وَقَالَ مُوسٰى رَبَّـنَٓا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ ز۪ينَةً وَاَمْوَالاً فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۙ رَبَّـنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِكَۚ رَبَّـنَا اطْمِسْ عَلٰٓى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
Mûsa, Rabb'imiz! dedi, sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi ya Rab! Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!
Musa, Rabb'imiz! dedi, sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam verdin. Bu ayette geçen "zinet" (زِينَةً) kelimesi muhtemelen, Allah'ın onlara verdiği her türlü nimeti, gökten inen rahmeti ve yerden çıkan bitkileri de kapsar, nitekim başka bir ayette "Yeryüzü bu güzelliğe kavuşup süslendiğinde" buyurmaktadır. Buradaki "zinet" (زِينَةً) lafzı ile, binit vasıtaları, elbiseler ve insanların süslenmek için kullandıkları her nevi takı malzemesinin kastedilmesi de muhtemeldir. Ve servet verdin, buradaki "emval" (أَمْوَالًا) kelimesi de, zinetin dışındaki her türlü malı ve serveti ifade eder.
insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi ya Rab! Mutezile der ki: Rabb'iıniz! Sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi ya Rab! mealindeki ayet şöyle yorumlanır: Cenab-ı Hak bunca nimeti onlara insanları Allah'ın yolundan saptırmasınlar diye verdi, ancak onlar insanları Allah'ın yolundan saptırdılar, aynen bunları sana öyle yapman için vermedim, ama sen öyle yaptın, denildiği gibi. Fakat bize göre ayetin anlamı, Cenab-ı Hakk'ın söylediği gibidir: Cenab-ı Hak onlara, insanları Allah'ın yolundan saptırmaları için bunca serveti ve zikrettiği diğer şeyleri verdi, çünkü Allah onların insanları kendi yolundan saptıracaklarını bildiğine göre, verdiği nimetleri, insanları saptırmaları için vermiş olmaktadır. Bu aynen, "Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor" mealindeki ayetle "Onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz sanıyorlar" mealindeki ayette ve benzerlerinde zikrettiğimiz gibidir, bu da onlar gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et! Buradaki "tams" (الطَّمْسُ) kelimesine Ebu Avsece silip yok etmek diye anlam verdi, yani onların servetlerini silip yok et! İbn Kuteybe de, helak et diye anlam verdi. Nitekim yol bitip tükendiği zaman "tamese't-tarika'' (الطَّرِيقَةُ طَمَسَتْ) dersin. Başkaları da şöyle dedi: "Tams': silmek, düzlemek anlamına gelir, nitekim Allah şöyle buyurdu: "Biz de gözlerini silme kör ediverdik'', yani silip düzledik. Bazıları da "tams': özünü değiştirmek demektir, dedi.
Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver! Bu ayet iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, Onların servetlerini silip yok et ve kalplerine katılık ve kasavet ver ki, etrafındakiler ve onları taklit edenler dağılıp gitsinler, onları taklitten ve tabi olmaktan vazgeçsinler. Onlara tabi olanları kurtarmak için bu bizim işimizi kolaylaştırır ve onları imana davet daha rahat olur; bu sözle onları taklit edenleri ve tabi olan halk kesimini kastediyorum. Bu durum, o insanları onlara tabi olmaktan ve kendilerini taklit etmekten uzaklaştırmaya vesile olur. Bu, ayetin bir yorumudur. İkincisi, Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver! Yani bunu bir alamet kıl, böylece onları imana zorlamış olursun. Çünkü onlar, kendilerine gönderdiğin tufan, çekirge ve diğer helak mucizeleriyle iman etmediler. Elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler! mealindeki ayette işaret edilen azap da, servetin silinip yok edilmesi, kalplerinin katılaşması ve sıkıntıya düşmeleridir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı müfessirler şöyle dedi: Kalplerine sıkıntı ver, yani kalplerini mühürle, çünkü onlar elem veren cezayı görmedikçe iman etmezler, yani denizde boğulduklarını görmedikçe iman etmezler, ancak onu görünce iman ederler. Yoksa bu mucizelerle onlar iman etmezler. Cenab-ı Hak Hz. Mu.saya (s.a.) onların iman etmeyeceğini haber verdiğinde onun bu bedduayı yapmış olması muhtemeldir. Fakat haber vermeden, Hz. Mu.sanın (s.a.) bu bedduayı yapması caiz değildir, çünkü o insanları ancak imana davet etmek için gönderilmişti. Hz. Musa (s.a.) onların iman etmelerinden ümidini kesince kendilerine böyle beddua etti, nitekim Hz. Nuh (s.a.) da benzeri bir beddua yapmıştı: "Rabbim! Yeryüzünde inkarcılardan hiç kimseyi sağ bırakma! Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar". Nuh aleyhisselam da insanların imanlarından ümidini kesince bu bedduayı yapmıştı. Hz. Musanın (s.a.) durumu da aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Mûsâ (مُوسَىٰ)
El-Cevâlîkî, el-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin Arapça olmadığını, İbranice veya Kıptice kökenli olduğunu belirtir. Kıptice "mu" (su) ve "sa" (ağaç) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu ve "sudan çıkarılan" anlamına geldiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin Mısır kökenli olduğunu ve "ms" (çocuk/evlat) kelimesinden türetildiğini ifade eder.
Fir'avne (فِرْعَوْنَ)
İbn Fâris, f-r-a kökünün yükseklik ve üstünlük anlamı taşıdığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Mısır dilinde "Büyük Ev" anlamına gelen "Pr-Aa" tabirinden geçtiğini ifade eder.
El-Cevâlîkî, bunun Mısır hükümdarlarına verilen muarreb bir unvan olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette Firavun'un sahip olduğu zenginliği "istidrâc" (adım adım felakete sürükleme) bağlamında ele alır.
Meleahu (مَلَأَهُ)
İbn Fâris, m-l-e kökünün "doldurmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bir topluluğun ileri gelenlerine "mele'" denilmesini, onların görkemleriyle gözleri doldurması veya meclisleri doldurmasıyla açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu terimi, toplumun zengin ve nüfuzlu "aristokratik konsey" yapısını ifade eden sosyolojik bir kategori olarak inceler.
Zîneten (زِينَةً)
İbn Fâris, z-y-n kökünün çirkinliğin zıddı olan güzellik ve süs anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, zinetin bir şeyin özünden olmayıp ona dışarıdan eklenen ve onu çekici kılan güzellik olduğunu belirtir.
Emvâlen (أَمْوَالًا)
İbn Fâris, m-v-l kökünün "sahip olunan her türlü değer ve mülk" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, malın "meyledilen şey" anlamına geldiğini, insanın doğasındaki arzu nedeniyle bu ismi aldığını ve geçici bir sahipliği temsil ettiğini belirtir.
El-Hayâti (ٱلْحَيَوٰةِ)
İbn Fâris, h-y-y kökünün "canlılık" ve "ölümün zıddı" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hayatı biyolojik canlılık ve manevi uyanış olarak ikiye ayırır.
Ed-Dunyâ (ٱلدُّنْيَا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün yakınlık ve alçaklık anlamlarını içerdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ahirete kıyasla hem zaman bakımından daha yakın hem de değer bakımından daha aşağıda olması nedeniyle verildiğini açıklar.
Sebîlike (سَبِيلِكَ)
İbn Fâris, s-b-l kökünün "kolayca akıp giden yol" ve "uzunluk" anlamında olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice kökenli "shabil" kelimesinden geldiğini belirtir.
Itmis (ٱطْمِسْ)
İbn Fâris, t-m-s kökünün "bir şeyin izini tamamen silmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tamsın bir şeyin belirgin özelliklerini yok ederek onu tanınmaz hale getirmek olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi malın bereketinin ve kullanım değerinin ilahi bir iradeyle iptal edilmesi olarak tahlil eder.
Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)
İbn Fâris, k-l-b kökünün "bir şeyi tersine çevirmek" ve "bir şeyin özü/merkezi" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, kalbin sürekli değişkenliği ve düşüncelerin bir halden başka bir hale evrilmesi nedeniyle bu ismi aldığını belirtir.
Yu'minû (يُؤْمِنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "güven" ve "korkudan emin olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin doğruluğuna güvendiği şeyi içsel olarak tasdik etmesi olduğunu ifade eder.
El-Azâbe (ٱلْعَذَابَ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün "engellemek" ve "tatlılık" gibi iki zıt anlamı olduğunu, azabın insanı tekrar suç işlemekten engellediği için bu ismi aldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, azabın bir kimseye acı vererek onu bulunduğu yanlış durumdan uzaklaştırmak olduğunu ifade eder.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin kökeni ve cezalandırma işlevi üzerine Geç Antik Çağ metinleriyle karşılaştırmalı analizler sunar.
El-Elîm (ٱلْأَلِيمَ)
İbn Fâris, e-l-m kökünün "acı ve ağrı" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, elim kelimesinin acısı ve şiddeti en üst seviyeye ulaşmış olan durumu nitelediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla