Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 70. Ayet

    مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذ۪يقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّد۪يدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Metâ’un fî-ddunyâ śümme ileynâ merci’uhum śümme nużîkuhumu-l’ażâbe-şşedîde bimâ kânû yekfurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bu, dünyadaki önemsiz bir menfaattir; sonunda onlann dönüşü bizedir ve nihayet inkar etmiş olmaları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattıracağız!

      Bu, dünyadaki önemsiz bir menfaattir, yani bu onlar için dünyadaki önemsiz bir menfaattir, ahirette ondan bir fayda görmeyecekler. Sonunda onların dönüşü bizedir. Cenab-ı Hak burada (إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ) diyerek peygamberine hitap etmekte, (إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ) "sizin dönüşünüz bize olacak'' şeklinde onlara hitap etmemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu üslup, onların Allah'a iftira ederek Hz. Peygamber'i (s.a.) çok sıkıştırmalarından dolayıdır; Cenab-ı Hak sonunda onların dönüşü bizedir buyurmaktadır, yani onların iftiralarının cezasını biz vereceğiz. İkincisi, sonunda onların dönüşü bizedir ve nihayet inkar etmiş olmaları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattıracağız! Yani onlar, bekledikleri şefaati ve yakınlığı bulamayacaklar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Metâun (مَتَاعٌ)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde m-t-a kökünün "faydalanılan her türlü nesne, az da olsa bir süre işe yarayan şey" anlamına geldiğini belirtir. Bu kök, bir şeyin sonsuz olmadığını, belirli bir süre boyunca kullanımda kalıp sonra tükeneceğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "metâ" kavramını "geçici bir süre için kendisinden yararlanılan, ancak kalıcılığı olmayan menfaat" olarak tanımlar. Ayette dünya hayatının "metâ" olarak nitelenmesi, onun ahirete nispetle ne kadar sığ, kısa ve hızla tükenen bir haz olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler çalışmasında bu kelimeyi "dünya hayatının ontolojik yetersizliği" bağlamında inceler. Izutsu'ya göre "metâ", insanın hırsla peşinden koştuğu ancak elinde tutamadığı, gerçeklikten ziyade bir yanılsama (aldanma) aracı olan dünyevi değerleri temsil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi "provizyonel bir kazanç" olarak analiz eder. Öztürk'e göre ayet, inkârcıların elde ettikleri maddi başarıların veya konforun bir başarı ölçütü olmadığını, sadece sınırlı bir "istifade süreci" olduğunu ihtar eder.

        ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, d-n-y kökünün "yakınlık" ve "alçaklık/aşağılık" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökten gelen "dünya", insana zaman ve mekan olarak en yakın olan, ancak değer bakımından ahiretin altında kalan hayat evresidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesini "içinde bulunduğumuz, peşin olan ve hızla gelip geçen hayat" olarak tanımlar. Râgıb'a göre bu kelimenin seçilmesi, muhatabın sadece "yakın olanı" görüp "uzak ve kalıcı olanı" (ahireti) ihmal etmesine yönelik bir yergi içerir.

        Gabriel Said Reynolds, "dünya" kavramını Geç Antik Çağ dini edebiyatındaki "bu çağ" (hoc saeculum) kavramıyla ilişkilendirir. Reynolds'a göre ayetteki "fî-d dünyâ" (dünyada) vurgusu, inkârcıların kazançlarının sadece bu dar zaman dilimiyle sınırlı olduğunu ve bu sınırın ötesine geçemeyeceğini mühürler.

        Merci'uhum (مَرْجِعُهُمْ)

        İbn Fâris, r-c-a kökünün temel anlamının "bir şeyin aslına, başladığı noktaya geri dönmesi" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "merci" kavramını "nihai varış yeri ve geri dönüş durağı" olarak tanımlar. Ayetteki "ileynâ merci'uhum" (dönüşleri bizedir) ifadesi, insanın dünyadaki otonom hareketinin bir yanılsama olduğunu ve her varlığın sonunda mutlak otoritenin huzuruna celbedileceğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı "kozmik geri çağrılma" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre "merci", insanın dünyadaki sorumluluklarından kaçamayacağı o "ontolojik hesaplaşma merkezini" işaret eder. Dönüşün Allah'a olması, adaletin artık mutlak bir şekilde tecelli edeceği anlamına gelir.

        Nuzîkuhumu (نُذِيقُهُمُ)

        İbn Fâris, z-v-k kökünün "bir şeyin tadını dil ile kontrol etmek, onu bizzat tecrübe etmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevk" kavramının Kur'an'da sadece hoş duygular için değil, azabın ve acının bütün şiddetiyle, iliklerine kadar hissedilmesi anlamında da kullanıldığını ifade eder. "Nuzîkuhumu" (onlara tattıracağız) fiili, azabın sadece dışsal bir seyir değil, kişinin bütün duyularıyla o dehşeti yaşayacağını, acının ruhuna ve bedenine nüfuz edeceğini anlatır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımını "hissî ve ruhî bir kuşatılmışlık" olarak değerlendirir. Öztürk'e göre azabın "tattırılması", inkârcıların dünyadaki "metâ" (tatlı/geçici haz) tercihlerine karşılık ilahi bir "tuzak/cezalandırma" niteliğindedir. Tatma eylemi, kaçışı olmayan bir yüzleşmedir.

        el-Azâbe (الْعَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün "engellemek" ve "tatlılık" gibi iki zıt anlama geldiğini, azabın insanı tekrar suç işlemekten veya her türlü huzurdan mahrum bıraktığı için bu ismi aldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, azabı "insana elem ve acı veren, onu kemiren her türlü ceza" olarak tanımlar. Ayetteki "el-azâbe" vurgusu, dünyadaki o geçici "metâ"nın bedelinin ne kadar ağır bir mahrumiyet ve acı olduğunu gösterir.

        eş-Şedîde (الشَّدِيدَ)

        İbn Fâris, ş-d-d kökünün "güç, sertlik, bir şeyi sağlamca bağlamak ve çözülmesi imkansız hale getirmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "şedîd" kavramını "dağılması veya hafifletilmesi mümkün olmayan, çok yoğun ve katı olan" şeklinde tanımlar. Azabın "şedîd" (şiddetli) olarak nitelenmesi, onun hem süresinin hem de etkisinin dayanılmaz derecede ağır olacağını vurgular.

        Yekfurûn (يَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömen çiftçiye "kâfir" denilmesi bu köktendir; zira o, tohumu örtmektedir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını "Allah'ın nimetlerini kasten örtmek, nankörlük etmek ve hakikati gizlemek" olarak tanımlar. Ayetin sonundaki "bimâ kânû yekfurûn" (inkâr ettikleri/nankörlük ettikleri sebebiyle) ifadesi, azabın nedenini bu kişilerin hakikat karşısındaki "bilinçli örtme" ve nankörlük eylemlerine bağlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında "küfür" kelimesini "şükür" kavramının tam zıddı olarak analiz eder. Izutsu'ya göre buradaki küfür, sadece bir inançsızlık değil, Allah'ın sunduğu bütün o nimetleri ve hidayet çağrısını "aktif bir nankörlükle" reddetme halidir. Azabın şiddeti, bu ahlaki ve ontolojik nankörlüğün bir yansımasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X