Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 95. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 95. Ayet

    وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَتَكُونَ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tekûnenne mine-lleżîne keżżebû bi-âyâti(A)llâhi fetekûne mine-lḣâsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Asla Allah'ın ayetlerini yalan sayanlardan da olma, yoksa hüsrana düşenlerden olursun!

      Yukarıda söylediğimiz gibi burada muhatap, Resftlullah'ın (s.a.) dışında kalan insanlardır. Yoksa Resftlullah'ın (s.a.) şüpheye düşenlerden olması yahut Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan olması veyahut hüsrana uğrayanlardan olması mümkün değildir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kezzebû (كَذَّبُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "k-z-b" (k-z-b) kökünün temel anlamının "bir şeyin gerçeğe aykırı olması, sağlam olmaması ve sözün vakıaya uymaması" olduğunu belirtir. Bir haberin gerçeği yansıtmamasına "kizb" (yalan) denilmesi, o haberin dayanağının "çürük" olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "tekzîb" (yalanlama) eylemini, bir gerçeği kasten reddetmek veya bir haberi yalan saymak olarak tanımlar. Ayetteki "kezzebû" (yalanladılar) fiili, muhatabın ayetlerin doğruluğuna dair bir kanıtı olmamasından değil; iradi olarak o gerçeği hayatından dışlamak istemesinden kaynaklanan ahlaki bir sapmayı ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "tekzîb" kavramını "tasdîk" (onaylama) kavramının ontolojik zıddı olarak analiz eder. Izutsu'ya göre Kur'an'da yalanlama, sadece entelektüel bir itiraz değildir; o, ilahi mesajın getirdiği bütün ahlaki ve hukuki düzeni kökten reddeden bir "isyan" biçimidir. "Kezzebû" eylemi, kişinin kendi kibrini ilahi hakikatin önüne koyarak gerçeği kasten "örtmesi" (inkar etmesi) sürecinin aktif bir aşamasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi "inatçı inkar" bağlamında değerlendirir. Öztürk'e göre ayetleri yalanlayanlar, bu ayetlerin delillerindeki mantıksal bir hatadan dolayı değil, bu ayetlerin kendi konfor alanlarını ve hegemonik yapılarını sarsmasından dolayı "yalanlama" mekanizmasını bir savunma aracı olarak kullanırlar. Bu, bilinçli bir hakikat körlüğüdür.

        bi âyâtillâh (بِآيَاتِ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" (e-y-y) kökünün "açık işaret, alamet ve nişane" anlamına geldiğini belirtir. "Ayet", insanı gizli bir gerçeğe veya yüce bir otoriteye götüren, varlığı tartışılmaz olan "kanıt" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramını "bir nesnenin veya bir iddianın doğruluğunu gösteren apaçık işaret" olarak tanımlar. Allah'ın ayetleri hem kainattaki düzeni (tekvini ayetler) hem de peygamberlere vahyedilen sözleri (tenzili ayetler) kapsar. Ayetteki kullanımıyla "âyâtillâh", Allah'ın varlığına, birliğine ve ahiretin gerçekliğine şehadet eden bütün bu "belgeler bütününü" ifade eder.

        Angelika Neuwirth, "ayet" terimini Geç Antik Çağ'ın "işaret/mucize" (sign/miracle) algısı bağlamında inceler. Neuwirth'e göre bu kelime, muhatabın zihnindeki kuşkuları dağıtan ve onu bir karara zorlayan "epistemolojik bir güç"tür. Allah'ın ayetlerini yalanlamak, bu sarsılmaz işaretleri anlamsızlaştırmaya çalışarak evrensel bir körlüğe talip olmaktır.

        Gabriel Said Reynolds, "âyâtillâh" tamlamasını Geç Antik Çağ'ın teolojik polemik kültürü içinde değerlendirir. Reynolds'a göre bu tamlama, Tanrı'nın tarihe ve doğaya bıraktığı "ilahi imzalar"dır. Bu imzaları yalanlayanlar, aslında Tanrı'nın mülkünde O'nun egemenliğini inkar eden "hukuki ve ontolojik" suçlulardır.

        el-hâsirîn (الْخَاسِرِينَ)

        İbn Fâris, "h-s-r" (h-s-r) kökünün "eksiklik, azalma, kayıp ve bir şeyin aslını/sermayesini yitirmesi" anlamına geldiğini ifade eder. Ticaretteki sermaye kaybına "husrân" denilmesi, kişinin elindeki ana varlığı tüketmesinden dolayıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "husrân" kavramını "insanın sadece malını veya mülkünü değil, bizzat kendi nefsini, aklını ve ebedi geleceğini kaybetmesi" olarak tanımlar. Râgıb'a göre bu, kayıpların en büyüğüdür; çünkü telafisi mümkün olmayan bir "varoluşsal iflastır". Ayetteki "el-hâsirîn" (hüsrana uğrayanlar), geçici dünyevi çıkarlar uğruna sonsuz olanı feda eden ve sonunda kendi öz varlığını dahi tüketen "kaybedenler korosu"dur.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "ticari terminolojisi" içinde analiz eder. Izutsu'ya göre Kur'an, dünya hayatını bir "kar-zarar" alanı olarak sunar. İman en büyük kazanç, ayetleri yalanlamak ise mutlak "husr" (zarar) olarak konumlandırılır. "Hâsirîn", yanlış bir tercihle kendi saadet sermayelerini boşa harcayan "stratejik nankörleri" ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, hüsranı "insan tekinin kendi hakikatine yabancılaşması" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre bu hüsran, sadece ahirete mahsus bir sonuç değil, dünyada hakikati yalanlayarak başlayan bir "anlam krizi" ve "ontolojik çöküş" halidir. Ayetlerin ışığından mahrum kalan insan, kendi karanlığında hüsrana hapsolmuş demektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X