Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 64. Ayet

    لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۜ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lehumu-lbuşrâ fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âḣira(ti)(c) lâ tebdîle likelimâti(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah'ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.

      İşte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Bazıları dedi ki: Onlara bu dünyada müjdeler vardır cümlesiyle doğru (salih) rüya kastedilmiştir. Bu anlamda Resûlullah'tan (s.a.) gelen rivayetler vardır; Hz. Peygamber'e (s.a.) bu âyetin tefsiri sorulmuş, o da bunu doğru (salih) rüya ile tefsir etmiştir. Eğer bu rivayet gerçekse, hak olan budur. Bazıları şöyle söyledi: Onun doğru rüya olma ihtimali yoktur, çünkü âhiret müjdesi, dünya hayatının müjdesi üzerine getirilmiştir; âhirette ise doğru rüya mevcut olmadığında hiç şüphe yoktur. Ancak eğer belirttiğimiz rivayet gerçekse, bu odur. Burada sözü edilen müjde, şu âyetlerde geçen müjdeye benzemektedir: “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!" "İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele!" "Allah'ın, iman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu!" Bunun örnekleri çoktur. Bazı müfessirler şöyle dediler: Onlara bu dünyada müjdeler vardır meâlindeki âyet, ölüm anında melekler onları müjdelerler demektir. Ahirette de müjdeler vardır meâlindeki âyet ile de, onlar için cennetin var olduğuna işaret edilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'ın sözlerinde değişme olmaz. Muhtemelen bu beyan, Allah'ın vâdinde ve tehdidinde değişme olmaz anlamına gelmektedir; bu, değiştirme ve değişikliğe uğramayan şeylerdendir. Allah'ın sözlerinde değişme olmaz meâlindeki beyanla Kur'ân-ı Kerîm'in kastedilmiş olması da muhtemeldir; orada bulunan vâd, tehdit ve diğer şeylerin hiçbirinde değişme olmaz. Önceki ve sonraki ümmetlerden peygamberleri ve âyetleri yalanlayanların helâk edildiklerine ve köklerinin kazındığına dair olan Allah'ın kanunu değişmez anlamına da gelebilir. Nitekim bazı âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma bulamazsın". "Daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir". Allah'ın sözlerinde değişme olmaz meâlindeki beyan, o insanlar için az önce sözü edilen müjde değişmez anlamına da gelebilir. Allah'ın delilleri ve kanıtları değişmez yahut Allah'ın vâdi ve tehdidi değişmez anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      (Öyleyse) en büyük kazanç budur. Âyetteki budur anlamındaki "zâlike” (ذَلِكَ) lafzı ile en büyük kazanç bu müjdedir denilmektedir. Yahut "Onlara asla korku olmaması; onların üzüntü de çekmemeleri" en büyük kazançtır, çünkü ondan sonra korku yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-Buşrâ (الْبُشْرٰى)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde b-ş-r kökünün temel anlamının "bir şeyin dış yüzeyi, deri ve bir haberin etkisinin yüzde belirmesi" olduğunu ifade eder. Müjdeye "büşrâ" denilmesi, haberin kişinin yüz hatlarını ve rengini sevinçle değiştirmesi sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "büşrâ" kavramını "insanı sevindiren, derisini yumuşatıp yüzünde neşe emareleri çıkaran ilk haber" olarak tanımlar. Ayetteki "lehumu'l-buşrâ" (onlar için müjde vardır) ifadesi, bu haberin sadece bir bilgi değil, müminin tüm varlığını kuşatan bir sevinç kaynağı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Etik Terimler çalışmasında "buşrâ" kavramını Kur'an'ın "umut dilinin" merkezine yerleştirir. Izutsu'ya göre bu kelime, müşriklerin karanlık ve kaotik gelecek tasavvurlarına karşı, müminlere sunulan ilahi ve sistematik bir garantidir. Bu müjde, hem dünyada kalbi bir sükûnet hem de ahirette kesin bir kurtuluş vaadi içerir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu müjdenin kapsamını analiz ederken, bunun sadece ahiret ile sınırlı olmadığını, "fi'l-hayâti'd-dünyâ" (dünya hayatında) vurgusuyla müminin dünyadaki izzetini, başarısını ve iç huzurunu da kapsadığını belirtir. Öztürk'e göre "büşrâ", ilahi inayetin dünyadaki tezahürüdür.

        el-Hayâti'd-Dünyâ (الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, h-y-y kökünün "ölümün zıddı, hareket ve gelişim" anlamına geldiğini; d-n-y (d-n-v) kökünün ise "yakınlık ve alçaklık" ifade ettiğini belirtir. Dünyaya bu ismin verilmesi, onun insana en yakın olan hayat evresi olması veya ahirete nispetle daha düşük (alçak) bir seviyede bulunması sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kelimesini "içinde bulunduğumuz, geçici ve sınırlı olan mekan" olarak tanımlar. Râgıb'a göre "hayat-ı dünya", insanın ebedi hayata hazırlanması için kendisine verilen en yakın imkandır; ancak bu yakınlık, onun aldatıcı ve geçici oluşunu da içinde barındırır.

        Gabriel Said Reynolds, "dünya" ve "ahiret" ikiliğini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatı bağlamında inceler. Reynolds'a göre Kur'an, "dünya" kavramını kullanarak muhatabına "burası ve şimdi" (here and now) vurgusu yapar ve müjdenin başlangıç noktasının bu yakın hayat olduğunu hatırlatır.

        el-Âhirati (الْاٰخِرَةِ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "bir şeyin sonu, gerisi ve ilkin zıddı" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahiret" kavramını "bu dünya hayatından sonra gelecek olan, baki ve kalıcı olan yurt" olarak tanımlar. Ayette dünya hayatıyla birlikte zikredilmesi, müjdenin zamansal bir kesintiye uğramayacağını ve ölümün bu müjdeyi bitirmeyeceğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "ahiret" kelimesinin Kur'an'ın dünya görüşünde "nihai gerçeklik" (ultimate reality) olarak konumlandığını belirtir. Izutsu'ya göre ahiretteki müjde, dünyadaki müjdenin ontolojik bir tamamlanması ve meyvesidir.

        Tebdîle (تَبْد۪يلَ)

        İbn Fâris, b-d-l kökünün "bir şeyi çıkarıp yerine başkasını koymak, değiştirmek ve takas etmek" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tebdîl" eylemini "bir nesnenin veya hükmün mahiyetini tamamen değiştirip yerine yenisini getirmek" olarak tanımlar. "Lâ tebdîle" (değişme yoktur) vurgusu, ilahi iradenin belirlediği yasaların hiçbir beşeri veya tabii güç tarafından sarsılamayacağını gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi "Sünnetullah" (Allah'ın yasaları) bağlamında tahlil eder. Öztürk'e göre Allah'ın kelimelerinde tebdîl olmaması, O'nun vaat ettiği sonucun (müjdenin) gerçekleşmesinin matematiksel bir kesinlikte olduğunu ve bu sözün tarihin hiçbir evresinde bozulmayacağını ifade eder.

        Kelimâtillâh (كَلِمَاتِ اللّٰهِ)

        İbn Fâris, k-l-m kökünün "etki bırakmak, yaralamak ve konuşmak" anlamına geldiğini belirtir. "Kelime", hem dildeki sözü hem de etkisi olan kesin hükmü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah'ın kelimeleri"ni (kelimâtillâh) "O'nun iradesi, hükümleri, vaatleri ve yaratma emirleri" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlere verdiği zafer ve kurtuluş sözünün "ontolojik bir hüküm" (kelime) niteliği taşıdığını ve bu hükmün evrende kesin bir otorite olduğunu gösterir.

        Angelika Neuwirth, "kelimât" kavramını Geç Antik Çağ metinlerindeki "Logos" (ilahi kelâm/akıl) geleneğiyle ilişkilendirir. Neuwirth'e göre bu ifade, Tanrı'nın tarihe müdahale eden sarsılmaz kararlarını ve vaatlerinin metinsel otoritesini simgeler.

        el-Fevzu (الْفَوْزُ)

        İbn Fâris, f-v-z kökünün "kurtulmak, zafer kazanmak ve bir şeyi elde etmek" anlamına geldiğini ifade eder. Ayrıca tehlikeli bir yerden (sahra) kurtulup selamete çıkmaya da bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fevz" kavramını "istenmeyen ve korkulan şeylerden uzaklaşıp, arzulanan hayra ve saadete tam olarak kavuşmak" olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, "fevz" kelimesini Kur'an'ın "başarı terminolojisinin" zirvesi olarak görür. Izutsu'ya göre bu, sadece dünyevi bir kazanç değil; insanın varoluşsal krizinden (azaptan/hiçlikten) kurtulup ilahi rızaya ulaşmasıdır.

        el-Azîmu (الْعَظ۪يمُ)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün "kemik, güç, büyüklük ve bir şeyin aslını oluşturan sert yapı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramını "idrak edilemeyecek kadar büyük, yüce ve sarsılmaz olan" şeklinde açıklar. "el-Fevzu'l-azîm" (büyük kurtuluş) tamlamasındaki azîm sıfatı, kazanılan başarının niteliksel olarak insan hayalinin ötesinde bir ihtişama sahip olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatı "ontolojik yetkinlik" olarak tahlil eder. Kılıç'a göre bu kurtuluşun "azîm" olması, onun hem dünyayı hem de sonsuz ahireti içine alan kuşatıcılığından ve ilahi bir kaynaktan gelmesinden kaynaklanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X