Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 74. Ayet

    ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِه۪ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِه۪ مِنْ قَبْلُۜ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme be’aśnâ min ba’dihi rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti femâ kânû liyu/minû bimâ keżżebû bihi min kabl(u)(c) keżâlike natbe’u ‘alâ kulûbi-lmu’tedîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onun ardından da birçok peygamberi kendi topluluklanna gönderdik; onlara açık mucize getirdiler. Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklanna bir türlü inanmak istemediler. Sının aşanlann kalplerini işte biz böyle mühürleriz.

      Onun ardından da peygamberler gönderdik, yani Nuh aleyhisselamdan sonra da peygamberler gönderdik. Kendi topluluklarına, yani her topluluğa bir peygamber gönderdik. Bütün peygamberleri topluca değil, onları peş peşe ve tek tek gönderdik. Onlara açık mucize getirdiler. Buradaki "beyyinat" (بَيِّنَاتٍ) kelimesi muhtemelen peygamberlerin dile getirdikleri risalet ve nübüvvet davasına dair deliller ve kanıtlar anlamına gelir. İnsanların sakınmaları ve yapmamaları gereken şeylerin beyanı anlamına da gelebilir. Peygamberlerin kendi kavimlerine haber verip bildirdikleri azabın onlara dünyada geleceği anlamına da gelebilir.

      Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber'in yaptığı açıklamaya, Mekke kafirleri inanmadılar ve tasdik etmediler, tıpkı daha önce atalarının tasdik etmedikleri gibi. Bazıları da şöyle söyledi: Daha önce (atalarının da) yalan saydıkları, yani peygamberleri göndermeden önce yalan saydıkları... Bu ayet, fetret döneminde yaşayan insanların da yalanlamaları halinde sorgulanacaklarına işaret etmektedir. Daha önce (atalarının da) yalan saydıkları cümlesinin, "beyyinat" henüz gelmeden önce yalanladıkları anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani onlar "beyyinat" gelmeden önce yalanladıkları gibi geldikten sonra da iman etmediler.

      Sının aşanların kalplerini işte biz böyle mühürleriz. Yani Mekkeliler'in atalarının kalplerini mühürlediğimiz gibi onların kalplerini de işte böyle mühürleriz. Çünkü Cenab-ı Hak onların ayetleri kabul etmeyeceklerini ve onlara iman etmeyeceklerini bilmekte idi. Sınırı aşmak, inatla zulme sapmak ve belirlenen sınırı aşmak demektir.

      Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Bu ayet iki anlama gelir. Birincisi, beyyinat, yani apaçık deliller onların kendi istekleri üzerine gelmiş olmasına rağmen yine inanmadılar. Zaten onların adeti budur, kendi istekleri üzerine gelen ayetlere de inanmazlar. İkincisi, onların ayet olduğunu ve onun da peygamber olduğunu bilmelerine rağmen onları yalanladıkları için inanmadılar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        beasnâ (بَعَثْنَا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde b-a-s (ب ع ث) kökünün temel anlamının "bir şeyi harekete geçirmek, uykudan uyandırmak veya bir şeyi bir yere göndermek" olduğunu belirtir. Bu kök, durağan bir halden dinamik bir sürece geçişi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" kavramını ikiye ayırır: Birincisi, ölüleri diriltmek; ikincisi ise bir peygamberi ilahi bir görevle topluma göndermektir. Ayetteki kullanımı, beşeriyetin karanlıkta kaldığı dönemlerde ilahi iradenin bir müdahalesi olarak peygamberlerin tarih sahnesine çıkarılmasını temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "ilahi inisiyatifin beşeri tarihe müdahalesi" olarak analiz eder. Izutsu'ya göre "beasnâ", Allah'ın insanlıkla kurduğu iletişim zincirinin aktif halkasıdır; bu eylemle ilahi kelâm, insani bir elçi aracılığıyla somutlaşır.

        rusulen (رُسُلًا)

        İbn Fâris, r-s-l (ر س ل) kökünün "peş peşe gelmek, akmak ve bir şeyi bir amaçla göndermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir haberciye "resul" denilmesi, gönderildiği makamın mesajını kesintisiz ve akıcı bir şekilde ulaştırması sebebiyledir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "resul" kelimesinin teknik anlamının Süryanice "şeliha" (gönderilmiş/elçi) kavramıyla semantik bir paralellik taşıdığını belirtir. Jeffery'ye göre bu terim, sadece bir haberciyi değil, mutlak bir otoriteyi temsil eden "yetkilendirilmiş diplomatik elçiyi" ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "resul" kavramını peygamberlik kurumunun (nübüvvet) en yüksek aşaması olarak görür. Ona göre resul, sadece bir uyarıcı değil, aynı zamanda toplumun kaderini değiştirecek olan "kitabı" ve "şeriatı" getiren merkezi figürdür.

        el-beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, b-y-n (ب ي ن) kökünün "ayrılmak, bir şeyin diğerinden seçilmesi ve açıklık" anlamına geldiğini ifade eder. Beyyine, hakikati batıldan keskin bir şekilde ayıran kanıttır.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyyine"yi hem akli hem de hissi olan, gerçeği apaçık ortaya koyan sarsılmaz delil olarak tanımlar. Ayette peygamberlerin "beyyinat" ile gelmesi, onların iddialarının havada kalmadığını, akılları ve kalpleri ikna edecek ilahi mucizelerle desteklendiğini gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, "beyyinat" kavramını Geç Antik Çağ'ın dini literatüründeki "işaretler ve mucizeler" (semeia) bağlamında inceler. Reynolds'a göre bu kelime, vahyin rasyonel ve mucizevi otoritesini temsil eden bir mühürdür.

        kezzebû (كَذَّبُوا)

        İbn Fâris, k-z-b (ك ذ ب) kökünün "dayanaksızlık, sözün gerçeğe aykırı olması ve sağlam olmama" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" eylemini bir gerçeği kasten yalan saymak, onu örtbas etmeye çalışmak ve elçinin getirdiği haberi "asılsız" olarak nitelemek şeklinde açıklar. Bu, sadece bir hata değil, bilinçli bir reddediştir.

        Toshihiko Izutsu, "tekzîb"i Kur'an'ın etik yapısındaki en büyük günah olan "küfür" eyleminin en aktif biçimi olarak görür. Izutsu'ya göre kezzebû, hakikatle karşı karşıya gelen insanın kendi kibriyle o hakikati "yalan" olarak yaftalaması ve bu yolla sorumluluktan kaçmaya çalışmasıdır.

        natba'u (نَطْبَعُ)

        İbn Fâris, t-b-a (ط ب ع) kökünün "bir şeyi mühürlemek, damgalamak ve bir kabın ağzını kapatmak" anlamına geldiğini belirtir. Bu işlemden sonra o nesnenin içine bir şey giremez, içindeki de dışarı çıkamaz.

        Râgıb el-İsfahânî, "tab'" (mühürleme) kavramını kalbin artık hiçbir uyarıdan etkilenmeyecek, içine iman nurunun girmeyeceği bir "katılaşma" ve "kapalılık" haline gelmesi olarak tanımlar. Bu, sürekli yapılan inkârın ve zulmün bir sonucu olarak kalbin fıtratını yitirmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi "ontolojik kapanma" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre Allah'ın kalpleri mühürlemesi (natba'u), insanın kendi iradesiyle seçtiği inkâr karanlığının, ilahi bir yasa (Sünnetullah) gereği o kişide kalıcı bir karakter özelliği haline dönüşmesidir.

        kulûbi (قُلُوبِ)

        İbn Fâris, k-l-b (ق ل ب) kökünün "bir şeyin özü, merkezi ve sürekli değişkenlik gösteren tarafı" olduğunu belirtir. Kalbe bu ismin verilmesi, onun düşünceler ve duygular arasında sürekli evrilip çevrilmesi sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde "kalb"in sadece et parçası değil; akıl, şuur ve imanın mahalli olan "deruni merkez" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, kalbi "Kur'an'ın epistemolojik merkezi" olarak niteler. Izutsu'ya göre bütün bilişsel süreçler kalpte biter; eğer kalp mühürlenmişse (tab'), kişinin duyuları açık olsa bile hakikati idrak etmesi ontolojik olarak imkansız hale gelir.

        el-mu'tedîn (الْمُعْتَد۪ينَ)

        İbn Fâris, a-d-v (ع د و) kökünün "aşmak, sınırı geçmek, koşmak ve haksızlık etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "itidâ" (haddi aşma) kavramını Allah'ın koyduğu ahlaki ve hukuki sınırları pervasızca çiğnemek olarak tanımlar. Mu'tedîn, adaletin ve dengenin dışına çıkan zorbalardır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "sistematik haksızlık" yapanlar olarak analiz eder. Öztürk'e göre mu'tedîn, sadece bireysel bir günah işleyen değil, ilahi yasaya karşı toplumsal ve ahlaki bir başkaldırı (transgression) içinde olan, sınır tanımaz karakterleri ifade eder. Ayette kalpleri mühürlenenlerin bunlar olması, adaletin bir gereği olarak sunulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X