اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِۜ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Yunus Sûresi, 66. Ayet
Daralt
X
-
Bilesiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştukları sözde tanrılara tapanlar neyin peşinden gidiyorlar? Onlar yalnızca zan peşinde gidiyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
Bilesiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Yani göklerde ve yerde olan herkesin Allah'ın kulu ve kölesi olduğunu sizler de bildiğiniz halde falancı Allah'ın oğludur, O'nun ortağı vardır gibi sözleri nasıl söylersiniz? Üstelik sizden hiç kimse kendi kölesini ve câriyesini evlat ve ortak edinmemiştir. Bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah size kendinizden bir örnek veriyor". İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Yahut göklerde ve yerde olan her şeyin mülkiyeti elinde olan nasıl evlat edinir? Dünyada ancak üç amaçla çocuk istenir: Ya başkalarına karşı destek ve yardımcı olsun diye, yahut duyduğu bir ihtiyacı gidermesi için, yahut da yalnızlık vahşetinden kurtulmak için. Halbuki Allah zengindir, göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Böyleyken O'na nasıl çocuk ve ortak nispet edersiniz ve O'nun hakkında hiç de lâyık olmayan sözleri söylersiniz? Biz bu konuyu daha önce anlatmıştık. Yahut Cenâb-ı Hak burada, insanlara emrettiği, yasakladığı ve kendisine kulluk yapmalarını istediği şeylere hiç ihtiyacı olmadığını haber vermektedir. Yani Allah'ın, insanlara emir vermesi, yasak koyması, çeşitli ibadetleri yapmalarını istemesi ve onları çeşitli sıkıntılarla imtihan etmesi, bunlara kendisinin ihtiyacı ve menfaati olduğu için değildir; aksine bunları yapmalarında insanların kendi menfaatleri vardır.
Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştukları sözde tanrılara tapanlar neyin peşinden gidiyorlar? Onlar yalnızca zan peşinde gidiyorlar. Yani onların, Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştukları sözde tanrılara tapmak konusunda delilleri ve kanıtları olmadığı gibi kitaptan veya peygamberden elde ettikleri bir bilgileri de yoktur, onlar ancak zanna ve korkuya dayanıyorlar. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yani onlar Allah'tan başkasına tapmakla sadece yalanın peşinden koşuyorlar. Çünkü onlar müşriktirler, kitap ehli değildirler, peygambere de inanmadılar. Allah'tan başkasına tâbi olmak konusunda yalan söylediklerini ve iftira ettiklerini onların kendileri de biliyorlar. Çünkü bu gibi şeyleri bilmenin yolu kitaptır veya peygamberdir, halbuki onlarda bu ikisinden hiçbiri yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ela (أَلَا)
İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde bu edatın "tenbih" (uyarı) işlevi gördüğünü belirtir. Muhatabın dikkatini çekmek ve kendisinden sonra gelecek olan mülkiyet beyanının önemini vurgulamak için kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, ela kelimesinin bir şeyi "gerçekleme" (tahkik) anlamı taşıdığını ifade eder. Ayetin başında yer alması, göklerde ve yerdeki her şeyin Allah'a ait olduğu bilgisinin şüphe götürmez bir hakikat olduğunu ilan eder.
es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ) ve el-Ardi (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün "yükseklik ve üstünlük", e-r-d kökünün ise "aşağıda olan zemin" anlamına geldiğini belirtir. Bu iki zıt kavramın birlikte zikredilmesi, ilahi mülkiyetin tüm varlık sahasını kapsadığını gösterir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında bu kelimelerin kadim Sami dillerindeki (İbranice ve Süryanice) ortak köklerine dikkat çeker. Ona göre bu terimler, Kur'an'ın kozmik bütünlüğü ifade etmek için kullandığı temel coğrafi ve teolojik yapı taşlarıdır.
Gabriel Said Reynolds, "gökler ve yer" tamlamasını Geç Antik Çağ'ın dini edebiyatı bağlamında analiz eder. Reynolds'a göre bu tamlama, Tanrı'nın mutlak hükümranlık alanını (universal sovereignty) tanımlayan ve hiçbir varlığın bu otorite dışında kalamayacağını gösteren teolojik bir kuşatıcılıktır.
Yettebiu (يَتَّبِعُ)
İbn Fâris, t-b-a kökünün "bir şeyin ardı sıra gitmek, onu izlemek ve ona eklemlenmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yettebiu eylemini "birinin izinden fiziksel veya zihinsel olarak gitmek, bir otoriteye boyun eğerek onun yolunu takip etmek" olarak tanımlar. Ayette müşriklerin "ortakların" peşinden gitmesi, onların iradelerini sahte otoritelere teslim etmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan çalışmasında bu fiili "bağlılık" (loyalty) kavramı üzerinden analiz eder. Izutsu'ya göre yettebiu, müminin peygamberi ve vahyi takip etmesinin zıddı olarak, müşriklerin kendi geleneklerine veya hayali tanrılarına olan körü körüne bağlılığını resmeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi sosyolojik bir "eklemlenme" olarak değerlendirir. Öztürk'e göre müşriklerin bu takibi, rasyonel bir temele değil, atalar kültürüne ve toplumsal alışkanlıklara dayalı bir sürükleniştir.
Yed'ûne (يَدْعُونَ) ve Şurakâe (شُرَكَاءَ)
İbn Fâris, d-v-a kökünün "çağırmak, yardım istemek ve seslenmek"; ş-r-k kökünün ise "bir bütünde pay sahibi olmak, ortaklık kurmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını "Allah'ın mülkünde veya uluhiyetinde başkasını O'na paydaş kılmak" olarak tanımlar. Yed'ûne (çağırıyorlar) fiiliyle birlikte kullanılması, müşriklerin bu sahte ortaklara ibadet ederek onlardan medet umma halini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, şirki Kur'an'ın ontolojik yapısındaki en büyük "kategorik hata" olarak görür. Izutsu'ya göre şurakâ, Allah'ın eşsizliğine karşı üretilmiş hayali varlıklardır ve bu varlıklara yönelmek, varlık hiyerarşisini tersyüz etmektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin "ortaklar" (şurakâ) tasavvurunu, onların siyasi ve kabilevi hiyerarşilerinin bir yansıması olarak görür. Onlar, Allah ile aralarında aracı olacak bir "şefaatçiler sistemi" kurgulayarak ilahi otoriteyi parçalamaya çalışmaktadırlar.
ez-Zanne (الظَّنَّ)
İbn Fâris, z-n-n kökünün "kesin olmayan, şüphe ve tahmine dayalı düşünce" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zann kavramını "belirtilere dayanarak bir tarafa meyletmek ancak kalbin tam bir huzura ulaşmaması" olarak tanımlar. Ayette müşriklerin sadece zanna uyduklarının belirtilmesi, onların inanç sistemlerinin hiçbir ilmi veya rasyonel temele dayanmadığını, sadece vehimlerden ibaret olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "epistemolojik bir boşluk" olarak tahlil eder. Öztürk'e göre müşrikler, hakikat (yakîn) yerine kendi kurguladıkları zanların (beklentilerin) peşinden giderek büyük bir yanılgı içine düşmektedirler.
Yahrusûn (يَخْرُصُونَ)
İbn Fâris, h-r-s kökünün asli anlamının "bir ağaçtaki hurmanın miktarını tahmin etmek" olduğunu belirtir. Bu tahmin yanılmaya çok açık olduğu için, kelime zamanla "bilgisizce konuşmak ve yalan söylemek" anlamını kazanmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, yahrusûn eylemini "gerçeği bilmeksizin, sadece tahmin ve varsayımla iddiada bulunmak" olarak tanımlar. Râgıb'a göre bu, yalanın (kizb) en sorumsuz halidir; çünkü kişi hiçbir veriye dayanmadan hüküm vermektedir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik gelişiminde "tahmin" ile "yalan" arasındaki geçişe dikkat çeker. Jeffery'ye göre bu fiilin seçilmesi, müşriklerin teolojik iddialarının "rekolte tahmini" kadar spekülatif ve temelsiz olduğunu gösteren edebi bir yergi içerir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi dokusunu incelerken, bu fiilin muhataptaki "hesapsızlık ve boş iddia" etkisini vurgular. Bintü'ş-Şâtı'ya göre yahrusûn, gerçeğin ağırlığına karşılık, müşriklerin sözlerinin hafifliğini ve ciddiyetsizliğini resmeden bir "karakter tasviri"dir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla