Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 91. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 91. Ayet

    آٰلْـٰٔنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      91. Şimdi mi? Halbuki daha önce hep baş kaldırmış ve bozguncular arasında yer almıştın.

      92. İşte bugün senin cesedini kurtaracağız ki. senden sonra gelenler için bir ibret olsun! insanlann pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler.


      İşte bugün senin cesedini kurtaracağız. Bu beyana dair çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: "Nuneccike" (نُنَجِّيكَ) kelimesi, "necve" (النَّجْوَةُ) kökünden gelir; yani seni "necve"ye atacağız, demektir, "necve" de yüksek tepe anlamına gelir. Firavunun öldüğünii herkes görsün ve onun iddia ettiği gibi ilah olmadığını anlasın diye oraya atacağız. Kavminden diğer adamların bedenleri ise, o tepeye atılmadı, denizde bırakıldı. İkincisi, şöyle denildi: Senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra gelenler için bir ibret olsun! Yani seni denizden çıkaracağız, orada bırakmayacağız. Üçüncüsü, Senin cesedini kurtaracağız, fakat ruhunu bedenine tabi kılmayacağız. Çünkü rivayet edildiğine göre suda boğulduklarında onlar cehenneme batmayı istemişlerdi. Bir ayette Allah şöyle buyurur: "Günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar". Cenab-ı Hak, Firavun'un cesedinin ruhu ile birlikte cehenneme gitmediğini haber vermektedir, cesedi denizden çıkarılmış, ruhu diğer insanlarla birlikte cehenneme atılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, onun cesedi görülsün, yalancılığı ortaya çıksın ve onunla ilgili kimsenin aklında şüphe kalmasın diye böyle olmuştur.

      Senden sonra gelenler için bir ibret olsun! Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, senin ölümün ibret olsun diye anlamına gelir, artık onun gibi kimse tanrılık ve rablık iddiasına kalkışamaz. Diğeri de şudur: Senden sonra gelenler için bir ibret olsun, yani senin böyle boğulmuş ve bir tepeye atılmış olduğunu gören için ibret olur anlamına.

      İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler. Bazı müfessirler şöyle dedi: Yani Mekkeliler gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler, yani Firavun ve kavminin bilincinde değildirler, çünkü onlar, "Bu da ancak düzmece bir yalan'' ve "Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir" diyorlardı. Cenab-ı Hak, insanların, onların başına gelenlerin bilicinde olmadıklarını söylüyor. Çünkü böyle bir iftira yapılamaz, yani bu kıssada söylenenler uydurma olamaz. İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler mealindeki ayet, insanların pek çoğu onların başlarına gelen belalardan gafıldirler anlamına da gelebilir. Gaflet iki şekilde olur; birincisi, onun hak olduğunu bilip anladıktan sonra inatçılık edip yüz çevirerek gafıl olmaktır. İkincisi, düşünüp tefekkür etmeyi terkederek gafıl olmaktır. Bunların her ikisi de kötülenmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Âne (آلْآنَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde "e-n-y" kökünün "bir şeyin vaktinin gelmesi, gecikmesi ve son sınırına ulaşması" anlamlarına geldiğini belirtir. Kelime, içinde bulunulan zaman dilimini ifade eder. Başındaki soru hemzesiyle birlikte (âl-âne) kullanılması, bir eylemin vaktinin geçtiğine dair "alaycı bir şaşkınlık" veya "geç kalmışlığın tescili" anlamını taşır.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "el-âne" kelimesini "geçmiş ile gelecek arasındaki o dar ve hazır vakit" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla bu kelime, Firavun'un ölümle burun buruna geldiği o "tekil ve geri dönüşsüz" anı vurgular. Râgıb'a göre, tövbenin kabul edilebileceği geniş zaman dilimi kapanmış, sadece o kısıtlı ve faydasız "an" kalmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi ilahi bir "retorik azar" olarak analiz eder. Öztürk'e göre "Şimdi mi?" (âl-âne) sorusu, Firavun'un tüm hayatı boyunca sergilediği küstahlığın, tam da her şey bittiğinde sergilediği sahte ve zorunlu bir teslimiyete dönüşmesini küçümseyen ilahi bir ironidir. Bu kelime, tövbenin ahlaki bir seçim olmaktan çıkıp fiziksel bir korku sığınağına dönüştüğü noktayı işaretler.

        Angelika Neuwirth, ayetin bu girişini Geç Antik Çağ polemik sanatındaki "geç kalmış itiraf" (belated confession) motifiyle ilişkilendirir. Neuwirth'e göre "âl-âne", trajedi kahramanının tam çöküş anında gerçeği görmesini ama bu görünün artık ontolojik bir değer taşımadığını anlatan dramatik bir eşiktir.

        asayte (عَصَيْتَ)

        İbn Fâris, "a-s-y" kökünün temel anlamının "sertlik, katılık ve bir şeye karşı direnç göstermek" olduğunu belirtir. Bir kemiğin kırılmaya direnç göstermesine veya bir dalın sertliğine bu kökten gelen kelimeler verilir. İtaatsizliğe "isyan" denilmesi, kişinin yumuşaklık ve boyun eğme (inkıyad) halinden çıkıp katılaşması ve emre karşı durması sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ma'siyet" kavramını "itaat dairesinden bilinçli bir şekilde çıkmak, emrin dışına taşmak ve serkeşlik etmek" olarak tanımlar. Ayetteki "asayte" (isyan etmiştin) vurgusu, Firavun'un geçmişteki pasif bir inançsızlığını değil; peygambere, mucizelere ve ilahi çağrıya karşı gösterdiği o aktif ve sert direnci ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "Câhiliyye" ahlakının en uç örneği olan "istikbâr" (kibir) ile doğrudan ilişkili görür. Izutsu'ya göre "asayte", Allah'ın mutlak otoritesine karşı bir insanın sergileyebileceği en radikal ahlaki başkaldırı ve ego merkezli bir meydan okumadır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi "varlık hiyerarşisine müdahale" olarak tahlil eder. Firavun'un isyanı sadece hukuki bir ihlal değil, kulun kendi sınırlarını (haddini) aşarak Tanrı'nın mülkünde kendi başına buyruk bir alan açma çabasıdır. Ayet, bu köklü ve uzun süreli direnişi (isyanı), o anki zayıf teslimiyetin karşısına bir engel olarak koyar.

        el-mufsidîn (الْمُفْسِدِينَ)

        İbn Fâris, "f-s-d" kökünün "dengeden çıkmak, bir şeyin yararlı ve doğru halinden ayrılıp bozulması" anlamına geldiğini belirtir. Bu, "salâh" (doğruluk ve iyilik) kavramının tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fesâd" kavramını "bir nesnenin veya sistemin ister az ister çok olsun itidalini kaybetmesi" olarak açıklar. "el-mufsidîn" (bozguncular) nitelemesi, bu denge bozma eylemini bir yaşam tarzı ve siyasi bir strateji haline getirenleri ifade eder. Râgıb'a göre Firavun, hem kendi ruhsal dengesini (insanlığını) bozmuş hem de yönettiği toplumun ahlaki ve hukuki düzenini tahrip etmiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "fesâd" kelimesini sosyal ve ontolojik bir yıkım olarak görür. Izutsu'ya göre Firavun'un "müfsid" oluşu, yeryüzünde ilahi adaletin yerine kendi hevasını koyarak hayatı kaosa sürüklemesinden kaynaklanır. Bozguncular, Allah'ın yarattığı fıtratı ve nizamı değiştirmeye çalışanlardır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), et-Tefsîru'l-Beyânî usulüyle bu kelimenin seçimine dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Firavun sadece bir inkarcı değil, başkalarının hayatını ve hidayetini de "bozan" bir odaktır. Ayetin sonunda onun "bozguncular" (mufsidîn) kategorisine dahil edilmesi, onun bireysel günahından ziyade toplumsal bir kanser olma vasfına ve bu yüzden tövbesinin kabul edilmeyeceğine dair hukuki bir gerekçelendirmedir. Bozguncu olan, ıslah (tövbe) kapısını kendi eylemleriyle içeriden kilitlemiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X