وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۚ وَاِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلَا رَٓادَّ لِفَضْلِه۪ۜ يُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 107. Ayet
Daralt
X
-
Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullanndan dilediğine nasip eder. Bağışlayan ve esirgeyen O'dur.
Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Burada Cenab-ı Hak, kendisinden başka birinden bir şey beklemeyi ve ondan ümit etmeyi yasaklamaktadır. Çünkü kendisinden başka hiç kimsede böyle bir gücün olmadığını haber vermektedir.
İlahi Lütuf
O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Cenab-ı Hak burada, şayet bir hayır ve lütuf vermeyi dilerse, bu hayrı ve lütfu engelleyebilecek hiç kimsenin olmadığını haber vermektedir. İman da hayırların ve lütufların en büyüklerindendir. Dolayısıyla Allah bir insan için imanı dilerse, o mutlaka gerçekleşir, Allah'ın dilediğini geri çevirme ve reddetme gücüne sahip kimse yoktur. Bu ayet, Allah bir kimsenin iman etmesini dilerse onun mümin olduğuna işaret eder. Bu yönüyle ayet, Mutezile'nin iddiasını nakzetmektedir. Onlar şöyle diyorlar: Allah bütün yaratıklar için imanı dilemiş, fakat insanlar iman etmemişlerdir. Cenab-ı Hak bir hayrı dilerse onu geri çevirecek kimsenin olmadığını haber vermektedir. Mutezile ise, Allah'ın dilediğini reddetmeye ve geri çevirmeye kulun muktedir olduğunu iddia etmektedir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu ayette, Cenab-ı Hakk'ın herhangi bir fiili yapmasının gerekli olmadığına işaret edilmektedir, bununla ben hayır fiilini kastediyorum. Çünkü Allah ona "fadl" (فَضْلٍ), yani lütuf ismini vermiştir. Lütuf ise, yapması kendisine zorunlu olmayan şeydir. İnsanlar arasında da bilinmektedir ki, yapılması gerekli olan şeye lütuf denilmemektedir. Lütuf ancak yapmak zorunda olmadan yaptıkları şeyin adıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Yani o lütuf ve hayrı veya şerri dilediğine nasip eder. Burada da sözü edilenlerin verilmesi konusunda Allah'ın bazı insanları bazısına tercih edeceğine işaret vardır, çünkü Allah Bunu kullarından dilediğine nasip eder, bağışlayan ve esirgeyen O'dur buyurmaktadır. Allah cezalandırmak konusunda da acele etmez.
Yorumu Yorumla
-
yemseske (يَمْسَسْكَ)
İbn Fâris, m-s-s (m s s) kökünün temel anlamının "bir nesnenin diğerine doğrudan, aracı olmaksızın değmesi" olduğunu belirtir. Bu dokunuş hem fiziksel bir teması hem de bir durumun insanın iç dünyasına nüfuz etmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "mess" kavramının Kur'an'da genellikle hoşa gitmeyen durumlar (acı, azap, musibet) için kullanıldığına dikkat çeker. Ayetteki kullanımı, bir sıkıntının insana "dokunması" veya onu "bulması" durumunun, ancak ilahi iradenin bir sonucu olarak gerçekleştiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "doğrudan ilahi müdahale" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "mess", insanın kontrolü dışındaki bir gücün onun yaşam alanına ani ve kaçınılmaz girişidir.
durrin (ضُرٍّ)
İbn Fâris, d-r-r (d r r) kökünün "faydanın zıddı olan her türlü zarar, meşakkat ve hastalık" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "durr" kavramını özellikle "insanın bedeni veya nefsi üzerinde hissedilen darlık, hastalık ve şiddetli sıkıntı" olarak tanımlar. Ona göre "durr" (zarar), "nef'" (fayda) ile zıtlık oluşturarak imtihanın bir parçasını temsil eder.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "etik-dini kutupları" bağlamında inceler. Izutsu'ya göre "durr", insanın acziyetini en derinden hissettiği ve mutlak otoriteye (Allah) yönelmekten başka çaresinin kalmadığı varoluşsal bir "darlık" durumudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "durr" ifadesini "ilahi bir kısıtlama veya sınama" olarak tahlil eder. Öztürk'e göre bu zarar, insanın kendi kurguladığı güvenli alanı yıkarak onu "yegane sığınak" ile yüzleştirir.
kâşife (كَاشِفَ)
İbn Fâris, k-ş-f (k ş f) kökünün "bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak ve onu açığa çıkarmak" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "keşf" kavramını "bir sıkıntıyı veya perdeyi muhatabın üzerinden çekip alarak ferahlık sağlamak" olarak tanımlar. Ayetteki "Lâ kâşife lehu" (Onu kaldıracak yoktur) vurgusu, bir sıkıntıyı giderme yetkisinin sadece o sıkıntıyı var eden iradeye ait olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "mutlak yetki" bağlamında inceler. Öztürk'e göre Allah'tan başka bir "kâşif" (kaldırıcı/giderici) aranması, teolojik bir sapmadır; zira sebep ve sonuç arasındaki bağ tamamen ilahi izne bağlıdır.
yuridke (يُرِدْكَ)
İbn Fâris, r-v-d (r v d) kökünün "bir şeyi aramak, istemek ve bir yöne doğru meyletmek" anlamına geldiğini belirtir. İrade, nefsin bir şeyi tercih ederek ona yönelmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "irâde" kavramını "bir şeyin yapılmasına veya olmasına hükmetmek" olarak tanımlar. Ayette Allah'ın kuluna bir "hayır murat etmesi", O'nun lütfunun o kul üzerine odaklanmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, bu fiili "aktif ilahi yönelim" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "yuridke", ilahi lütfun rastgele değil, bilinçli ve amaçlı bir şekilde muhataba yönelmesidir.
hayrin (خَيْرٍ)
İbn Fâris, h-y-r (h y r) kökünün "üstünlük, tercih ve bolluk" anlamına geldiğini belirtir. Bir şeyin "hayır" olması, onun seçilmeye değer ve yararlı olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını "herkesin arzuladığı, akıl ve hikmetin uygun bulduğu nimet" olarak tanımlar. Ayette "durr" (zarar) karşısında zikredilmesi, hayatın bu iki zıt durum arasında şekillenen ilahi bir taksimat olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ilahi nimetin genişliği" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "hayr", sadece maddi bir kazanç değil, insanın varlığını bütünleyen ilahi inayettir.
râdde (رَادَّ)
İbn Fâris, r-d-d (r d d) kökünün "bir şeyi geri çevirmek, itmek ve engellemek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "radd" kavramını "gelmekte olan bir şeyi geldiği yere geri göndermek veya ulaşmasına mani olmak" olarak tanımlar. Ayetteki "Lâ râdde li fadlihî" (O'nun lütfunu engelleyecek yoktur) ifadesi, ilahi irade bir iyilik kararlaştırdığında hiçbir beşeri gücün bu süreci durduramayacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ilahî determinizm" bağlamında inceler. Izutsu'ya göre "râdde"nin olmaması, Allah'ın "fadl" (lütuf) eyleminin mutlak bir sarsılmazlığa sahip olduğunu gösterir.
fadlihî (فَضْلِهِ)
İbn Fâris, f-d-l (f d l) kökünün "artmak, fazlalaşmak ve bir şeyin ihtiyaçtan öte olan kısmı" anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramını "hak edilenin ötesinde verilen, tamamen lütuf ve ihsan olan nimet" olarak tanımlar. Allah'ın fadlı, O'nun kullarına olan karşılıksız cömertliğidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı "varoluşsal artı" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre Allah'ın fadlı, evrendeki dengeyi aşan ve insana ümit veren ilahi bir cömertlik taşmasıdır.
yusîbu (يُصِيبُ)
İbn Fâris, s-v-b (s v b) kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, isabet etmek ve hedefe varmak" anlamına geldiğini belirtir. Yağmura "savb" denilmesi bu iniş ve isabet sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "isabet" eylemini "bir şeyin tam hedeflendiği noktaya ulaşması" olarak tanımlar. Ayette lütfun kula "isabet etmesi", onun rastgele değil, tam bir ölçü ve takdirle gerçekleştiğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili "ilahi iradenin tam isabeti" olarak değerlendirir. Öztürk'e göre "yusîbu", ilahi kararın hiçbir sapma göstermeksizin muhatabını bulmasıdır.
yeşâu (يَشَاءُ)
İbn Fâris, ş-y-e (ş y e) kökünün "bir şeyi istemek ve bir durumu varlık sahasına çıkarmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (yeşâu) kavramını "bir şeyin hikmetin gereği olarak kararlaştırılması" şeklinde açıklar. Ayetteki kullanımı, lütuf ve imtihanın dağıtımında yegane yetkinin ilahi meşîet olduğunu vurgular.
el-gafûru (الْغَفُورُ)
İbn Fâris, g-f-r (g f r) kökünün temel anlamının "örtmek ve korumak" olduğunu ifade eder. Savaşçıların başlarına taktıkları miğfere "mığfer" denilmesi, koruyucu ve örtücü olması sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "gafur" ismini "kulların günahlarını merhametiyle örten ve onları cezadan koruyan" olarak tanımlar.
Gabriel Said Reynolds, bu sıfatı Kur'an'ın "ilahi karakter" inşasında merkezi bir unsur olarak görür. Reynolds'a göre "Gafur", Tanrı'nın adaletini merhametle dengeleyen en temel niteliğidir.
er-rahîm (الرَّحِيمُ)
İbn Fâris, r-h-m (r h m) kökünün "şefkat, incelik ve acıma" anlamlarına geldiğini, kökeninin ise "rahim" (ana rahmi) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramını "muhtacın ihtiyacını gidermeyi gerektiren incelik" olarak tanımlar. "Rahîm" sıfatı, bu merhametin sürekliliğini ve inananlar üzerindeki özel tecellisini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "Rahmân ve Rahîm" ikilisini analiz eder. Izutsu'ya göre "Rahîm", Allah'ın kullarıyla kurduğu o derin ve kesintisiz sevgi bağının bir göstergesidir. Ayetin bu iki sıfatla (Gafur-Rahîm) bitmesi, en başta bahsedilen "durr" (zarar) durumunun bile nihayetinde bir rahmet ve mağfiret iklimine bağlanabileceğine dair bir teselli sunar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla