Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 103. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 103. Ayet

    ثُمَّ نُنَجّ۪ي رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَۚ حَقاًّ عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme nuneccî rusulenâ velleżîne âmenû(c) keżâlike hakkan ‘aleynâ nuncî-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyle; inananları kurtarmak bize düşer.

      Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Buradaki kurtarırız sözü, peygamberleri kurtarırız demektir; İman edenleri de kurtarırız, çünkü ondan sonra başka peygamber gelmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Cenab-ı Hak ona peygamberleri ve iman edenleri kurtaracağını vadetmiştir. İşte böyle; inananları kurtarmak bize düşer; yani peygamberleri ve iman edenleri kurtaracağımıza dair vadimizi yerine getirmek bize düşer. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde s-m-m (s m m) kökünün temel anlamının "bir şeyin arasındaki boşluk, süre veya bir şeyden sonra gelen aşama" olduğunu belirtir. Bu edat, bir olay dizisinde zaman ve sıra bakımından bir "terahi" (gecikme/aralık) olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, önceki ayetlerde zikredilen inkârcıların helakinden sonra veya o süreçle eş zamanlı olarak, peygamberlerin ve müminlerin ayrıştırıldığı yeni bir safhayı işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sümme" kelimesinin "tertip ve süreklilik" (tertip ve terahi) ifade ettiğini savunur. Bu kullanım, kurtarma eyleminin (necat) sadece bir anlık değil, ilahi bir plan dahilinde ve belirli bir süreç sonunda gerçekleştiğini gösterir.

        Nüneccî (نُنَجِّي)

        İbn Fâris, n-c-v (n c v) kökünün temel anlamının "bir şeyin diğerinden ayrılması, yüksek bir yere çıkması ve selamete ermesi" olduğunu belirtir. Kurtuluşa "necât" denilmesi, kişinin helak edici bir durumdan (çukurdan) ayrılıp güvenli (yüksek) bir alana taşınması sebebiyledir. Fiilin "tef’il" babında (nüneccî) gelmesi, kurtarma eyleminin çok boyutlu, özenli ve süreklilik arz eden bir ilahi müdahale olduğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "sıkıntı ve darlık veren her türlü durumdan bizzat uzaklaşmak veya uzaklaştırılmak" olarak tanımlar. Ayette peygamberlerin kurtarılması, onların sadece fiziksel bir yıkımdan değil, aynı zamanda inkârcıların oluşturduğu manevi baskıdan da izole edilmelerini temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "necat" kavramını ilahi bir "dinamik ayrıştırma" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "nüneccî", Allah'ın tarihteki mutlak otoritesini kullanarak hak ile batılın birbirine karıştığı o kaotik anlarda müminleri çekip almasıdır.

        Rusulenâ (رُسُلَنَا)

        İbn Fâris, r-s-l (r s l) kökünün "peş peşe gelmek, akmak ve bir amaca yönelik gönderilmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "resul" kelimesinin Süryanice "şeliha" (gönderilmiş/elçi) kavramıyla olan semantik paralelliğine dikkat çeker. Jeffery'ye göre bu terim, gönderen makamın mutlak yetkisini taşıyan elçiyi ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "resul" kavramını ilahi mesajın tarihsel akışını sağlayan "zincirin halkaları" olarak tanımlar. "Rusulenâ" (elçilerimiz) tamlamasındaki nispet, bu kişilerin kendi adlarına değil, mutlak mülkiyet sahibi Allah adına hareket ettiklerini ve dolayısıyla kurtarılmalarının ilahi bir zorunluluk (hak) olduğunu vurgular.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n (e m n) kökünün temel anlamının "güven, sükun ve korkunun zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman"ı nefsin bir gerçeğe tam bir itimatla bağlanması olarak tanımlar. Ayetteki "âmenû" vurgusu, kurtuluşun şartının sadece bedensel bir teslimiyet değil, kalbi bir "emniyet" ve "sadakat" bağı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, imanı "karşılıklı sadakat ilişkisi" üzerinden analiz eder. Izutsu'ya göre "âmenû" eylemi, kulun dünyevi otoritelerden kopup ilahi otoriteye (Allah) sığınarak o güvenli limana girmesidir.

        Hakkan (حَقًّا)

        İbn Fâris, h-k-k (h k k) kökünün asli anlamının "sabitlik, sarsılmazlık ve bir şeyin tam yerine oturması" olduğunu belirtir. Hak, kendi içinde çelişki barındırmayan ve gerçekleşmesi zorunlu olan gerçekliktir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını "inkârı mümkün olmayan, hikmetin ve vakıanın tam gereği olan durum" olarak tanımlar. "Hakkan" ifadesinin burada zarf olarak kullanılması, müminleri kurtarmanın Allah için vazgeçilmez bir prensip ve "yasallaşmış bir gerçeklik" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "hak" kelimesini "ontolojik gereklilik" olarak tahlil eder. Izutsu'ya göre bu kelime, kurtarma eyleminin tesadüfi olmadığını, aksine Allah'ın bizzat kendi zatına karşı üstlendiği sarsılmaz bir "yükümlülük" olduğunu mühürler.

        Aleynâ (عَلَيْنَا)

        İbn Fâris, a-l-v (a l v) kökünün "yükseklik ve üstünlük" anlamına geldiğini belirtir. Başındaki "ala" edatı yükümlülük ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi "Allah'ın kendi kendine koyduğu bir yasa" olarak tahlil eder. Öztürk'e göre "Aleynâ" (üzerimize/bizim borcumuzdur) vurgusu, ilahi iradenin adalet gereği müminleri yalnız bırakmayacağına dair verdiği en güçlü taahhüttür.

        Nünci (نُنْجِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin de n-c-v kökünden geldiğini ve "kurtarma" eylemini ifade ettiğini belirtir. Birinci formdaki (nüneccî) süreklilik vurgusuna karşılık, bu formdaki (nünci) kullanım, eylemin kesinliğini ve bir "hüküm" olarak infaz edildiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nünci" fiilinin müminlere yönelik özel bir ilahi lütfu temsil ettiğini belirtir. Önceki "nüneccî" kelimesi peygamberlerle ilgiliyken, "nünci"nin müminlerle birlikte gelmesi, ilahi yardımın genel bir kural (Sünnetullah) olarak işletildiğini vurgular.

        el-Mü’minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden gelen bu ismin "güven veren ve güvenen" kişi anlamına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Etik Terimler çalışmasında bu kelimeyi "Allah'ın himaye (eman) dairesine girmiş topluluk" olarak tanımlar. Izutsu'ya göre "el-mü'minîn", tarihin her döneminde aynı ahlaki ve ontolojik tutumu sergileyen "evrensel kurtuluş öznesi"dir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, mümin olmayı "varoluşsal bir bütünlük" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre müminler, varlığın yasalarıyla (hak) uyum içinde oldukları için, ilahi yasalar (Sünnetullah) da onları helakten kurtararak varlıklarını sürdürmelerini sağlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X