izutsu, "nâs" kelimesini Kur'an'ın "genel sosyolojik kitlesi" olarak tanımlar. Izutsu'ya göre bu hitap, inanan veya inanmayan ayrımı yapmaksızın tüm insanlığı ortak bir varoluşsal düzleme çağırır ve onları kendi akıbetlerinden sorumlu tutan geniş bir muhatap kitlesi olarak konumlandırır.

        el-hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, h-k-k (h k k) kökünün asli anlamının "sabitlik, sarsılmazlık ve bir şeyin tam yerine oturması" olduğunu belirtir. Hak, kendi içinde tutarlı olan ve dış gerçeklikle tam uyum sağlayan mutlak bilgidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını "inkârı mümkün olmayan, hikmet ve vakıaya tam uygun olan gerçek" olarak tanımlar. Ayette hakkın "gelmesi", onun sadece bir bilgi olarak değil, reddedilemez bir "varoluşsal müdahale" olarak insanın dünyasına girmesini temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "mutlak ontolojik gerçeklik" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "hak", kökleri Tanrı'da olan ve dünyevi hiçbir gücün sarsamayacağı "asli gerçeklik"tir. Bu ayette hak, insanın önüne konulan ve tercihlerinin mihenk taşı olan ilahi mesajı ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, hakkı "varoluşun yasası" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre hakkın gelişi, muhatapları kendi vicdanlarıyla ve evrenin değişmez yasalarıyla yüz yüze getiren ilahi bir yüzleştirmedir.

        ihtedâ (اهْتَدَىٰ)

        İbn Fâris, h-d-y (h d y) kökünün temel anlamının "öncü olmak, bir şeye delalet etmek ve yol göstermek" olduğunu belirtir. Bir şeye rehberlik eden her türlü işaret bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını "birine lütufla yol göstermek ve onu hedefine ulaştırmak" olarak tanımlar. "İhtedâ" formu, bu yol göstericiliği bilinçli bir şekilde kabul edip o yola bizzat girmeyi, yani hidayeti bir eylem olarak üstlenmeyi ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "doğru yolu (sırat-ı müstakim) aktif olarak seçme" eylemi olarak analiz eder. Izutsu'ya göre ihtedâ, ilahi bir davete (hak) verilen olumlu ve iradi bir cevaptır; hidayet burada bir ödül değil, bir yöneliş biçimidir.

        dalle (ضَلَّ)

        İbn Fâris, d-l-l (d l l) kökünün temel anlamının "yoldan sapmak, kaybolmak ve bir şeyin zayi olması" olduğunu belirtir. Doğru istikameti yitiren her varlık bu kökle tanımlanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramını "doğru yoldan kasten veya hataen ayrılmak" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, kişinin kendisine sunulan "hak" karşısında bilinçli bir tercihle karanlığı seçmesini ve kendi varlığını zayi etmesini temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, bu fiili "hidayetin tam zıddı" olarak görür. Izutsu'ya göre "dalle", insanın ontolojik pusulasını kaybetmesi ve ilahi otoritenin belirlediği selamet sınırlarının dışına taşarak kendi aleyhine bir süreci başlatmasıdır.

        ve-kîl (وَك۪يلٍ)

        İbn Fâris, v-k-l (v k l) kökünün temel anlamının "bir işi başkasına bırakmak, ona güvenmek ve işi ona havale etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vekîl" kavramını "bir başkasının işini üzerine alan, onu koruyan ve gözeten yetkili" olarak tanımlar. Ayette peygamberin "Sizin üzerinizde vekil değilim" demesi, onun görevinin sadece tebliğ olduğunu, insanların iradesi üzerinde zorlayıcı bir tasarruf veya hesap sorma yetkisinin bulunmadığını vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "zorba koruyucu" veya "mutlak sorumlu" bağlamında inceler. Öztürk'e göre bu ifade, peygamberin insanların inanç tercihlerinden dolayı teolojik veya hukuki bir kefalet taşımadığını, her nefsin kendi tercihinin sonucuna katlanacağını gösteren bir "sorumluluk ayrıştırması"dır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X